Üye iseniz giriş yapın, değilseniz üye olun.


Bediüzzaman Hazretleri'nin Risale-i Nur külliyatında kendisinin seyyidliği ile alakalı birbirine çelişkili gibi görünen ifadeleri vardır. Bu ifadeleri nasıl anlamamız gerekiyor?

Yazar: Sorularla Risale, 21-12-2006

Bediüzzaman hazretleri, mahkeme müdafaasında “Ben seyyid değilim” der. Üstadın resmi kimliğine baktığımızda Nurs’lu olduğu ve Doğu Bölgesinde dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Bu ifade düşünülürken mahkemedeki şartlar dikkate alınmalıdır. Zira Bediüzzamanın seyyidliğini kabul etmesi, onların nazarında siyasi manada yorumlanacak ve mahkumiyetine sebep olabilecektir. Halbuki Emirdağ Lahikası-I’in son kısma yakın bir mektubunda ise, “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Nesiller bilinmiyor. Ancak ben manevi ehl-i beytten sayılabilirim” der. Son Şahitlerde Salih Özcan’ın hatıralarında, Üstad neslinin hem anne ve hem de baba cihetiyle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyine dayandığını bizzat ifade etmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin varislerinden Seyyid Salih Özcan'ın naklettiğine göre, bir gün Üstad'la aralarında şu konuşma geçer:"
- Salih sen seyyidsin, değil mi?
- Evet! Üstadım.
- Peki Seyyid Salih, sence ben seyyid olabilir miyim?
- Muhakkak Üstadım, siz seyyidsiniz.
- Seyyid Salih, ben anne tarafından Hüseyni, baba tarafından ise Haseni’yim."

Bununla beraber şarkta seyyidlerin büyük bir yekün teşkil ettiği de bilinmektedir. Kendi şahsiyetini nazara vermeyen, şahsiyetini her zaman şahs-ı manevi içinde eriten ve büyük makamlar bile verilse ihlas sırrıyla bu makamlardan içtinap eden bir üstaddan aşikare eserlerinde seyyid olduğunu beyan etmesi beklenemez.

“Seyyid olanın seyyid değilim demesi günahtır” ifadesi kanaatimize göre, seyyidliği kesin olarak tescil olunan kişiler hakkında olsa gerektir.

İkinci ve kısa bir cevap:
Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretleri, "ben ehl-i beytten değilim" demiyor. " ben seyyid değilim" diyor. çünkü, Ehl-i beyt'in farklı bir manası yoktur ve olduğu gibi peygamberimizin ( s.a.v ) soyu kast edilir. ama seyyid kelimesinin, hem " Ehl-i Beyt " ve hem de "bir yerin efendisi" anlamına gelen ve tevile açık yönü olan bir kavram olduğu malumdur. bu nedenle risalelerde geçen " ben seyyid değilim " ifadesi, şöylece tevil edilebilir: "ben bir yerin efendisi ve idarecisi değilim."

Okunma Sayısı : 11614

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Gelen Yorumlar

sadakat06 16-Şubat-2008

Mükemmel ötesi bir cevap. ALLAH razı olsun

şefkat 11-Mart-2008

seyidliği sadece zahiri anlamdaki seyidlikle düşünmek doğyu değildir.bired manevi seyidlik olan ''manevi iyal'' vardır.manevi iyal maddi(zahiri)iyali geçebilir.

