Risale-i Nurlarda, yeis ve ümitsizliğin psikolojik değerlendirmesi nasıl geçiyor?
Değerli Kardeşimiz;
Bu gibi sorular, genel sorular olduğu için, tam manası ile cevap yazmamız sitenin soru- cevap formatına tam uygun düşmüyor. Biz de bu yüzden, genel soruya kısa ve bazı numuneler vererek akla kapı açmaya çalışıyoruz. Sorunuzun teferruatı ve tafsili için Risale-i Nurları tahkik etmeniz daha isabetli olur. Şayet tahkik esnasında bir cümle ya da paragraf anlaşılmaz ise o hususi olarak sorulabilir.
Yeis, ümitsizlik manasına gelip, Kur’an’ın menettiği bir psikolojik durumdur.
Yeis, insanı küfre götürebilen çok mühim ve çok yaygın bir hastalıktır.
Yeis, kısaca, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmek.” olarak tarif edilir. Yeise düşen kişi, “Bu kadar günah işledikten sonra, ben daha Cennet yüzü göremem!” der. Böylece büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalır.
"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o, çok mağfiret edici, çok merhamet edicidir." (Zümer, 39/53)
"...Ey müminler! Hep birden, bütün günahlarınızdan Allah'a tövbe ediniz ki, felaha, kurtuluşa eresiniz." (Nur, 24/31)
Yukarıda mealini verdiğimiz her iki ayet de insanı yeisten yani ümitsizlik hastalığından menediyor. İnsanın her şeyde aşırılıktan kaçınıp sırat-ı müstakim olan vasat dairesinde hareket etmesi gerekir. Rahmete aşırı güvenip amel ve takvayı terk etmek nasıl sapkınlık ise, aynı şekilde Allah’ın rahmetinden ümit kesmek de aynı derecede sapkınlıktır. Bu sebeple hangi cürmü ve günahı işlemiş de olsak Allah’ın rahmetinden asla ümidimizi kesmemeliyiz.
Bu gibi kimselere, Cenâb-ı Hak, yine “kullarım” diye hitap ediyor. Ve sonsuz rahmetiyle bu gibi kusurların, günahların hepsini affedeceğini müjdeleyerek kişiyi yeis bataklığına düşmekten koruyor. Âyet-i Kerime’nin sonunda da kendisinin Ğafûr (hataları örten, günahları bağışlayan) ve Rahîm olduğunu hatırlatıyor.
Âyette geçen “cemian” yani “bütününü, tamamını” kelimesi de çok mühimdir. Bu kelime, büyük günahların affedilmeyeceğini iddia eden Mutezileye ve Haricilere en güzel bir cevaptır.
“Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dinî mes’elelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin saikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. “ (Mesnevi-i Nuriye)
Üstad Hazretleri, yeisin kaynağını “amele muvaffak olamamak” şeklinde tespit ediyor:
“Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise düşer.”
Meselâ, kötü alışkanlıklarını ve tembelliğini yenemeyip ömrünü haram işlemekle geçiren bir insan, namaz kılmaktan da gittikçe uzaklaşıyor. İş burada kalmıyor. Cenâb-ı Hakk’ın onu ahsen-i takvimde yaratıp arza halife etmekle şereflendirmesinin bir şükrü olarak kendisine farz kıldığı bu ulvî ibadeti yerine getiremeyen insan, bu nankörlüğünün cezasız kalmayacağını vicdanen bildiği için azaptan korkmaya başlıyor.
Bu adamın önünde iki yol vardır: Birisi tövbe ederek doğru yola girme iradesini göstermek, diğeri ise “Ben ıslah olmam, benim kurtuluşum mümkün değil.” diyerek yeise, ümitsizliğe düşmek.
İşte bu ikinci yola giren kişiyi bekleyen büyük tehlikeyi Üstad Hazretleri şöyle nazara veriyor:
“Böyle bir me’yusun gözüne, dinî mes’elelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür.”
