Üye Girişi
Kullanıcı Adı :
Şifre :
Haber Grubu
Mail adresiniz:
(Haftalık e-bülten aboneliği)

"Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır." Bu ifadede geçen "farz vazife" tabirini nasıl anlamalıyız?

Yazar: Sorularla Risale, 12-7-2017

"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar." (Al-i İmran, 3/103) 

"Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz." (Hucurat, 49/10)

"Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin, şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal, 8/46) 

"İnkar edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal, 8/73)

"Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır." (Şura, 42/39)

Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak cehd edenleri (mücadele edenleri) sever." (Saff, 61/4)

Görüldüğü gibi ayetler içinde birlik ve beraberliği emreden ayetler olduğu gibi tavsiye niteliğinde olanlar da var. Dolayısı ile "ittihad-ı İslam farzdır" hükmü doğru ve mutabık bir hüküm oluyor.

Çünkü Müslümanların dünya ve ahiret saadeti bu birlik ve beraberliğe bağlı bir durumdur. Halihazırda Müslümanların sefil, fakir ve dinden uzak bir hayat sürmelerinin temel nedenlerinden birisi de birlik ve beraberlik içinde olamamalarıdır.  

“Kendisine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük azap vardır.” (Âl-i imran, 3/105)

Bu ayette İslam birliğine zarar verenlerin azapla tehdit edildiğini görüyoruz. Azap ise farz olan bir şeyin terki ile mümkündür. 

Okunma Sayısı : 932


Pdf Olarak Kaydet - Word Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Gelen Yorumlar

Nurun fedaisi 12-Temmuz-2017 10:21:45

Cevap verdiğiniz için Allah razı olsun.. İttihad-ı İslâm konulu yazıma inşâallah bunu da ekleyeceğim...

oğuzhangözüpek 17-Temmuz-2017 23:17:21

'' Malesef = Ümmetimin İhtilafı Rahmettir.H.Ş ni delil göstererek hemde uç noktalarda ayrılığı meşru gören Gruplar azımsanmayacak kadar çok. Bu sözün gereği ŞURA ayeti ile bütünlük içinde düşünüldüğünde ŞURADA FARKLI FİKİRLERİN dile getirilmesi ve EN FAYDALI VE MAKUL olanın meşveret sonucu seçilmesi gerektiği ya anlaşılamamış ya da KÖTÜ niyetler sonucu farklı yöne çekilmiş olmalı diye düşünüyorum...''üMMETİM şer de iTTİFAK ETMEZ'' H.ş Nİ DİKKATE ALIRSAK ; Şer ALLAH'IN HÜKMÜ HARİCİNDE bir hükmün veya yöntemin uygulanmasından çıkan GAYRI MEŞRU her şeydir...KUR'ANIMIZIN AP AÇIK hükümleri varken bir takım zaruretleri meşru görerek DİNİMİZİ DÜNYAYA VEYA siyasete RÜŞVET VERİRSEK karşımıza çıkacak sonuç İHTİLAF,AYRILIK sonu da AZAPTIR... hiç kimse ama hiç kimse ve onun söylem ve davranışı KUR'ANIMIZIN dışına çıktığı takdirde AYRICALIKLI kabul edilip MEŞRU görülmemelidir. FİTNE kelimesi ARAPÇA FETANE kelimesinden kinaye ile FESAT anlamı taşımaz.İMTAHAN anlamı taşır...ÇOCUKLARIMIZ VE AİLEMİZ sizin İÇİN FİTNEDİR ayetindeki FİTNE imtahan anlamına gelmektedir. İŞTE AP- AÇIK AYETLER geldikten sonra BİLE bir takım mazeretler ile HAKKI üstün tutmayanlar veya DİNİNİ dünya MALI,SİYASETİ, KAZANCI , TİCARETİ karşılığı satanlar ASLINDA NE KÖTÜ BİR TİCARET YAPMIŞLARDIR (AYET ANLAMI). üzülerek belirteyim ki KUR'anımızın İFADESİ İLE İNSANLARIN ÇOĞU,nankör,aymaz,cahil, vs vs konumlarından asla vazgeçmemekte TAGUTLAŞMIŞ anlayışlarına bile bile devam etmektedirler....Artık nasıl tasvir ederseniz..YAZIK hemde çok YAZIK.....Veyl o KİMSELERİN HALİNE...

Nurun fedaisi 11-Mart-2018 02:06:04

*İstanbul'da imamlık yapan büyük bir âlim ve sadakatli bir Nur Talebesi hocamız ile istişaremiz sonucu oluşan makalemiz..* (Allah kabule karîn etsin..) *Farzın anlamı normal bildiğimiz anlamdır.* En büyük farz namazdır. Lakin ehemiyetine binaen *İttihad-ı İslâm'ı* namazdan da öte farz durumuna getirmiştir.. Bunu zaman yapmıştır.. Yani zammının ehemmiyetine binaen.. Bu *zamanda* en büyük ve en önemli vazîfe haline gelmiş.. *İttihad-ı İslâm* yani İslâm Birliği.. *Bu mesele siyasi bir mesele değil içtimâî, dinî ve zarurî bir meseledir..* Bu meseleyi siyasete indirgemek doğru olmaz.. Ali imran 103. Âyette *"Hep birlikte Allahın ipine sarılın.."* ve sonra da *"...tefrikaya düşmeyin..."* ve benzeri başka âyetler de var.. Enfal 46. Âyete de bak.. O da birlik ile ilgili bir âyet.. Konu ile ilgili hadîsler de mevcut.. Örneğin *Müslumanlar bir vücûdun âzâları gibidir...* Buharî hadisi var mesela.. Enfal 46: *Allah’a ve Resûlüne itâat edin; birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de (size heybet veren) rüzgârınız (kuvvetiniz) gider;o hâlde sabredin! Şübhesiz ki Allah, sabredenlerle berâberdir.* Konuyla ilgili Nurlarda geçen yer.. *“Ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır (zararlı) bir netîce olan ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise, ittifaktaki kuvveti, aczleri vâsıtasıyla hissettiklerinden, gāyet mühim bir vesîle-i makāsıd (maksadların vesîlesi) olan ittifâkı elde etmişler. İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf marazının (hastalığının) merhemi ve ilâcı: وَلَاتَناَزَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ [Birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de (size heybet veren) rüzgârınız (kuvvetiniz) gider] âyetindeki şiddetli nehy-i İlâhîyi (ilâhî yasağı), وَتَعاَوَنُوا عَلَي الْبِرِّ وَالتَّقْوٰي [İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın] âyetindeki hayât-ı ictimâiyece gāyet hikmetli emr-i İlâhîyi düstûr-ı hareket etmek ve ihtilâfın İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshîl ettiğini (kolaylaştırdığını) düşünüp, kemâl-i za‘f ve acz ile, o ehl-i hak kāfilesine fedâkârâne ve samîmâne iltihâk etmektir; şahsiyetini unutmakla riyâ ve tasannu‘dan (sun‘îlikten) kurtulup, ihlâsı elde etmektir.”* (Lem‘alar, 20. Lem‘a, 162) Konu ile ilgili diğer bir Nurlarda geçen yerler.. *“Üç elif ittihâd etmezse (birleşmezse), üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet (kardeşlik sırrı) ve ittihâd-ı maksad (maksadda birlik) ve ittifâk-ı vazîfe (vazîfe birliği) ile tevâfuk edip (birleşip) bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakîkî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi (ma‘nevî gücü) dört binden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târihiye (târihî hâdiseler) şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifakta, her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîkî müttehid (birleşmiş) adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”* (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 168) *“Sabırsız adam teennî (ihtiyat) ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksud damına çıkamaz (maksadına ulaşamaz). Onun için hırs mahrûmiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır (zorluklardan kurtuluşa vesîledir) ki, اَلْحَر۪يصُ خآَئِبٌ خاَسِرٌ [Hırs gösteren mahrumdur, zarardadır] اَلصَّبْرُ مِفْتاَحُ الْفَراَجِ [Sabır, ferahlığın anahtarıdır] durûb-ı emsâl (atasözü) hükmüne geçmiştir. Demek Cenâb-ı Hakk’ın inâyet ve tevfîkı (yardımı ve muvaffakıyeti), sabırlı adamlar ile berâberdir.”* (Mektûbât, 23. Mektûb, 106) Âl-i İmran 103: *O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!(3) Hem Allah’ın size olan ni‘metini hatırlayın! Hani (siz birbirinize) düşmanlar idiniz de (Allah) kalblerinizin arasını (İslâm ile) birleştirdi; böylece O’nun ni‘meti sâyesinde kardeşler oldunuz. Hem ateşten bir çukurun kenarında (küfür içinde) idiniz de sizi oradan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklar, tâ ki hidâyete eresiniz.* Nurlarda ilgili yer.. *“Ey ehl-i îman! Zillet içinde (aşağılık içinde) esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan (ayrılığınızdan)istifâde eden zâlimlere karşı, اِنَّمَاالْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ [Mü’minler ancak kardeştirler!] kal‘a-i kudsiyesi (kudsî kalesi) içine giriniz, tahassun ediniz (sığınınız). Yoksa, ne hayâtınızı muhâfaza ve ne de hukūkunuzu müdâfaa edebilirsiniz. Ma‘lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mîzanda (terâzide) iki dağ birbirine karşı muvâzenede (dengede) bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne (düşmanca) tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner.”* (Mektûbât, 22. Mektûb, 97) Âl-i İmran 104: *O hâlde içinizden, hayra da‘vet eden ve iyiliği emredip kötülükten men‘ eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır.* Kardeşlerim bildiğiniz gibi farz Allah'ın emirleridir. *Zikrettiğimiz âyetlerde Allah emrediyor..* Kur'ân-ı Kerim'in açın meâlini okuyun.. *O zaman konu çok daha iyi anlaşılır..* İttihad-ı İslam'ın en buyük farz oldugu bu gün Âlem-i İslam'ın düştüğü bu rezaletler ispat etmeye kâfi değil mi?.. Anlamak için yeterli gelmiyor mu?.. *Ne namus kaldı ne mabedler kaldı ayakta...* Milyonlarca Müslüman mazlum din kardeşimiz katledildi. Ve milyonlarca mazlum vatanlarından sürgün edildi.. Allah en yakın zamanda *İttihad-ı İslâm'ı nasib eder inşâallah..* Selam ve dua ile..

