.Bedizzaman Said Nursi tımarhaneye atılmış mıdır; atılmışsa neden atılmıştır?

Yazar: Sorularla Risale, 09-5-2011

Bediüzzaman'ın hayatını ihtiva eden Biyografi çalışmamızın konu ile ilgili kısmını buraya alarak sorunuza cevap vermiş oluyoruz. Hayatının tümüne ulaşmak için en alttaki linki tıklayabilirsiniz.

İSTANBUL’A İLK SEYAHAT

Bediüzzaman, ruhunda uyanan bu azimle, öteden beri hayalini kurduğu Medresetü’z-Zehrâ projesinin artık gerçekleşmesi zamanı geldiğini düşünüyordu. Bu devasa projenin tahakkuku için Tahir Paşa ile yaptığı istişareler neticesinde, resmi makamların yardımını temin etmek üzere Kasım 1907’ de, henüz otuz yaşlarında iken İstanbul’a geldi.

Tahir Paşa, İkinci Abdülhamit’e ulaştırılmak üzere, Bediüzzaman’ın şöhretini içeren bir mektubu da onunla göndermeyi ihmal etmedi.

İstanbul’a vardığında, iki ay kadar Ferik (Tümgeneral) Ahmet Paşa’nın misafiri oldu. Ferik Ahmet Paşa, Bediüzzaman’ın, Doğu Anadolu’da uygulanacak olan eğitim projelerine destek bulmak amacıyla Saraya verdiği dilekçenin hazırlanmasına yardımcı olmuş ve onu gerekli kişilerle tanıştırmıştır.

Bediüzzaman bu İstanbul seyahatinde, Doğu’ya ve dolayısı ile Doğu'daki problemlere dikkat çekmek için kıyafetini değiştirmedi. Doğu eyaletlerinin geleneksel kıyafetleriyle herkesin karşısına çıkan Nursi, kendinden emin tavırları ve etkili hitabetiyle kısa sürede dikkatlerin odağı oldu.

Bununla da yetinmeyen Nursi, herkese şaşkınlık veren bir uygulama başlattı. Fatih’teki Şekerci Hanı’nda bir otel odasına yerleştikten sonra, odasının kapısına şu levhayı astı:

“Burada her müşkül halledilir, her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz.”

Fatih Şekerci Hanı o dönemin önde gelen aydınlarının uğrak yeriydi. Mehmet Akif ve Rasathane Müdürü Fatin Hoca o otelde kalanlar arasındaydı.

Bediüzzaman’ın bu hayret uyandıran levhası, kısa sürede dikkatleri çekmiş ve gerçekten de gelenlerin müşküllerini hallettiği, bütün sorularına cevap buldukları bir yer olmuştu.

Bu şöhret, kimi alimlerin takdirlerinin toplarken, kimilerinin de kıskançlık ve haset duygularını tahrik etti. Bu kıskançlık bir süre sonra Bediüzzaman’ın başını derde sokacaktır.

Bediüzzaman işte tam bu sıralarda (Mayıs 1908) eğitim reformları hakkındaki fikirlerini içeren dilekçesini Saray’a sundu.

Bu dilekçenin metni beş ay kadar sonra, 19 Kasım 1908’de Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlandı. Fakat gazetenin giriş yazısında da ifade edildiği üzere, bu dilekçe hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurdu.

Bir yandan bazı alimlerin hasımca tavır takınmaları ve diğer yandan, hürriyetin kısıtlandığı bir dönemde, Bediüzzaman’ın mevcut eğitim politikalarını tenkit etmeye kadar giden pervasız ve cesaret dolu konuşmaları, Saray’ın dikkatini çekmiş ve sıkı gözetim altına alınmıştı.      

Bir süre sonra, “Her soruya cevap veren ve Saray’a karşı böyle pervasız olup, eleştiriler getiren bir adam, olsa olsa deli olabilir.” denilerek, Bediüzzaman akıl hastanesine sevk edilir.

Hastahanede onu muayene etmek üzere Saray doktorlarından biri görevlendirilir. Bediüzzaman doktora, neden ve nasıl buraya gönderildiğini dört madde halinde anlatır ve doktor hayretler içinde kalır. Büyük bir deha ve yüksek bir zeka ile karşılaştığını fark eden doktor:

“Şimdiye kadar İstanbul’a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe (aşırı zeki)  böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir.”

şeklinde bir rapor hazırlar ve Saraya gönderir.

Bu raporu alan ve daha önce İkinci Abdülhamid’e Bediüzzaman hakkında yalan yanlış bilgiler vererek onu yanıltan Saray paşaları telaşa düşerler ve bir an önce onu İstanbul’dan uzaklaştırmanın yollarını ararlar.

İlk tedbir olarak Bediüzzaman’ı hemen bir hapishaneye naklettirirler ve orada da başlarına bela olmaması karşılığında rüşvet teklif ederler; ancak bir netice elde edemezler. Ardından Padişah’ın iradesi ile Zaptiye Nazırı Şefik Paşa Bediüzzaman’a gönderilir.

Zaptiye Nazırı Padişah’ın selamını kendisine ilettikten sonra, Doğu’ya tekrar dönmesi halinde kendisine otuz lira maaş bağlanacağını söyler ve bunun üzerine Bediüzzaman ile aralarında ciddi bir tartışma başlar. Bediüzzaman cevap olarak:

“Ben maaş dilencisi değilim. Kendim için değil, milletim için geldim. Hem de bunu bana teklif etmek, rüşvet ve susma payıdır. Benim şahsi menfaatimi neden milletin genel menfaatine tercih ediyorsunuz?” der.

Rüşvetin fayda vermeyeceğini anlayan Şefik Paşa:

“Nasıl ve hangi cesaretle Padişah’ın teklifini reddediyorsun, sonun çok vahim olacaktır.”

diyerek tehdit yolunu dener. Bediüzzaman cevap olarak:

“Reddediyorum, ta ki Padişah beni çağırsın da gerçekleri söyleyeyim. Hem, idam olunsam, bir milletin kalbinde yer edeceğim,..”

diyerek bu tehdide beş para önem vermez ve Şefik Paşa eli boş olarak geri döner.

Said Nursi’nin o dönemdeki portresini “Sırat-ı Müstakim Dergisi”nin sahibi olan Eşref Edip, şu ifadelerle resmeder:

“Hürriyet mücadelesinde celadet ve şehameti o derece idi ki, herkesin ağzını açmaktan korktuğu, işaretle konuştuğu bir zamanda onun bu kadar cesaret ve celadet göstermesi zamanın havsalasına sığmadı. Sarayın ve paşaların ferman ferman olduğu, mutlak bir kudrete sahip olduğu bir zamanda şark vilayetlerinden gelen bir adamın bu kadar cesaret göstermesi hayret ve taaccüple telakki edileceği tabii idi. Halka köle nazarı ile bakan müstebit paşalar;  ‘Bu kadar cesaret akıl karı değildir!..’ diyerek onu tımarhaneye sokmaktan başka kendileri için halas ve rahat çaresi göremediler.”

Bediüzzaman, zulmen atıldığı bu ilk hapishanede çok kalmaz ve Meşrutiyet’in kabulünden sonra ilan edilen siyasi af kapsamında hürriyetine kavuşur.

Biyografinin tamamına ulaşmak ,için tıklayınız:

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?..

Okunma Sayısı : 4332


Pdf Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Sonuç

Yorum yok !

X