Silinmiş Kullanıcı 03-Mayıs-2008

Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz. Lemalar | Dördüncü Lem´a | 28

nursbarla 24-Ağustos-2008

zaten risaleinuru cidden okuyan,ustadin kim oldugunu anlaya bilir.ilk defa risaleinuru okumaya bashladim,3cu kitabdan sonra ustadin bir seyyid,bir sahibuzzaman oldugu kanaatine vardim,o zamanlar nur camiasini bile tam bilmiyordum,yuce rabbim bu lutfu bizden esirgemedi,sonsuz shukurler olsun,amin

şefkat 20-Şubat-2009

Mehdi'nin özellikleri nelerdir ? -------------------------------------------------------------------------------- a. Ehl-i Beytten olması Hadis-i Şeriflerden Hz. Mehdî'nin Âl-i Beytten olacağını öğreniyoruz. Bu husus birçok hadis-i şerifte açıkça belirtilmiştir. Hz. Ali, birgün Resûl-ü Ekreme (a.s.m.) sorar: Ya Resûlallah! Mehdî bizden mi? Bizim dışımızdan mı? Efendimiz (a.s.m.) buyururlar ki: Bilakis bizdendir. Allah bu dini bizimle sona erdirdiği gibi bizimle açacaktır. Şirkten bizimle kurtulacaklar. Allah yine bizim sayemizde kalblerini ap açık bir düşmanlıktan sonra telif edecek. Daha önce bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerifte de bu konu üzerinde durulmaktadır. Dünyanın yıkılmasına birgün kalsa bile, Cenab-ı Hak o günü uzatır; Ehl-i Beytimden ismi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun birini gönderir. Hadise ilk bakışta Hz. Mehdî'nin kendisinin ve babasının isminin Peygamberimizin ismine benzeyeceği anlaşılmaktadır. Ancak bu uygunluk, tıpa tıp benzerlik demek değildir. Yani Hz. Mehdî'nin isminin illâ Muhammed, babasının isminin de illâ Abdullah olması şart değildir. Eğer böyle olsaydı, hadiste uygundur mânâsı verilen yüvatiû& kelimesi yerine, tetabük kökünden gelen yütabikû şeklinde bir kelime kullanılabilirdi. O zaman açık açık belirtilmiş olurdu ki, bu imtihan sırrına da ters düşerdi. Çünkü imtihan, istikballe ilgili hadiselerin bir ölçüde perdeli, üstü kapalı anlatılmasını gerektirir. Tâ ki herkes zoraki inanma mecburiyetinde kalıp da imtihan sırrı bozulmasın. Mâneviyat büyüklerinden Bayezid-i Bistamî, Hz. Mehdî'nin babadan Hasenî, ana cihetinden de Hüseynî olduğunu söyler. Aliyyü'l-Karî'nin tesbiti de aynıdır. Aliyyü'l-Karî, rivayetlerden anlaşılan en kuvvetli ihtimalin, Hz. Mehdî'nin baba tarafından Hasenî, anne tarafından da Hüseynî olduğunu söylemektedir. b. Şemâili Hz. Ali, birgün oğlu Hasan'a bakarak, "Bu oğlum, Resûlullahın adlandırdığı gibi seyyiddir. Bunun neslinden Peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlâk bakımından ona benzeyecek, fakat şeklen benzemeyecek" demiştir. Hadislerde, Hz. Mehdî'nin şemâiliyle ilgili ayrıntılı rivayetlere rastlıyoruz. O, açık alınlı, ince burunlu yüzü yıldız gibi parıldayan iri gözlü, seyrek ve parlak dişli birisidir. Sağ yanağında yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret bulunmaktadır, esmer renkli, orta boylu ve kavis kaşlıdır. Gözleri sürmelidir. Omuzunda Resûlullahın bir mührü, nişanı vardır. Benî İsrail erkekleri gibi de heybetlidir. Hz. Ali, onun delikanlılık dönemine dikkat çekerek güzel bir delikanlı olduğunu anlatır. Güzel bir siîması vardır. Saçları omuzuna kadar dökülmüş, yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselmiştir. Onun sakalsız olacağı rivayeti de bulunmaktadır: Şüphe yok ki said [bahtiyar> fitnelerden uzak kalandır (Resûl-ü Ekrem (a.s.m.), bu cümleyi üç defa tekrarlamıştır.) Fakat fitnelere mübtelâ olur ve sabreder. Ona müjdeler, onu o hale düşürenlere de yazıklar olsun." Bu hadiste geçen, üç defa tekrar edilen ve yukarıda müjdeler olsun diye mânâlandırılan “fevâhen kelimesinin değişik mânâları, Aliyyü'l-Karî'nin Mirkatü'l-Mefatih'inde Rumuz ve Levamî'de izah edilmektedir. Rumuz'un kenarında "fevâhen" kelimesine el-vehyü, yani sakalı tıraş edilmiş mânâsının da verildiği görülmektedir. Tezkire-i Kurtubî'de de aynı mânâya yer verilir. Hadislerde Hz. Mehdî'nin başına da dikkat çekilmiş, sünnet olan sarığı başından çıkarmayacağı bildirilmiştir. Bir rivayet de şöyledir: "Hz. Mehdî, çıktığında başında bir sarık olacak ve bir münadî, 'Bu, Allah'ın halifesi olan Mehdî'dir. Ona uyunuz" diye seslenecektir." Bir rivayetten onun kırk yaşlarında vazifeye başlayacağını da öğreniyoruz. c. Fazileti Hz. Mehdînin mânevî makamı o kadar büyüktür ki dört halife ve Sahabeden sonra ilk sırayı alır. Bu konuda icma bile vardır. İmam-ı Rabbanî ise Mektûbât'ında, "Mehdînin makamı Sahabenin makamından da önde görünüyor" ifadesini kullanmaktadır. Mehdî'de, Sahabede olduğu gibi velâyet-i kübrâ denilen veraset-i nübüvvet sırrı inkişaf etmiştir. Bu sır, berzaha uğramaksızın doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçer, akrabiyet-i İlâhiyenin, yani Allah'ın kuluna olan yakınlığının inkişafı şeklinde kendini gösterir. Velâyet-İ kübrâ gâyet kısa olduğu halde gâyet yüksektir. Harikaları az, fakat, meziyetleri çoktur. İmam-ı Rabbanî, Hz. Mehdî'nin, bu makam münasebetiyle hiçbir tavassut, engel ve vasıta olmaksızın feyz ve bereketlere mazhar olduğunu söyler. Hâkim'in Müstedrek'inde Hz. Ali'den gelen bir rivayette, Hz. Mehdî ve askerlerinin faziletleriyle ilgili olarak şöyle denilir: Selef onları geçemediği gibi halef de onlara ulaşamaz. Hz. Mehdî velâyetin en yükseğindedir. Zamanında yeryüzünün en hayırlısıdır. Hz. Hüseyin'e Hz. Mehdî'nin ne ile tanınacağı sorulduğunda Sekîne ve vakarı, helal ve haramı bilmesi, insanların kendisine muhtaç olup onun kimseye muhtaç olmamasıyla tanınır cevabını verir. Hz. Mehdî, Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) "Benim Ehl-i Beytim, benden sonra katle, belâya ve sürgüne maruz kalacaklardır" sırrından payını fazlasıyla alan bir cefakârdır. Onun içindir ki Hz. Mehdî'nin asıl faziletini Hz. Eyyüb gibi bu tip belâ ve sürgünlere sabrı teşkil eder. Bir rivayette şöyle buyurulmuştur: Mehdî'nin efdaliyeti, bütün kederlere ve şiddetli fitnelere gösterdiği azamî sabır cihetiyledir Deccalın muhasarası üzerinden kalkmayacaktır. Yoksa Mehdî'nin efdaliyeti, sevap ve Allah katındaki mertebesinin yüksekliği sebebiyle değildir. Hz. Mehdî mühim hizmetleri sebebiyledir ki, daha dünyadayken Âl-i Beytten bazıları gibi Cennetle müjdelenmiştir. Enes bin Mâlik der ki: Ben Resûlullahtan işittim: Biz Abdülmuttalip çocukları Cennet halkının büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdî. Muhyiddin Arabî, onun dokuz önemli özelliğini nazara verir: O basiret sahibi, Kitap'ı iyi anlayan, mânâsını bilen, görevlendireceği kimselerin hal ve hareketlerini iyi kestiren, öfkelendiğinde merhamet ve adaletten ayrılmayan; varlıkların sınıflarını, işlerin girift yönlerini bilen, insanların ihtiyaçlarını iyi anlayan, bilhassa zamanının gâib ilimlerine vâkıf olan kimsedir. Hz. Mehdî son derece takvâ sahibidir. "Allah'tan çok korkan birisidir. Kartal cinsinden nesir kuşunun kanatlarıyla titrediği gibi Allah'tan korkar." Rivayetlerden Hz. Mehdî'nin hesabını çok seri bir şekilde yapacağını da öğreniyoruz. Ve işini sıkı tutacağını da. Öylesine azim ve kararlıdır ki, karşısına dağlar dikilse, onları ezip geçer, o dağlardan kendisine yol bulur. Hz. Mehdî'nin talebeleri de fazilet yönünden o kadar ilerdedirler ki, Sahabeden sonra ilk sırayı alırlar. d. İlmi Hz. Mehdî ilminin üstünlüğüyle temayüz edecektir. Bir hadis-i şerifte belirtildiğine göre o, mevhibe-i İlâhiye olarak kendisine hikmet, yani ilim bahşedilmiş, tesiri geniş birisidir. Mâneviyat büyüklerinden Bayezid-i Bistamî, Cenab-ı Hakkın, ona daha çocukken çokça ilim ve amel ihsan edeceğini belirtir. Kitabü'n-Nihaye'de belirtildiğine göre ilim ve vakar Hz. Mehdî'nin ziyneti olacaktır. Onun uzun boylu ilim öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü o âhirzamanın en dehşetli döneminde alabildiğine önemli bir hizmetle vazifeli olarak gönderilecektir. Onun için de bu ilmine olağanüstü bir tarzda kavuşacaktır. Bunu, Allah, onu bir gecede ıslah eder. ve "Cenab-ı Hak, Mehdî'yi bir gecede kâmil mânâda hidayete ulaştırır." hadis-i şeriflerinden öğreniyoruz. Bu iki hadis-i şerifi açıklayan âlimler, Allah'ın onun tövbesini kabul edip onu feyiz, fazilet ve hikmetlerle dolduracağını, muvaffakiyet nasip edeceğini belirtmektedirler. Camiü's-Sağîr Haşiyesinde el-Hafnî, bu hadisi açıklarken Cenab-ı Hakkın ona bir gecede halk üzerinde hükümranlık vereceğini ve ilmî faziletlere kavuşturacağını belirtmektedir. Abdülkerim İbnü'l-Arabî, Hz. Mehdî'ye kendi sun'u olmadan en yüksek kutbiyet, içtihad yapma özelliği verileceğini, çalışıp kazanarak değil, emin makamında bunu elde edeceğini söyler. Muhyiddin Arabî ise Mehdî'nin bu özelliklerini anlatırken şu ifadeleri kullanır: "O, hiç yanılmayacaktır. Çünkü onun, görmediği yerde doğrultan bir meleği vardır." Fütûhât-ı Mekkiye, 366. Bab. Melek-i ilham olarak değerlendirdiği bu melekle olan münasebetini de şöyle anlatır: "Hadis-i Mehdî'nin işaret ettiği gibi, melek-i ilhamın kendisine ilkà