Nurun fedaisi 12-Mart-2018 10:18:02

*Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.* Cümlesine dair... Cümlenin siyak ve sibakını yani öncesi ve sonrasını ele alalım.. *Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir. İhfa, havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.* *Bu ittihad, Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir. İhfa, havf riyadandır. Farzda riya yoktur.* cümlesini ele alalım.. *Bu ittihad..* yani *İttihad-ı İslâm*, *Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir* diyor... Bir şeyin ibadet olması için *Âyet* olması lâzım.. *Âdet* kelimesi ise *Nurlarda* genellikle *Sünnet-i Seniyye* bahsinde geçiyor.. Lem'âlar'da bu mevzu şöyle ele alınır.. *Sünnet-i seniyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevaptar yapabilir.* Bu nedenle demek ki *İttihad-ı İslâm* hem *âyet* ile hem de *hadîs* ile sabit olmuş oluyor.. *İhfa, havf riyadandır. Farzda riya yoktur.* cümlesini ele alalım.. *İhfa*, gizleme ve saklama mânâsındadır.. *havf* ise korku demektir.. *riya..* ise mâlumunuz, gösteriş ve iki yüzlülüktür.. Tabir-i diğer ile *nifak'a giden birinci yol* dur.. Demek ki gizlemek ve korkmak, gösteriştenmiş.. Sonunda da *Farzda riya yoktur.* der.. ve son noktayı koyar Hazreti Üstad.. Farz nedir peki?.. *Farz*, yapılmasını Allah'ın (c.c.) emrettiği şeydir.. O emir ise *âyetler* yolu ile olur.. Demek ki Allah'ın (c.c.) emrettiği şeylerde gösteriş olmazmış.. O anlam çıkıyor.. Namaz, oruç vb.. gibi.. En sonuna da *en büyük farzı* ekliyor.. *Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.* Demek ki namaz, oruç, hac ve zekat gibi bir farz.. Hem de en büyük farz.. Şimdi burada geçen zamanı irdeleyelim.. *Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.* *Bu zaman* hangi zaman?.. *Helâket ve felâket asrı..* *Âhirzaman..* *Fitne asrı..* Ve benzeri.. *Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin!* diye dua eder Hz. Bediüzzaman.. Demek ki *bu zaman* hem *cazibedar* hem de *fitnesi* olan bir zaman.. Başka bu zamanda ne var?.. Bu zamanın ehemmiyeti ve Nurların kıymetine dâir bir pasaj.. izaha gerek yok.. okumak yeterli.. *Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi zamanın ehemmiyetinden hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (asm) ve şeair-i Ahmediyeye (asm) ettiği tahribatın dehşetinden hem bu âhir zamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A'zam (ks) kerametkârane ondan haber verip tercümanını teşci etmiş.* Mektubat(530) Başka ne diyor devamında?.. Bakalım.. *Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan her mü'min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin.* Mektubat(530) Çok net ifadeler!.. Başka *bu zaman* ile ilgili ne bulabiliriz?.. Bakalım.. *Bu dağdağalı ve fitneli zamanda, ona mensup bir kısım Kur'an hizmetkârlarına teselli verip, teşci ve teşvik etmek suretinde bir meşhur kasidesinin âhirinde beş satır içinde on beş cihetle aynı haberi veriyor. Hem ilm-i Cifr'in üç dört vechiyle o beş satırın manası hem kelimatı hem hurufun adedi birbirini teyid ederek aynı hâdiseyi haber verdiğinden, kat'iyet derecesinde, dikkat edenlere kanaat vermiş.* *Malûmdur ki istikbalden haber veren enbiya ve evliya* *لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ* *yasağına karşı hürmet ve teeddüb için işaretler ve rumuzlarla iktifa etmişler. Bazı bir işaret, bazı iki işaret, en kuvvetlisi beş altı işaretle aynı hâdiseyi göstermişler. Halbuki Gavs-ı A'zam, bu zamandaki hizmet-i Kur'aniyenin heyetini işaret edip, içinde bir hâdimini sarahat derecesinde gösteriyor.* Lem'alar(507) Burada da iki tabir ile karşı karşıya kaldık.. *..dağdağalı ve fitneli zaman..* bu da bir başka bu zamanın vasfı.. *dağdağalı..* yani gürültülü, ızdıraplı,zorluklu.. tereddütlü, karanlıklı.. Evet burada anlamı verilen *dağdağa* kelimesindeki en güzel iki kelime: *tereddütlü ve karanlıklı..* çünkü imana karşı bir şüphe ve *tereddüt* var.. Fitneler *karanlık* bir hale getirmiş.. Öyle değil mi?.. Başka *bu zaman* ile ilgili ne bulduk?.. *Risale-i Nurları* tavsif bakımından ele alınan bir yerde bakın ne diyor?.. *..Ve ey fitne-i âhir zamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret-i Eyyüb aleyhisselâmdan ziyade hastalıklara, dertlere giriftar olan;* *Ve Kur'an'ın nuruyla ve Risale-i Nur'un bürhanlarıyla ve şakirdlerin gayretiyle âlem-i İslâm'ın maddî ve manevî hastalıklarını Hekîm-i Lokman gibi tedaviye çalışan;* *Ve ey mübarek ellerinde mevcud olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur'an'ın otuz üç âyetiyle ve keramet-i Aleviye ve Gavsiye ile ispat eden;* *Ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zayıf ve gayet acınacak bir halde olduğuna göre herkesten ziyade âlem-i İslâm'a can feda eder derecesinde acıyarak kendine fenalık etmek isteyenlere Kur'an'ın hakikatiyle ve Risale-i Nur'un hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadakatleriyle hayırlı dualar ve iyilik etmek ile karşılayan...* Şualar(275) Burasıda ğayet anlaşılır.. Burada bir tabir ile daha karşılaştık.. *fitne-i âhir zamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanı..* *fırtınalı..* yani herkesi savuran fitne fırtınası.. *Bu zamanı* biraz daha irdelemek gerek.. Bir başka pasaj.. *Sonra bu zamanımızın fitnesi en büyük bir fitne olduğundan hem müteaddid hadîsler hem çok işarat-ı Kur'aniye aynı tarihiyle haber veriyorlar. Buna kıyasen, ümmetin geçireceği safahatı küllî bir surette bir hadîs beyan ettiği vakit, bazen o küllînin bir tek hâdisesini, misal olarak tarihi gösterir.* Şualar(342) Demek ki *bu zaman* ile ilgili *müteaddid hadîsler hem çok işarat-ı Kur'aniye* varmış.. Bakalım, devam ediyoruz.. Bir başka paragraf.. *Rivayette var ki: "Fitne-i âhir zaman o kadar dehşetlidir ki kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra* *مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ وَ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ* *vird-i ümmet olmuş.* *اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَاب*ِ‌‬ *Allahu a'lem bissavab,bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla belki zevkle irtikâb ederler. Mesela,Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemal-perest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar.* *İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları birer cazibedarlık ile pervane gibi nefis-perestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.* Şualar(477-478) Burada geçen *"Fitne-i âhir zaman o kadar dehşetlidir ki kimse nefsine hâkim olmaz."* çok can alıcı bir noktadır.. Burada fitnenin bir diğer yüzünü söylüyor.. *..fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder.* burada iki bahis var.. *nefisleri kendilerine çek* mesi ve *meftun et* mesi.. Hiç beklemeden heyecanlı bir şekilde devam ediyoruz.. Bu nasıl bir zaman diye eseflene eseflene.. O fitne zamanında olan bir başka olay dikkat çeker.. O da şöyle; *O fitne zamanında, harplerde erkeklerin çoğu telef olmasından hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder, veledi kendi suretine çekmeye sebebiyet verdiğinden emr-i İlahiyle kızlar pek çok olur.* Şualar(479) *Bu zamanın* bir diğer fitnesine dikkatler celbedilir.. *..hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiği* bir zaman.. Şimdi bazı şeyler daha iyi anlaşıldı.. Şimdide Kur'ân Tefsiri olan İşârâtü'l-İ'caz'dan bir âyeti açıklaması ile beraber alalım.. *Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: "Yalan söyledikleri zaman, fitneyi îka ediyorlar. Fitneyi îka ettikleri zaman, ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit, kabul etmiyorlar. Fesadı yapmayın denildiği zaman 'Biz ancak ıslaha çalışıyoruz.' diyorlar."* İşârât-ül İ'caz(101) Bu zaman demek ki öyle bir zaman ki müfsidlerin bile *'Biz ancak ıslaha çalışıyoruz.'* dediği bir zaman.. Yani elmas ile kömür aynı tezgahta satılıyor, *bu zaman* da.. Biraz da Müsbet yönlerine bakalım *bu zamanın..* *Bu gençlerin her gün, her saat duasını alıyorsunuz. Ve her bir risaleyi okurken en aşağı sekiz on kadar arkadaş bulunuyor. Halbuki bu fitne-i âhir zamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medar-ı şükrandır.* Barla Lâhikası(141) Burasıda çok ibretâmizdir.. Burada geçen *Bu gençler* den maksat şüphesiz ki *Nur Talebeleridir..* Burada geçen en mühim cümle ise bittakdir şurasıdır: *..fitne-i âhir zamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir..* Bu kadar mühim bir iş.. Bu Asır bir kaç cihet ile bir başka asra da benziyor.. Bunu da *Barla Lâhikası'ndan* naklen alalım.. *Ashab-ı Kehf efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı –asrımızdaki tahammül edilmeyen fenalık gibi– o asırda fenalıktan, fitneden kaçarak mağaraya iltica ettiler. Sebebi ise din-i hak üzere bulunan ehl-i imanı, zamanlarının padişahı olan Dakyanus putperestliğe davet edip kabul edenleri putlara kurban kestirip kabul etmeyenleri katliam ettiği sırada, Ashab-ı Kehf efendilerimiz mağaraya çekildiler.* Barla Lâhikası(156) Burada iki kesik çizgi arasındaki yer ğayet mühimdir.. *–asrımızdaki tahammül edilmeyen fenalık gibi–* demek ki bu asırda *tahammül edilmeyen fenalık* lar var.. Cenâb-ı Hakk bizi muhafaza etsin.. Bir başka yer.. *(Nur Üstadı Bediüzzaman) Âlem-i İslâm'ı alâkadar eden ve bin üç yüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allah'a sığındığı) bir zamanın ve fitneyi ateşlendireceklerin kimler olduğunu anlamış bulunuyordu.* Tarihçe-i Hayat(141) Burada *anlamış bulun* duğu zaman, şüphesiz ki Cumhuriyet'in ilk kurulduğu dönemdir.. *Bu zamanın* bir başka hasiyeti *..bin üç yüz yıllık ümmetin, dehşetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allah'a sığındığı) bir zaman..* Ne kadar da farklı bir *zaman* daymışız değil mi?.. Anlıyor muyuz?.. Peki bu zamanda ne ile ve nasıl kurtulacağız?.. Bir müjde yok mu?.. diye kalbim enin ederken birden karşıma burası geldi.. *Ve medar-ı teselli bir "Nur"dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet fitnesinden gelen şübehatı izale edecek, Kur'anî bir bürhanı müjde veriyorlar.* Sikke-i Tasdiki Gaybî(72) Risale-i Nur hakkında geçen şu yerin ehemmiyeti hâizdir.. *..o zamanın dalalet fitnesinden gelen şübehatı izale edecek, Kur'anî bir bürhan..* Burada geçen *dalalet fitnesi* bir başka tabir, *bu zaman* ile ilgili.. bir de *bu zaman* da *şübehatı* n olduğunu da unutmayalım.. *Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.* İfadelerinde geçen *bu zamanı* bir nebze anladık.. Şimdi *en büyük farz vazife* ye geçelim.. Burası daha basit.. *bu zaman* gibi girift değil.. Tek bir cümle var.. Ve bitiyor.. *..en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.* Demek ki *..en büyük farz vazife* iki kelime imiş.. *ittihad-ı İslâm..* Şimdi geçelim o iki kelimelik sözcük olan *ittihad-ı İslâm* a.. Peki *ittihad-ı İslâm* nedir?.. Bunu da *Mektubat'tan* naklen buraya alalım.. *Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı tâli'siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâm'dır.* Mektubat(532) Burası mühim bir cümle.. *ittihad-ı İslâm* 'ın ne olduğuna dair çok ehemmiyeti haiz bulunuyor.. Tek tek ele alalım.. *Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı tâli'siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâm'dır.* Burada geçen *Azametli bahtsız bir kıta* dan maksat; *Âlem-i İslâm* kıt'asıdır.. yani *Asya Kıtası* oluyor.. Müslümanların ekseriyet ile yaşadığı yerler.. *..şanlı tâli'siz bir devlet..* ten kasıt, hiç şüphesiz *Devlet-i Âliyye* yani *Osmanlı Devleti* dir.. hem *şanlı* hem de *tâli'siz* bir devlet olarak vasfedilmesi cây-ı dikkattir.. *..değerli sahipsiz bir kavm* e gelirsek, burada 3 görüş ortaya çıkar.. Birincisi daha kâvi olmak ile beraber diğer ikisinin de hissesi hiç şüphesiz vardır.. 1- *Millet-i İslâmiyedir* ki 2 milyara yakın mensuplarına *farz* bir vazife olarak *İttihad-ı İslâm* 'ı kurma vazifesi verilmiştir.. Ve farklı unsurları bünyesinde bulundurması da bir başka güzelliktir.. 2- *Türkler İslâmiyet'in kahramanı olarak Kur'an'ın bayraktarlığını bütün milletler üstünde bir şeref tacı olarak taşı* ması ve *Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.*, *Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman'dır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslüman'dır.*, (Bediüzzaman'ın) *Türklere pek hakiki dostane ve uhuvvetkârane münasebettar ol* ması, *Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyet'le imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş.* ve benzeri hitaplara mâsadak olması, onları *değerli sahipsiz bir kavim* yapabilir.. Bu bir görüştür, elbette.. Ve Kürdlere hitaben; *Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti..* demesi de bu görüşe ağırlık vermeye bir sebebdir elbette.. 3- *Emin olunuz biz Kürdler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.* demesi ve *Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur.* demesi.. Ve *Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız.*, *Kürdleri tenbih ettim, gafil bırakmadım.*, *Kürdler, -hamal ve gafil ve safdil olduklarından- müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum.*, *Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zîrâ o Kürd'leri ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürd'ler, o zamandaki Kürd'lerdir.*, *Kürdler gafil ve safdil* olmaları ve *Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürdler* olması gibi hâsiyetler nedeniyle *değerli sahipsiz kavim* Kürdler de olabilir.. *#İslamiyetFedaisi*

Nurun fedaisi 12-Mart-2018 10:18:46

*İTTİHAD-I İSLÂM NEDİR VE NEDEN GEREKLİDİR?* İslâm birliği her müslümanın hayalinde, fikrinde, aklında, bütün duygularıyla taraftarlığında ve kabulünde ve tasdikinde olması gereken bir idealdir. Her bir müslüman hayatının her safhasında İttihad-ı İslâmı gaye-i hayal yapmalıdır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu birliğin ana gayelerini şöyle ifade etmektedir: *“İttihad-ı İslâm hakikatında olan İttihad-ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlahîdir. Peyman ve yemini de imandır. Encümen ve cem’iyetleri, mesacid ve medaris ve zevayadır. Müntesibîni umum mü’minlerdir. Nizamnamesi Sünnet-i Ahmediye’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Kanunu, evamir ve nevahî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.”* İslâm birliğinin ana umdesi tek Allaha inanmak ve o anlayışta toplanmaktır. Bu inançlı mü’minlerin ortak toplantı yerleri; ibadet için camiler, mescidler ve ilim için medreseler ve manevi duygular için sohbetler, anma toplantıları gibi ortak alanlardır. Bu alanlarda tabi oldukları kaideler, Şeriatın emirleri ve yasaklarıdır ve Peygamberimizin yaptığı ve gösterdiği usüllerdir. *“İhfa, havf, riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevketmektir.”* Müslüman, müslümanlığını saklamaz ve korkmaz. Başkası ne der diye kendini ve hele de farz ibadetlerini gizli yapmaz ve aleni yapar. Bu farz vazifesinin bu zamanda en büyüğü İslâm Birliği düşüncesidir ve gerçekleşmesi için çalışmaktır. Bu düşünceyi İslâm dünyasına yaymak ve devamlı canlı tutmaktır. *“Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zarûret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki; bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz ikna’dır. Zîrâ onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî göstermektir. Zîrâ onları munsif zannediyoruz.* *Lâübaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zîrâ mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dâhil olanlar, onları taklid edip çıkmazlar.* *İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) olan ittihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatını efkâr-ı umumiyeye tenebbühe başlasın arz ederiz.”* (Âsar-ı Bedîiye sh: 510) Burada da başkalarına bilhassa Batı dediğimiz Avrupa’ya ve onların halklarına ve müttefiklerine hususan Amerika’ya ve dünya gayr-i müslimlerine; davamızı anlatırken icbar değil ikna yolunu seçmektir. Ayrıca İslamiyetin beşeriyete getirdiği saadet ve mutlulukları anlatmaktır. Bir de bizdeki din düşmanı kimselere de; batılılara kendinizi dinsiz veya din düşmanı göstermekle kendinizi onlara sevdiremezsiniz diyor. *Bediüzzaman Hazretleri daha o zamanlarda yani 1909 da anarşiden (terörden) bahsediyor. Bizdeki din aleyhtarlarının anarşist alacaklarını o yıllarda haber veriyor. Doksan senedir müslümanlara olmadık zulüm edenlerin de mahiyetleri anlaşılmaktadır.* Peygamberimizin ümmeti olanların birliği olan İttihad-ı İslâmı ve esaslarını serbest zeminde kayıtlı olmadan anlatmak arzusundayız. ( http://www.ittihad.com.tr/ittihad-i-islam-nedir-ve-neden-gereklidir/ )

Nurun fedaisi 12-Mart-2018 10:20:14

Said Nursi ve İttihad-ı İslam Fikri Bediüzzaman Said Nursi, İstibdat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini idrak etmiş bir alimdir. Bizzat kendisi, Sünuhat isimli eserinde bir rüya aleminde, İslam büyüklerinin toplandığı bir mecliste kendisine "Ey felaket-helaket asrının adamı!" diye hitap edildiğini söyler.Gerçekten de Bediüzzaman'ın yaşadığı dönem, özel­likle İslam alemi için "felaket-helaket" dönemidir. İslam'ın Avrupa'nın bir ucunda parlayan yıldızı Endülüs 15. asırda tamamen sönmüş, kurulduğundan beri, İslamın bayraktarlığını yapan Osmanlı Devleti 17. asırda üstünlüğü Hıristiyan Batıya kaptırmış, 19. asırda ise dağılmaya yüz tutmuştur. Batılılar, öncelikle Osmanlı vatandaşı olan gayr-i müslimlerin milliyetçilik duygularını tahrik ederek onları devletle karşı karşıya getirmiş, ikinci seans olarak da Müslüman halkların İslamiyet öncesi kültürlerini ön plana çıkartarak onları ortak payda olan İs­lamdan uzaklaştırıp birbirlerine düşürmüşlerdir. Bediüzzaman, Osmanlı fikir hayatında sesini duyurduğu zaman, İslam ülkelerin­den bugün bağımsız olan Mısır, Pakistan, Malezya, Bangladeş, Afganistan, Somali, Sudan, Brunei, Moldivler Cumhuriyeti, Nijerya İngilizlerin; Cezayir, Cibuti, Çad, Fas, Gabon, Gine, Komoro Adaları, Mali, Moritanya, Nijer ve Tunus Fransızlar'ın; Endonezya İngiliz ve Hollandalıların, Yukarı Volta İngiliz ve Fransızların, 1912'den sonra ise Libya İtalyan işgali altındadır. Bugünkü Türk Cumhuriyetlerinin hemen hepsi küçük hanlıklar halinde iken Ruslar tarafından işgal ve ilhak edilmiş, uzak do­ğudaki Müslüman Türk hanlıklarını da Çin yutmuştur. Çizdiğimiz panoramadan çıkan sonuç şu ki, Osmanlı hakimiyeti altında olan top­rakların dışında, İran istisna edilirse, bütün İslam alemi küfrün esareti altındadır. Osmanlı Devleti, bir zamanlar bütün dünya Müslümanlarının ümidi durumunda iken artık kendisini bile koruyamaz hale gelmiştir. Yahya Kemal'in milli mücadele yıllarında Türk ordusu için söylediği şu dörtlük son derece manidardır. "Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın Galip et çünkü buson ordusudur İslam'ın" Gerçekten Osmanlı Devleti batarken bile bütün dünya Müslümanlığının ümidi durumundadır. İşte Bediüzzaman Said Nursi, bu dönemdeki birçok Müslüman mü­nevver gibi bu durumun şuurundadır. O, 31 Mart Hadisesi'nden sonra verildiği Di­van-ı Harpte, yaptığı müdafaasında İslam birliği konusunda selefi kabul ettiği bazı şahsiyetlerin isimlerini zikreder ve şöyle der: "Elhasıl, Sultan Selim'e biat etmişim. Onun İttihad-ı İslam'daki fikrini kabul et­tim. Zira o vilayat-i şarkiyyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki şarklılar o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerin; Şeyh Cemaleddin Efgani, alleme­lerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit alimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslamı hedef tutan Namık Kemal veSultan Selim'dir ki demiş: "İhtilaf ü tefrika endişesi, Kuşe-i kabrimde hatta bi karar eyler beni, İttihadken savlet-i adayı def'a çaremiz, İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni..." Yaygın olan kanaatin aksine Sultan Abdulhamid döneminde İslamcı aydınlara göz açtırılmamıştır. Bunun böyle olduğunu son zamanlarda yazılan birçok araştırma ortaya koymuştur. Bediüzzaman da alem-i İslamın mukadderatı ile ilgili fikirlerin II. meşrutiyetten sonra ortaya koymuştur. O, sultan Abdulhamid döneminin hiç de makbul saymadığı Ali Suavi'yi, Namık Kemal'i hatta bazı çevrelerin materyalist ka­bul ettiği Hoca Tahsin Efendi'yi bir kısım ulemanın tekfir ettiği Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh'u İttihad-ı İslam bakımından kendisine selef kabul ediyordu. Gerçekten söz konusu insanlar, şu veya bu konudaki ifrat veya tefrit kabul edilebi­lecek fikirlerine rağmen İslam birliği idealine gönül vermiş insanlardır. Cumhuriyet döneminde "Türkçü" olarak yeni nesillere sunulan Ali Suavi, Lond­ra'da yayınladığı Muhbir gazetesinde "öyle bir cemiyet içinde bulunmakla iftiharımı ilan ederim ki, cemiyet muradı dünyada mevcut olan bilcümle iki yüz milyon Müs­lümanı birleştirmek cihetine masruftur" Londra'da yayınlanan Saturday Review gazetesinin Ertuğrul Gazi ile beraber Anadolu'ya geçen Kayı aşiretine mensup az sayıdaki Türk'ün zaman içerisinde karı­şıp kaybolduğu dolayısıyla, Anadoluda çok az Türk bulunduğu şeklindeki iddiasına Ali Suavi, Muhbir gazetesinde cevap verir. Bu cevap onun İttihad-ı İslamcılığını da en net biçimde ortaya koyar, şöyle diyor Suavi: "Türk devleti zuhur etti ama cinslik davasına (ırkçılık davasına) itibar etmeyip bir cinsten bulduğu ehliyetlileri istihdam eyledi. Evet Şarkta cinslik davasına bedel Tevhid davası vardır. Yani Türklük hakim değildir, Müslümanlık hakimdir. Avrupada ise din hakim değil cinslik hakimdir. İşte şark ile garbın farkı budur. Nafile yere Avrupa kitapları ve gazeteleri "Türk kal­madı" filan gibi bahislerle uğraşmasınlar. Zira şarkta "Türklük, davası yok. Kaldı ki garbın cinslik davası mı dahaziyade bekaya medardır, yoksa şarkın Müslüman­lık davası mı? Bu meselenin muhakemesine gelince elbette şarkın hali daha iyidir. Zira me­sela Fransız fransızlık davasıyla otuz milyon kadardır. Lakin Türkler Müslümanlık davasıyla iki yüz milyondur. Cins mahvolabilir, Müslümanlık mahvolmaz." Namık Kemal, "İmtizac-ı Akvam" başlıklı makalesinde meseleye sadece bütün İslam alemini kucaklayan bir bakış açısıyla değil aynı zamanda bütün Osmanlı vatan­daşlarını kucaklayan bir bakış açısıyla bakmaktadır. O, kafatasçı, ırkçı, yaklaşımların ne kadar çıkmazda olduğunu izah için şöyle diyor: "Ebna-yı beşer (insanoğlu) silsile-i ensabı (soy kütüğü) Levh-i Mahfuzdan istinsah edilmedikçe (alınmadıkça) cins taksi­minin hangi cüzünde dahil bulunduğunu dünyada sahihan (doğruolarak), kim bilir ki." Namık Kemal, "İttihad-ı İslam" başlıklı bir başka makalesinde ise İslam birliğinin sağlanmasının mutlak gereklilik olduğunu belirttikten sonra şöyle devam eder: "Lakin maksat İttihad-ı İslam olunca bittabi' hudud-ı Osmaniye derununa (dahiline) inhisar edemez (sınırlanamaz) ve o kadar umumi tutulacak bir arzunun beka ve re­vaç (ilgi görmesi) ve zann-ı acizanemce ancak siyaset ve mezhep devaisinden (davalarından) bütün bütün tecridiyle hasıl olabilir."7O, İslam dünyasının geri kalı­şının temel sebeplerinden biri olarak tefrikaları görür: "Umum ehl-i İslamın vaktiyle haiz oldukları (sahip oldukları) mertebe-i ula-yı medeniyeti (yüksek medeniyet mertebesini) bugüne kadar idame edemediklerine (sürdüremediklerine) sebep olan ahvalin (hallerin) en büyüklerinden biri de araya düşen tefrikalardır." Hoca Tahsin Efendi, Paris'te bulunduğu yıllarda Ali Suavi'ye yakınlığı ile tanın­maktadır. Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne girmediği halde bu cemiyetin mensupları ile dirsek teması olan bir insandır. Onu yakından tanıyan talebesi Şair Abdülhak Hamid vefatı üzerine yazdığı mensiyede, ona atfedilen materyalistlik iddiasını şu beyitle red eder: "Olduğu içün hemişe zakir-i Hak Cühela zannederdi münkir-i Hak" İslamcılık mefkuresinin Yeni Osmanlılar'la başladığı artık araştırmacılar tarafından ortaya konmuş bir gerçektir.9Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgani'nin İtti­had-ı İslamcılıkları zaten açık seçik bilinmektedir. O halde Bediüzzaman'ın İttihad-ı İslam konusunda selefi olarak kabul ettiği bazı isimlerin hemen hepsi ya bazı davra­nışları ile veya bazı fikirleri ile İslam dünyasında tartışılmış kimselerdir. Zaten Bediüzzaman bu şahsiyetleri bir bütün olarak değil, İttihad-ı İslam konusunda kendisine selef kabul etmektedir. Bu inceliğe özellikle dikkatetmemiz lazım. Eşref Edip Bey, bir yazısında II. Meşrutiyetten sonra Bediüzzaman'ın meşhur İslamcılarla yakın münasebetini şu ifadelerle dile getirir: "Üstadla tanışmamız kırk seneyi geçti. O zamanlar hemen hergün ideraha­neye (Sırat-ı Müstakim idarehanesi) gelir, Akifler, Naimler, Feridler, İzmirlilerle birlikte tatlı tatlı musahebelerde bulunurduk. Üstad, kendine mahsus şivesiyle yüksek ilmi meselelerden konuşur, onun konuşmasındaki celadet ve şe'amet bizi heyecanlandırırdı." Burada geçen Akifler'le Mehmet Akif, Naimler'le Babanzade Ahmed Naim Efendi, Feridler'le Ferit Kam, İzmirliler'le İsmail Hakkı İzmirli kastedilmektedir. Hepsi de hem devirlerinde hem de günümüzde tanınmış İslamcı yazarlar olan bu insanların, Eşref Edip'in yazdıklarına bakılırsa, Bediüzzaman'dan ciddi şekilde etki­lendikleri anlaşılmaktadır. II. Meşrutiyet'ten sonra Osmanlı Devleti'nin çöküşünü, dağılışını önlemek için bir yığın formül ortaya atılmıştır. Bunların en çok bilinenleri Osmancılık, İttihad-ı İslam ve Türkçülüktür. Doğuşu itibariyle en eski olan, Tanzimat döneminin resmi ideolo­jisi olan Osmancılık'ın II. Meşrutiyet dönemindeki ömrü çok kısa olmuştur. Döne­min aydınları arasında en yaygın olan mefkureler İttihad-ı İslam ile Türkçülük'tür. Türkçülük aynı zamanda Batıcılık ideolojisini de bünyesinde barındırıyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batılılar, önce Osmanlı Devleti'nin gayri-i müslim vatandaşlarını devlete karşı ayaklandırmış, ardından da müslim taba'ayı ırkçılıkla birbirine düşürme yolunu seçmiştir. Arapların, Türklerin, Arnavutların, Kürtlerin vs.'in özellikle İslamiyet öncesi hayatlarını boyayarak, idealize ederek onlara sunan Avrupalı oryantalistlerin esas amacı, onları ortak payda olan İslamiyetten soğutarak İslam ittihadını bozmaktı. İşte bu safhada Bediüzzaman'ın İttihad-ı İslam çizgisindeki mücadelesi başlar. O, büyük bir kısmı esaret altında olan İslam alemini kurtaracak. Osmanlı Devleti'ni de onların ümidi olmaya devam ettirecek, dağılmaktan kurtara­cak reçetenin İslam kardeşliği olduğuna inanmıştı. Bediüzzaman için bu inanç, siyasi gayelere hizmet edecek bir inanç olmaktan önce, Allah'ın emri ve rızasının bir ge­reği idi. Bediüzzaman Said Nursi, Milliyetçilik, İttihad-ı İslam ve her türlü bölücülük üze­rine en kapsamlı görüşlerini Mektubat isimli eserinde vermiştir. 26. Mektubun üçüncü Mebhası olan bir meseleyi "İslamın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan eski Said lisanıyla" yazdığını belirtir. Kur'an-ı Kerim'in, Hucurat suresinin "Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşanız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık" mealindeki 13. ayetini tefsir eden müellif, İslam aleminin kavimlere kabilelere ayrılmış olmalarını bir ordunun kendi içinde sınıflara ayrılmasına benzetir. Ordunun kendi içinde sınıflara ayrılmasının amacı ortak gayeye daha iyi hizmet etmek olduğuna göre, kendi ifadesiyle "demek kabail (kabi­leler) ve tevaife (ırklara) inkisam (bölünmek) şu ayetin ilan ettiği gibi, tearüf (birbirini tanımak) içindir,teavün (yardımlaşma) içindir; tenakür (birbirini inkar) için değil, tehasüm (birbirine düşmanlık etme) için değildir." Milliyetçiliğin ırkçılığa varan boyutunu ise Bediüzzaman şöyle tesbit ediyor. "Fikr-i Milliyet şu asırda çok ileri gitmiş, hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslamlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, ta ki parçalayıp, onları yut­sunlar." Bediüzzaman ile aynı davayı paylaşan merhum Mehmet Akif'in Müslümanları birlik ve beraberliğe davet eden şu mısraları yukarıdaki manzum şeklinden başka bir şey değildir. "Medeniyet size çoktan beridir diş biliyor. Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor." "Millet" ve "Milliyet" kelimesini Arapça'daki orijinal manasıyla kullanan Bediüz­zaman milliyetçiliği ikiye ayırıyor. (Malum olduğu üzere "Millet" kelimesi aslında bir dinin mensupları anlamındadır. Bugün bu kelimenin yerine "Ümmet" kelimesi kul­lanılıyor.) İslam milletini kucaklayan milliyetçiliğe "müsbet milliyetçilik", herhangi bir ırkı üstün görmeğe veya o ırka, dinden daha öncelikle yer vermeğe "menfi milli­yetçilik" demektedir. "Evet acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslamiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedi kardeşleri kazandır­sın?"diyen Bediüzzaman ırkçılığın tarih boyunca, hatta İslam tarihi boyunca yaptığı tahribatları sıraladıktan sonra esaret altında, Avrupalıların zulmü altında inle­yen Müslümanları ittihada davet eder. Ona göre, Şark vilayetlerindeki dindaşlara (Kürtlere) veya Güney tarafındaki dindaşlara (Araplara) adavet beslemek felaketlere sebeptir. "Cenubtan gelen Kur'an Nuru var, İslamiyet ziyası gelmiş o, içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adavet ise dolayısıyla İslamiyete, Kur'an'a dokunur" diyen Bediüzzaman milliyetin İslamiyetekale olması, zırh olması ancak yerine geçmemesi gerektiğini söylemektedir. Türk milletine seslenerek "işte ey ehli-i Kur'an olan şu vatanın evlatları, altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur'an-ı Hakimin bayraktarı olarak, bütün cihana meydan okuyup, Kur'an'ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'an'a ve İslamiyet'e kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def' ettiniz." diyen Bediüzzaman, Sünuhat isimli eserinde İngilizlerin desise ve kış­kırtmaları ile Osmanlı Devleti'ne baş kaldıran Arapların durumunu "İşte Arap, yan­lışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor" şeklinde tasvir ederken, müstemleke Müslümanların Osmanlıya karşı savaşmalarını, Osmanlı vatandaşı ancak Türk olmayan Müslümanların isyanını, "İşte alem-i İslam, bayraktar oğlunun, gafletle bilmeyerek, öldürülmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip ah-u fizar ediyor" şeklinde değerlendirir. Gerçekten de İslam aleminin bağımsız devlet olarak tek ümidi olan Osmanlının çökmesi Bediüzaman'ı fazlasıyla mükedder etmiştir. Nitekim Lemalar isimli eserinde, 1922 yılında Atatürk tarafından davet edilmesi üzerine gittiği Ankara'da çıktığı Ankara kalesinde, kendisinin ihtiyarlamaya başlaması, mevsimin sonbahar olması kaleninihtiyarlığı ve henüz ölmemiş Osmanlı Devleti'nin ihtiyarlamasının Ankara'da kendisine "en kara bir halet-i ruhiye" hisset­mesine sebep olduğunu söyler. Bediüzzaman, özellikle Türklere seslenerek ırkçılığa kapılmama noktasında çok ciddi uyarıda bulunur: "Ey Türk Kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslamiyetle imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin müzideki mefahirin, İslamiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde sen, şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbin­den silme!" Emeviler'in İslam devletini Arap milliyetine dayandırmalarını, milliyet bağının, İslami bağın önüne geçirilmesi olarak değerlendiren Bediüzzaman, bunun İslam dünyasında ciddi zararlara yol açtığını "millet-i saireyi (diğer milletleri) rencide ede­rek tevhiş ettiler" (ürküttüler) cümlesiyle ifade eder. Bu vesileyle de ırkçı bir yöne­timin adil olamayacağını mutlaka zulmedeceğini söyleyen müellif, kavmiyetçi bir hakimin kendi ırkdaşını tercih edeceğini ve adalet edemeyeceğini, onun için din bağı yerine milliyet bağının ikame edilmemesi gerektiği hususunu hadis-i şeriflerden deliller getirerek izah eder. İslamiyet milliyetine, ırkçılık bulaştırmak isteyenlere Bediüzzaman'ın cevabıserttir: "Ey sarhoş hamiyet-füruşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır, un­suriyet asrı değil, Bolşevizm, sosyalizm meseleleri istila ediyor; unsureyit fikrini kırıyor; unsuriyet asrı geçiyor, ezeli ve daimi olan İslamiyet milliyeti, muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz ve aşılamak olsa da; İslam mille­tini ifsad ettiği gibi unsuriyet milliyetini dahi ıslah edemez, ibk' edemez. Evet mu­vakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet görünüyor, fakat pek muvak­kat ve akıbeti hatarlıdır."20 Bediüzzaman, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden aldığı dersle, insanlık tari­hinden çıkardığı ibret tablolarıyla ırkçılığın ne derece zararlı olduğunu eserlerinde her fırsatta ortaya koymuştur. O, şüphesiz ki, insanların kendi anne ve babalarını tayin etme hakkına sahip olamadıkları gibi kendi ırklarını da belirleme yetkisine sahip olamadıkları hakikatinden hareketle birilerinin mensup olduğu ırktan dolayı övün­mesini veya yerinmesini abes karşılıyordu. Daha ötesi Bediüzzaman özellikle Os­manlı coğrafyasında ırkların iç içe adeta eridiklerini, Levh-i mahfuz açılırsa gerçek anlamda kimin hangi ırktan olduğunun tesbit edilebileceğini söylemektedir. Bu ger­çeği kendi ifadelerinden okuyalım: "Menfi milliyete ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki: evvela, şu dünya yüzü hususan şu memleketimiz eski zamandan beri çok muhaceretlere (göçlere) ve tebeddülata (değişmelere) maruz olmakla beraber; merkez-i hükümet-i İslamiye bu vlatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saire (diğer kavimler)den, pervane gibi (kelebek gibi) çokları içine atılıp, tavattun etmişler (yerleşmişler) işte bu halde, Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar (ırklar) birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise hakiki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyyeti bina etmek manasız ve pek zararlıdır." Ona göre dil, din, vatan bir ise kuvvetli bir millet vardır demektir. Ancak din ve vatan birliğine dayalı bir topluluğu da millet dairesine dahil etmektedir.22Nitekim Prens Sabahattin Bey'in "adem-i merkeziyet" fikri ile ilgili olarak yaptığı bir değer­lendirmede son sözü "Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslamiyet kafidir"şeklindedir. Bediüzzaman, İttihad-ı İslamı hem dünyevi hem de uhrevi saadet için gerekli görür. Ona göre, Avrupalıların kalkınması için milliyet ve menfaat yeterli tahrik unsurlarıdır. Müslümanlara gelince, büyük bir kısmı esaret altında olan, hür kısmı da esir edilmek istenen bu alemin ittihadtan başka kurtuluş yolu olmadığını şu sözleri ile beyan ediyordu: "Biz ise saadet-i dünyeviye ve uhreviye ilebu ittihada eşedd-i ihtiyaçla (en şid­detli ihtiyaçla) muhtacız. Çünkü milliyetimiz İslamiyetten başka yoktur."24Bedi­üzzaman Avrupalıların kalkınmalarındaki sırrı izah ederken Hıristiyanların birbirlerine destek olduklarından yani birbirlerine dayanak noktası olduklarından söz eder. "Evet herbir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil (birbirini takip eden) ve müte­dahil (iç içe birbiriyle ilgili) maksadların birine el atsa, arkasına bakar ki istinad edecek, kuvve-i maneviyesine daima imdat edip hayat verecek, gayet kavi (gayet kuvvetli) bir nokta-i istinad (dayanak noktası) görür. Hatta en ağır büyük işlere karşı mübarezeye kendinde kuvvet bulur. İşte o nokta-i istinad, her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının uruk-ı hayatına (hayat damarlarına) kuvvet vermeye ve İslamların en can alacak damarlarını kesmeğe, her vakit amade (hazır) ve dessas (desiseci) medeni engizisyon taas­subu ile, maddiyunun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile (galip gelmesi ile) mest-i gurur olmuş (gururdan mest olmuş) bir müsellah (silahlı) kitlenin kışlası veya büyük bir kilisesi olan Avrupa'nın medeniyetidir." Bediüzzaman bazıları gibi, İslam aleminin başına gelen musibetlerin müsebbipleri olarak Avrupalıları gösterip Şarklıları büsbütün sorumluluktan kurtarma gayretinde değildir. Aksine o gelen musibetlerin ceza-yı amel olduğuna inanmaktadır. Müslü­manların dinde ihmalkar davranarak, ihtilafa düşerek musibetler için kadere fetva verdiğini ve hatanın cezası olarak da zillet ve sefalete düştüklerini söyler.26Ancak Bediüzzaman'a göre "bizi kurtaracak yine onun (İslamiyetin) merhametidir." Günümüz Müslümanlarının da, bizce en büyük sıkıntısı, başlarına gelen felaket­lerden dolayı sürekli birilerini sorumlu tutup kendilerini mesuliyetten kurtarma ça­basında olmalarıdır. Kanaatimizce Batı, Batılı olmanın gereğini yapıyor. İslam alemi onlara kendini sömürtecek, böldürecek fırsatlar vermekle sorumlu değil midir? Ko­yunlarını sahipsiz bırakan birinin kurtların onları yemesinden şikayet etmeğe hakkı var mıdır? Allah'ın huzuruna vardığımız zaman şeytanın yoldan çıkarması ile günah işlediğimizi söylememiz bizi bağışlatmaya yeter mi? Şeytan şeytan olmanın gereğini yapıyor, onun cezasını Cenab-ı Hak ayrıca verecektir. Ya ona uyanlara, ona Müs­lamanları yoldan çıkarmafırsatı verenler...? İşte Bediüzzaman bu inceliği çok iyi kavramış bir alim olarak bugün özeleştiri denen şeyi bütün İslam alemine teşmil ederek yapıyordu. Nitekim Sünuhat isimli eserinde Müslümanların I. Dünya Savaşı öncesinde haccı fırsat bilip ondaki yüksek İslami siyasetten yararlanmayıp kalb ve gönül birliği yapmamış olmalarından dolayı musibete değil gazap ve cezaya uğradıklarını söyler: "Milyonlarla ehl-i İslam hayr-ı mahz (hayrın kendisi) olan sefer-i hacca (hac seferine) şedd-i rahl etmek (şevkle yolculuk etme) yerine şerr-i mahz (şerrin ta kendisi) olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi." Asrın başında Bediüzzaman üçz temel düşman olarak cehalet, zaruret ve ihtilafı gösteriyor ve bunlarla sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla savaşılmasını isti­yordu.Burada üzerinde durulan ihtilaf Müslümanlar arasındaki ihtilaftır. O, tıpkı ferdi benlik gibi, milliyetlerin de büyük bir havuz olan İslamiyet suyunda erimeleri gerektiğini söylüyor, ırkçılığın saldırgan tarafına dikkat çekiyordu: "Unsuriyetin (ırkçılığın) şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan teca­vüzdür"30diyen Bediüzzaman, Batı medeniyetinde insanlar arasındaki bağın ırk birliği olduğunu bunun da insanlığın felaketine sebep olan savaşlara yol açtığını söyler. İkinci dünya savaşanın ırkçılık sebebiyle çıktığına31işaret eden müellif, Kur'an medeniyetinin ırkçılık bağı yerine din ve vatan birliğini esasa aldığını ve bu­nun sonucu olarak da insanlar arasında samimi kardeşlik, güven ve dışarıdan gelen saldırılara karşı savunma duygusunun geliştiğini söyler. Bediüzzaman ve birçok hemfikir olduğu insanın ırkçılığa karşı mücadeleleri II. Meşrutiyet döneminde hatta mütareke ve istiklal savaşı yıllarında sürdü. Ancak Os­manlı Devleti'nin hiç olmazsa Müslüman teba'asının bir arada tutulmasına muvaffak olunamadı. İttihatçıların desteğinde yayınlarını sürdüren bazı dergiler, Arapçılık, Ar­navutçuluk, Kürtçülükten sonra Türkçülüğü çok canlı biçimde gündeme getiri­yordu. Batılılar, İslamiyet öncesi Türklüğü ön plana çıkarıyor, özellikle Fransız yazar Leon Cahun, Orta Asyadaki hayatı, son derece romantize, hatta idealize ederek Türk gençlerine sunuyordu. Öte yandan özellikle İngilizler Arapların cahiliye devri­kültürlerini onlara yeni bir keşif gibi sunuyorlardı. Müslüman kavimlerin İslamiyet öncesi kültürlerine dönmeleri otomatikman gönül ve ideal birliğini sağlayan İslami­yeti, kültürel bir unsur derekesine indiriyordu. Cumhuriyet kurulduktan sonra, yeni devlete şekil verenler Türkçülüğü o gün­den beri söylenegelmektedir. En tehlikelisi İslamiyet hayatın neredeyse tamamen dışına itilmiştir. Henüz Cumhuriyet kurulmamışken ve Milli Mücadele devam eder­ken Bediüzzaman Atatürk'ün daveti üzerine Ankara'ya gelir. İstanbul'da işgalci İngi­lizlere karşı yayınladığı "Hutuvat-ı Sitte" isimli eseri ile başından beri Kuva-yı Milli­ye'yi destekleyen Bediüzzaman Ankara'daki havayı teneffüs etmiş ve milletvekille­rinin bir kısmının dine karşı aldırışsız