Bu konu, İkinci Lem’a’da güzelce işleniyor ve “Her bir günah içinde küfre giden bir yol var” denilerek bu konuda üç ayrı örnek veriliyor. Özet olarak şunu söyleyebiliriz: Ümitsizliğe düşen ve ölüm ötesini “kabir azabı ve cehennem” olarak gören bir kişi, bu azaplara düşmek istemediğinden, nefis ve şeytan onu dini meseleleri inkâr yoluna sokmaya çalışırlar. Meselâ, ahiretin olmadığına dair çok zayıf bir emareyi, büyük bir delil olarak onun önüne koyarlar. “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” sorusunu bu kişinin nefsi de demeye başlar ve ahiretin varlığının sonsuz delilleri varken, onları dikkate almayarak, inkâra dair bazı vehimleri hakikat olarak kabul etme yoluna girer.
Bu gibi kimseler, ahiretin varlığı yanında, kader ve ruh konusunda da birçok sorular sorarlar ve sanki muhatapları bunlara cevap veremeyince kendileri iman ve ibadet mükellefiyetinden kurtulacaklarmış gibi tuhaf bir anlayışa kapılırlar.
“Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin saikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.”
Üstad Hazretleri yeis hakkında en kapsamlı değerlendirmeyi şu şekilde yapıyor:
"İKİNCİ KELİME: Ki, müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:"
"Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, 'Herkes benim gibi berbattır.' diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.""Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız. مَالاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَيُتْرَكُ كُلُّهُ hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşaallah."
"Yeis, ümmetlerin, milletlerin 'seretan' denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve اَناَ عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى hakikatine muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe’nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe’ni değildir. Hususan Arap gibi nev-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe’ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arabın metanetinden ders almışlar. İnşaallah, yine Araplar ye’si bırakıp, İslamiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir." (Hutbe-i Şamiye)
"Ey nâşir-i küfr-ü küfran! Ayâ, hiç câiz olur mu ki, bir adamın akıl ve kalbi ve vicdan ve ruhu müthiş bir derecede musibet içinde olduğu halde, cismen zahirî bir derece refah ve ziynet içinde bulunmasıyla o adama mesut denilsin ve saadetine hükmedilsin? Görüyoruz ki, bir adam, inkisar-ı hayale uğrasa veya bir emel-i vehmîden meyus olsa veya bir emr-i cüz'îden ümidi kesilse, nasıl dünya ona darlaşır. Onun tatlı şeyleri, ona nasıl acı gelir. Acaba, bütün âlâmın menşei ve bütün âmâlin hâdimi olan senin bu şeametin ve bu dalaletinle hasta olup yeis ve yetimlikle manevi bir cehenneme düşen bir kalb ve bir ruh sahibi, nasıl bir cennet-i kâzibe-i zâile içinde mesut olabilir?" (Nur'un İlk Kapısı, On Birinci Ders.)
"Sıkıntı sefahetin muallimidir. Yeis dalalet-i fikrin, zulmet-i kalb ruh sıkıntısının menbaıdır." (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 99.)
Burada insanın hayat kaynağı ve mutlu olmasının sırrı kalp, ruh ve vicdan gibi cihazların iman ve ibadet gibi gıdalar ile beslenmesi gerektiğine işaret ediliyor. Bunlar olmadan insanın maddî ve bedeni rahatlıklar içinde olması bir şey ifade etmez. Hem insanı hem toplumu bitiren ve tüketen yegâne hastalık ve zehir ümitsizlik olduğu gibi, toplumu ayağa kaldırıp hayatlandıracak yegâne ilaç da iman ve ibadetten gelen ümit ve şevktir.
Ümitsizlik her kemalin önünde bir engel bir benttir. İnsanların mükemmele ulaşmasında dikenli bir yol gibidir ümitsizlik hastalığı. Bu hastalığı tedavi etmeden hem şahsın hem toplumun kemale ermesi mümkün değildir.
Üstad Hazretleri bu manaya şu ibareleri ile işaret ediyor:
"Yeis, mâni-i herkemâldir. 'Neme lazım, başkası düşünsün.' istibdadın yadigârıdır."(Divan-ı Harb-i Örfî, Hakikat.)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü