Hz. Eyyüb'ün (as) hastalığının maddi yara bere olmadığını söylüyorsunuz, ancak Üstad özellikle "zahiri yara" tabirini kullanıyor, nasıl anlamalıyız?

Yazar: Sorularla Risale, 30-10-2013

Hz. Eyyüp (as)'in bedenindeki yaralar ve yaralardan meydana gelen kurtlar (mikroplar), bakınca görenleri tiksindirecek, halkı kendisinden nefret ettirecek bir vaziyette değildi. Onu görenler ağır bir hastalık içinde bulunduğunu biliyorlar, ancak ondan tiksinip kaçmıyorlardı. Çünkü onda öyle bir hal yoktu.

Günümüzde verem ve kanser gibi yaygın halde bulunan birtakım iç hastalıklar vardır ki, dıştan bakışta hastada bir yara ve hastalık belirtisi görülmemekte, bakanlar bir tiksinti duymamakta, fakat hasta dayanılmaz bir acı içinde kıvranmakta ve için için erimektedir.

İşte Hz. Eyyüp (as)'ın hastalığı da böyle hariçten görenleri iğrendirecek bir hastalık değildi. Çünkü peygamberler halkın nefretine sebep olacak arızalardan uzaktır ve Allah tarafından korunmuştur. Peygamberlerin tiksindirici şeylere müptelâ olmaları, peygamberliğin bir icabı olan halkla bir arada olmaya, insanları hak ve doğru yola davete mâni olan bir durumdur. Bu ise "nübüvvet" hikmetine uygun değildir.(1)

Kanser ve verem de zahiri bir hastalıktır. Batinî hastalıklar manevi ve ruhi hastalıklara verilen bir isimdir. Dolayısı ile zahiri hastalıkları ille de gözle görünen bir hastalık şeklinde anlamamız gerekmiyor.  Bugün modern tıp bütün hastalıkları çıplak gözle görülmeyen mikroplara veriyorlar. Bazen bu hastalıklar cilde ve görüntüye de yansıyabiliyor; ama Eyüp (as)’in hastalığının böyle bir hastalık olduğuna dair bir karine elimizde bulunmuyor. Dolayısı ile yukarıda verdiğimiz mana daha mutabık daha isabetli bir manadır.

(1) Hülâsatü'l-Beyân fi Tefsiri'l-Kurân, IX/3469.

Okunma Sayısı : 1109


Pdf Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Gelen Yorumlar

fakirullah 30-Ekim-2013 21:19:33

Peygamberler ümmetlerine verecekleri dersin maddi suretini bizzat yaşarlar, kesret aleminde verecekleri dersin ne surette görünebileceğini en dehşetli, en tahammülü zor surette gösterirler. O hal içindeki kulluk tavrını(tevekkül, teslim, sabır, tecerrüd, tefekkür vb. kulluk tavırları) yaşayarak halleriyle ümmetlerine ders verirler. Ondan sonraki ümmetler ve en nihayette biz o verdikleri dersin zahiri ve batıni manalarını tefsirlerden öğrenir ve Cenabı Hakk’a o anlattıkları kulluk tavrıyla tanırız.
Eyyub(AS)'ın hastalığının “maddi sureti olduğu, yara berelerden müteşekkil olduğu” tevil kaldırmaz. Zira o asrın insanı mikrop diye bir şey bilmiyordu, zahirle hüküm veriyordu. Teklif olabilmesi için anladıkları ve tasdik ettikleri bir suret olması lazım. Yaralarındaki kurtların da varlığı kesindir, bunların dile ve kalbe ilişmesi de. Ancak halkın tiksinti duymayacağı bir şekilde olduğunu da hikmet iktiza ediyor. Belki örtü altında gizlendi veya mağarada Cenabı Hak bir tedbirle tiksindirtmemiş ama hastalığın dehşetini görenlere ihsas etmiştir. Ta ki imtihanın şiddeti ve Eyyub(AS)’ın sabrı apaçık anlaşılsın. Nasıl ki Yunus(AS) balığın karnında bir rivayette 40gün ölmeden yaşamış ise burda da aklımızla bilemediğimiz ama bir tedbir-i İlahi olmuş olabilir.
Meselemiz zahiri yara dehşetinden daha ölümcül olan batini yara ve hastalıklarımızı fark etmemiz ve şifa kapısını "Rabbi inni.." ayetiyle, sabrı öğrenerek çalmamızdır.

felsefi 31-Ekim-2013 16:49:54

sorunun cevabında "İşte Hz. Eyyüp (as)'ın hastalığı da böyle hariçten görenleri iğrendirecek bir hastalık değildi. Çünkü peygamberler halkın nefretine sebep olacak arızalardan uzaktır ve Allah tarafından korunmuştur. Peygamberlerin tiksindirici şeylere müptelâ olmaları, peygamberliğin bir icabı olan halkla bir arada olmaya, insanları hak ve doğru yola davete mâni olan bir durumdur. Bu ise "nübüvvet" hikmetine uygun değildir." denilmiş lakin fakirullah kardeşin de belirttiği üzre onun ümmeti Hz. eyyübün hastalığını zahiren görmese nerden hastalığın şiddetini anlayabilirdiki yani sadece mikrop gibi içerde olsa. Kaldıki bir de buna peygambere uygun bir sabrın dışa yansıması nazara alındığında yani Hz. eyyübün hastalığı zahirde değilde sizin dediğiniz gibi içerde mikrop şeklinde olsa Hz. Eyyüb as' ın peygamberi sabrından ne hastalığının şiddeti ve ne de onun tahammüldeki sabrını anlayamazlardı. Yok böyle değil dersek bu kez Hz. eyyübün ümmetine hastalığın şiddetine yansıtacak kadar sabırda kemale eremediğini anlamak lazım gelmez mi??? Kaldı ki bu peygambere hiç yakışmaz. Ama yok Peygamberin irşat vazifesi cihetiyle ümmete irtibatlı olması ve ümmetinde ondan tiksinecek hal görmemesine gelince bence illa her zaman peygamberin kapı kapı dolaşması ve onlarla daim görüşmesi lazım gelmez bazen onun böyle bu hastalıklarla mağara vs. de kalıp onu ümmetinin uzaktan görüp ondaki bu kurt düşecek kadar ileri şiddetli hastalığı müşahade ettikten sonra ONUN SABRINI bizzat ders almaları murad edilmiş olamaz mı??? Bu neden nübüvvet irşadına ters olsun ki. Bazen lisan-ı hal kalden daha tesirli bir ders değil midir??? Bir de zaten ümmeti onu evveliyatında mübarek bir zat belki hatta peygamber olarak bildikten sonra aradaki elçiler vasıtasıyla (üstadımızda olduğu gibi aradaki ağabeyler yahut mektublaşmalar vs.) mesela ona bakan hanımı cihetiyle onun peygamberi nasihatlarına mülagi olmuş olamazlar mı? Bir de benim kafama takılan şu ki; “Yaralarından tevellüd eden kurtlar” diyo üstadımız tam da zahire mutabık gibi batını kanser vs. desek bu ifadeyi nasıl özdeştireceğiz???