olmasını tehlikeli bulmuştur. Onun uzun yıllar öncesinden beri bir rüyası vardır. Van'da Medresetüzzehra adını verdiği, Kahire'de­ki Ezher Üniversitesi gibi bir Üniverste kurmak. Bunun için Sultan Abdulhamid'e gidip Doğunun durumunu, her tarafı kaplayan cehaleti anlatmaya ve hayalindeki üniversiteyi kurdurmaya azmetmiş ancak Mebeyn engeline takılmış hatta delilikle itham edilerek tımarhaneye gönderilmiştir. Nihayet dileğini Sultan Reşad'a kabul ettirmiş ve Van'ın bugün ilçe olan Edremit mıntıkasına üniversitenin temelini attırmıştır. Onun projesine göre vbu üniversitede fen bilimleri ile din ilimleri bir arada görülecek ve böylelikle hem taasup hem de fen ve felsefeden gelen şüphe­ler bertaraf edilecektir. Diyarbakır ve Bitlis vilayetleri için de birer Medresetüzzehra talebinde bulunan Bediüzzaman, bu müesseselerdeki öğrenim dili ve derslerin muh­tevası için şöyle diyordu: "Funun-ı cedideyi, ulum-ı medaris ile mezcve derc (birleş­tirme) ve lisan-ı Arabi vacip, Kürdi caiz, Türki lazım kılmak"Medresetüzzehra'­nın ırkçılık için en büyük setlerden biri olduğuna inanan Bediüzzaman,34I. DünyaSavaşı dolayısı ile gerçekleşemeyen idealini bu sefer 1922'de T.B.M.M'ne getirir. Atatürk dahil 200 milletvekilindene 163 milletvekilinin desteğini alır, ne var ki bu sefer de Cumhuriytten sonra medreselerin kaldırılması bu teşebbüsü sonuçsuz bırakır. O, Medresetüzzehra fikrinin kendisinde uyanışı Celal Bayar ve Adnan Mende­res'e gönderdiği ve ırkçılığın zararları, İslam kardeşliğinin faydaları üzerinde dur­duğu bir mektubunda şu şekilde anlatır: "Altmışbeş sene evvel Cami'ül - Ezher'e gitmek istiyordum, Alem-i İslamın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fa­kat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki, Camiü'l - Ezher Afrika'da bir medrese- ii umumiye olduğu gibi Asya Afrika'dan ne kadar büyükise daha büyük bir darulfünün, bir İslam üniversitesi Asyada lazımdır. Ta ki İslam kaevimlerini, mesela Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdis­tan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki müsbet ve kudsi ve umumi miliyet-i hakikiye (gerçek milliyet)olan İslamiyet milliyeti ile inneme'l mü'minune ihvetun Kur'an'ın bir kanun-ı esasisinin tam inkişafına mazhar olsun ve felsefe fünunu ile ulum-i diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslamiyet haka­ikıylatam müsalaha etsin." 1. Mecliste bu bu görüşlerini dile getirirken bazı milletvekilleri Bediüzzaman'a ülkenin din ilimleri, geleneksel ilimlerden çok Batılılaşmağa ve medeniyete muhtaç olduğunu söylemişlerdir. O bunlara verdiği cevapta, günümüzdeki temel sıkıntıya da ışık tutacak, Cumhuriyetin kuruluşunda mutlaka gözönünde bulundurulması ge­reken esaslar ortaya koymuştur. Milletvekillerine hitaben: "Siz farz-ı muhal olarak hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın (peygamberlerin) Asya'da, Şarkta zuhuru (gelmesiyle) Asya'yı hakiki terakki edecek, (kalkındıracak) fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dini olduğu halde bu fıtri kanunu (tabii kanunu) nazara almayarak garplılaşmak namıyla an­'ane-i İslamiyeyi bıraksanız ve Ladini (Laik) bir esas yapsanız dahi, dört beş bü­yük milletin merkezinde olan vilayat-ı şarkiyede; millet, vatan selameti için dine, İslamiyetin hakaikına katiyyen taraftar olmak, size lazım ve elzemdir. Binler mi­sallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim: Ben Van'da iken hamiyetli bir Kürttalebeme dedim ki: "Türkler İslamiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" Dedi : "Ben Müslüman bir Türkü fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki (hatta) babamdan ziyade ona alakadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten gel­dikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü'l-amel (reaksiyon) ile o da kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: Ben şimdi gayetfa­sık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd'ü salih bir Türk'e tercih ediyorum" sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki Türkler, bu millet-i İslamiy­yenin kahraman bir ordusudur. Ey Sual soran mebuslar! Şarkta beş milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı ders-i dini mi daha lazım? Yahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka­larını düşünmeyen ve uhuvvet-i İslamiyeyi tanımayan sırf ulum-ı felsefeyi okumak ve İslami ilimleri nazara olmamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? sizden soruyorum!" Bediüzzaman, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, milli mücadelenin birçok ma­nevi veya maddi mimarı gibi yeni rejimle barışık olamamıştır. O artık Van'da inzi­vaya çekilmiştir. Şeyh Said isyanına katılmadığı gibi, kardeş kanının akmasına yol açan bu harekete birçok nüfuz sahibi kimsenin de katılmamasını sağlamıştır. Buna rağmen Van'dan alınarak Burdur'a sürülmüştür. O, artık hayatının sonuna kadar devam edecek iman ve Kur'an mücadelesine kendisini adamıştır. Bu dönemini "Yeni Said" olarak vasıflandıran Bediüzzaman, Risale-i Nur eserlerinin yazılması ve yayılması konusunda en büyük desteği Batıdaki Türk asıllı talebelerinden görmüştür. Onun mücadelesinden ürkenler, Türk talebelerini ondan soğutmak için onun Kürt olduğunu dolayısıyla Türk birinin Kürt asıllı bir hocanın peşinden gitmesinin doğru olmadığını her fırsatta dile getirmişlerdir. Bediüzzaman geçmişte sürekli Türk-Kürt kardeşliğini işlediği, "Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz"dediği gibi, Kürtlerle Türklerin ittifak etmesi gerektiğinde ısrar ettiği gibi,38Kürtlerin sosyal hayatının Türklerin hayat ve saadetine bağlı olduğunu söylemesi39gibi, Cumhu­riyet döneminde de İslam kardeşliğinde ısrar etmiş ve ırkçılığı lanetlemiştir. Mektubat isimli eserinde dördüncü şeytani desise olarak değerlendirdiği mese­leyi şöyle dile getiriyor: "Şeytanın telkini ve ehl-i dalaletin ilkaatıyla (aşılamalarıyla) bana karşı propa­ganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: "Siz Türksünüz, Maşallah, Türklerde her nevi ulemave ehl-i kemal vardır; Said bir Kürttür. Mille­yetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek, hamiyet-i milliyeye münafidir (aykırıdır)." Elcevap : Ey bedbaht mülhid (dinsiz)! Ben felillahilhamd Müslüman. Her za­manda, kudsi milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedi bir uhuvveti tesis eden dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası (büyük çoğunluğu) bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine feda etmek, o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe gi­renleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum (Allaha sığınıyorum) Ey Mül­hid! Senin gibi ahmaklar lazım ki, Macar kafirleri veyahut dinsiz olmuş vefrenk­leşmiş birkaç Türkleri, muvakkaten dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için, üç yüz elli milyon hakiki, nurani menfaattar bir cemaatin baki uhuvvetini terk etsin. O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfü­ruş mülhidlere derim ki: "Din-i İslamiyet milletiyle ebedi ve hakiki bir uhuvvet ile Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakiki alakadarım. Ve bin se­neye yakın, Kur'an'ın bayrağını cihanın cihat-ı sittesinin (altı yönünün) etra­fında galibanegezdiren ve bu vatan evlatlarına, İslamiyet hesabına, müftehirane ve taraftarane muhabbettarım. Sen ise ey hamiyetfüruş sahtekar! Türkün me­fahir-i hakikiyeye-i milliyesini (gerçek milli övünç kaynaklarını) unutturacak bir surette mecazi ve unsuri ve muvakkat ve garazkarane bir uhuvvetin var." Görülüyor ki Bediüzzaman, Türk milletinin İslamiyet hesabına geçen ve haddi­zatında Türk Milletini, Türk Milleti yapan iftihar kaynaklarına ve hasletlere sahip çıkmakta kendisini ve bütün Müslümanları bunların tabii mirasçısı olarak kabul et­mektedir. Cumhuriyetten sonra resmi devlet ideolojisi haline gelmiş, dinden nere­deyse tamamen soyutlanmış Türkçülüğün başta Türk milletine haksızlık olduğuna inanır. Bütün bir Osmanlı, Selçuklu ve diğer Müslüman Türk devletlerive bunların meydana getirdiği medeniyeti adeta elinin tersiyle kenara iten Türk Milletinin kö­künü Anadolu'daki antik medeniyetlerde veya İslamiyet öncesindeki Türklüğünde arayanları, cengiz ve Hülagu hayranlarını asla affetmez Onun İslam birliğinin sembollerinden biri olan Ezan-ı Muhammedi'nin Türkçeleşmesine karşı çıkmasının bir sebebi de ayrımcılığa sebep olması mülahazasıdır. Hele o, Kur'an-ı Kerim'in Türkçeleştirilmesinin İslam lisanı olan Arapçaya karşı olan antipatiden kaynaklandı­ğını ve ırkçı yaklaşımların sonucu olduğunu söyler. Aslında Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü gündeme getirenler onun iman ve İslam mücadelesine muhalif olanlardır. Farz-ı muhal Bediüzzaman Türkçülük yapmış ol­saydı aynı kimseler onu Kürtlüğünden hiç söz etmeyeceklerdi. Nitekim Türkiye'de türkçülüğün en eski ve meşhur ileri gelenlerinin birçoğu Türk etnik kökeninden ol­madığı halde, bunların etnik kökenleri bir problem olarak ileri sürülmemiştir. İlk Türkçülerden Mahmut Celalettin Paşa, Leh; Ahmet Vefik Paşa bir Yahudi mühte­dinin torunu; Şemsettin Sami, Arnavud; Ömer Seyfettin, Çerkes; Ziya Gökalp Kürt'tür. Bediüzzaman Barla'da iken yazdığı bir mektupta yine kendisinin ırk gibi bir problemi bulunmadığını, ölçüsünün Allah'a yakınlık olduğunu ısrarla vurgular. Mektuptaki ifadelerin tonundan onun "Said Kürttür peşinden gidilmez" yolundaki basitliklerden çokça rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Bulunduğu pozisyonu şöyle açıklıyor: "Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim (Doğu). Fakat Cenab-ı Hak beni bu memleketin (Batının) evladına hizmetkar etmiş ki, dokuz sene mütemadi­yen bu memleketteki milletin ondan dokuzunun saadetine kendi dilleriyle hizmet ettiğim bu havalideki insanlarla malumdur. Hem ben bu memlekette Hulusi, Sabri, Hafız Ali, Hüsrev, Re'fet, Asım, Mus­tafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüştü, Mustafa, Zekai, Abdullah gibi yirmi-otuz Müslüman-Türk gençlerin adeta yirmi otuz bin milletdaşlarıma tercih ettiğimi ve onları o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe asar (eserler) ile ve hizmet ile göstermişim. Evet ben bin gafil ve ami Kürd'ü, bir Türk olan Hulusi'ye karşı tutmadığımı ve bin cahil Kürd'ü birer Türk olan Asım ve Re'­fet'e mukabil görmediğimi ve bir genç olan Hüsrev'i bin ami Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvalime muttalı olanlar(durumumu bilenler) tasdik ettikleri halde; Frenklik namına ve ilhad (dinsizlik) hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekar bir milliyetperverlik suretinde ve hudfüruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki ben millet-i İslamiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine bin­ler Türk kadar hizmet ettiğime binler Türk şahittirler. İşte bana Kürd diyen ve itham eden, zahir hamiyetperverlik gösteren sahtekarlar, bu milletene gibi hiz­met ettiklerimi göstersinler." Bediüzzaman'ın başlangıçta "Kürdi" lakabını kullanmasından, II. Meşrutiyet döneminde Müslüman Kürtleri birlik ve beraberliğe davet etmek için, onların faziletle­rini ön plana çıkaran veya onların milli enaniyetlerini okşayan bazı sözler sarfetme­sinden yola çıkarak ona "Kürtçü" diyenler de olmuştur. Hatta onun II. Meşrutiyet döneminde mensuplarının yanlış mecralara gitmesi kuvvetle muhtemel olan bir Kürt cemiyeti ile ilgisinin olduğu da bilinen bir gerçektir. Ancak bütün bunlar Bedi­üzzaman'a "Kürtçü" deme insafsızlığını göstermeyi asla gerektirmez. Osmanlı haritasında coğrafi bir bölge adı olarak geçen Kürdistan'a izafeten Kürdi lakabını kullanan Bediüzzaman, Cumhuriyet döneminde ırkçılığa alet edilme­mesi için doğduğu köyün adını, soyadı alarak "Kürdi" lakabını terketmiştir. Ne var ki bunu bıraktığı halde bazılar ısrarla onu bu lakapla yad etmeyi tercih etmektedir. Onun, sadece Kürtlerin değil, Arapların ve Türklerin de milli enaniyetlerini ok­şayan sözleri vardır. Bundan amaç ise bu milletlerde bulunan veya atalarının gös­terdikleri söz konusu kahramanlık ve fedakarlığı tekrar İslami bir mecraya dönder­mektir. "Hutbe-i Şamiye" isimli eseri baştan sona kadar Arapların müsbet tarafla­rına övgülerle doludur. Yaptığımız alıntılarda onun Türklerle ilgili söylediklerini za­ten görüyoruz. Aynı mantıkla, bunları söylediği için ona "Türkçü" veya "Arapçı" demek de mümkündür. Ama bu onu anlamamaktır. Bir Kürt cemiyeti ile ilgisine gelince, o, bu dönemde sadece Kürt cemiyetleri ile değil, İttihad ve Terakki ile de münasebet halindedir. Öte yandan İttihad-ı Muham­medi cemiyetinin de kurucuları arasındadır. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Sela­nik'te ilk nutku o vermiştir. Divan-ı Harb-i Örfi, isimli eserinde bir yığın kararsızlık ve belirsizliğin yaşandığı II. Meşrutiyet döneminde kendisinin, önü alınması mümkün olmayan birçok oluşumu hayra nasıl kanalize ettiğini anlatmaktadır. Sonra onun kurucuları arasında bulunduğu cemiyet, yıllarca "Kürt Teali Cemiyeti" olarak öğre­tilmiştir. Halbuki onun kurucuları arasında bulunduğu cemiyet Kürdistan Neşr-i Ma­arif Cemiyeti'dir.Zaten yukarıda onun Doğu vilayetlerini cehaletten kurtarmak için olan çabalarından söz etmiştik. O dönemde böyle bir cemiyet de zaten yadır­ganmıyordu. Bu cemiyet Doğu'yu cehaletten kurtarmaya yönelik faaliyet göstere­cek bir cemiyettir. Bediüzzaman, Cumhuriyetten sonra bir yandan Türkiye'deki İslam kardeşliğini tahripçi faaliyetlere rağmen, korumaya gayret ederken öte yandan Türkiye'nin Müslüman Arap alemi ve diğer İslam ülkeleri ile en ufak yaklaşmasını sevindirici bulmuş özellikle Demokrat partisini bu yöndeki çabalarından dolayı Merhum Men­deres'in şahsında tebrik etmiş ve desteklemiştir. Menderes'i İslam dinine ve İslam alemine sempatisinden dolayı İslamkahramanı ilan eden Bediüzzaman46Türki­ye'nin Pakistan ve Irak'la işbirliği antlaşması yapması yani Bağdat Paktı'nın oluşması dolayısıyla Celal Bayar ve Adnan Menderes'e bir mektup yazarak bu teşebbüslerini alkışladığını bildirir. İkinci Dünya Savaşından sonra birçok İslam ülkesinin bağımsızlıklarına kavuşmuş olmalarını istikbaldeki İttihad-ı İslam'ın birer adımı olarak kabul eden Bediüzzaman, talebelerine yazdığı bir mektupta, bu gelişmelerden dolayı olan büyük sevincini dile getirir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Bediüzzaman, asrın başında hastalığı cehalet, zaru­ret ve ihtilaf olarak tesbit etmiştir. Bugün de Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da temel mesele budur. Bölücüler, insanımızın cehaletinden, bölgenin geri kalmışlığın­dan yararlanıyorlar. Bu noktalardan hareketle insanların ırki duygularını tahrik edi­yorlar. Doğu meselesinin çözümü de İslam kardeşliğindedir. Ne yazık ki, bu işte de geç kalınmıştır. Eğer Cumhuriyetin başında Bediüzzaman resmi makamlarca dinlen­seydi bugün ülkenin durumu şüphe yok ki böyle olmazdı. "Kavak eken sopa biçer", "rüzgar eken fırtına biçer" atasözleri ülkemizin durumunu çok iyi ortaya koymak­tadır. Maneviyattan yoksun olarak yetiştirilen Doğuluların Kürtçü, Batılıların da Türkçü olmamalarını beklemek iyimserlik olur. Ülkemizin huzur ve güvenliği için ülkede kardeşliğin tesis edilmesi için Türkiye'­nin geçmişte olduğu gibi İslam alemine önderlik yapabilecek maddi ve manevi ko­numa gelebilmesi için bugün Bediüzzaman'a dönüp onun teşhislerini, tedavi için va­zettiği tekliflerini mutlaka hesaba katmamız gerektiği kanaatindeyim. Yard. Doç. Dr. HÜSEYİN ÇELİK Kaynak : Risale Ajans

X