ettiği esaslarla hükmeder. Melek, Şeriat-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) ilham eder; artık Mehdî de hükmünü icra eder. Hadis-i Mehdî'de, 'Eserime tâbi olacak ve onda hataya düşmeyecektir' buyurulmaktadır." Mehdî, irşadını vehbî olarak yapar. O, Allah'ın hususî inayetiyle yetişir. Kaynaklarda Hz. Mehdî'nin esrar-ı huruf, yani cifir ve ebced ilmini, müsbet ilimleri bileceği de belirtilir. İlimler ansiklopedisi yazarlarından birisi olan Taşköprülüzâde Ahmed Efendi de Mevzûâtü'l-İlim adlı eserinde Mehdî'nin cifir hesabını bileceğinden de söz etmektedir. e. Faaliyet süresi Ebû Davud'da yer alan bir hadiste, Hz. Mehdî'nin yedi sene hakim olacağı İbni Mâce'de yer alan diğer bir hadiste, kısa yaşasa yedi, yoksa dokuz sene kalacağı belirtilir. Ebû Saidi'l-Hudrî'nin rivayet ettiği Müsned'de yer alan bir hadis de aynı minvalde: Mehdî ümmetimdendir. Ömrü uzun veya kısa olsa; yedi, sekiz yahut dokuz sene yaşar. Bazı rivayetlere göre Hz. Mehdî kırk sene hükmedecektir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de Marifetnâme'sinde Hz. Mehdî'nin kırk yıl adaletle hükmedeceğini söylemektedir. Hz. Mehdî hizmetlerini "ihlas, sebat ve sadakat"i esas alan bir cemaatle, onların şahs-ı mânevîsiyle yapacaktır. Ebû Davud'daki bir rivayette hak üzerine mücadele verecek bu cemaatin en son grubu Mesih-i Deccalle savaşacaktır. Bediüzzaman, Ümmetimden bir grup Kıyamet kopuncaya kadar hak uğrunda cihad yapmaya devam edecek hadis-i şerifini açıklarken, hadisin aslını Ebced hesabına vurmuş, Hz. Mehdî'nin şahs-ı mânevîsinin icraat dönemini çıkarmıştır. Buna göre hadisteki Zâhirîne ale'l-hakk=hak üzerine gâlibâne olarak ifadesinin Ebcedî değeri 1506'dır. Bu cemaat, Hicrî 1506 tarihine kadar zâhir, âşikâre, daha öte gâlibâne hükmedecektir. Daha sonraki hizmetler ise 1542'ye kadar gizli ve mağlubiyetle yürütülecektir. Hattâ ye'tiyellâhu biemrihî=Kıyamet kopuncaya kadar1545 ise kâfirin başında kopacak Kıyamete işaret etmektedir. Ayrıca Bediüzzaman, Şam Ümeyye Camiinde 1911 yılında yüzü aşkın ilim adamının bulunduğu bir topluluğa hitaben okuduğu hutbede, İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak ve hakim, hakâik-ı Kur'âniye ve îmaniye olacak, başka bir zaman da, İstikbal, semavât-ı zemin-i Asya/Bâhem teslim olur yed-i beyzâ-yı İslâma müjdelerini verirken, İslâmın bu hâkimiyet dönemlerine dedikkatleri çekmiş, bu saadet dolu günlere tarih düşürmeyi de ihmal etmemiştir. -------------------------------------- 1 eş-Şeblencî, Nuru'l-Ebsar, s. 189. 2 Ebû Davud, Mehdî: 4; Tirmizî, Fiten: 43. 3 Nursî, B. Said, Tılsımlar Mecmuası, İstanbul: Tenvir Neşriyat, 1988, s. 205, 206. 4 Hatiboğlu, Haydar, Sünen-i İbni Mâce Tercümesi ve Şerhi (İstanbul: Kahraman Yayınları, 1983), 10:351. 5 Ebû Davud, Mehdî: 1. 6 Ebû Davud, Mehdî: 1. 7 İs'âfü'r-Râğıbîn, s. 46; el-Havî, 2:66, 67. Kitabü'l-Bürhan, s. 22. 8 Nuaym bin Hammad, Kitabü'l-Fiten, Varak: 52a. 9 İs'âfü'r-Râğıbîn, s. 146; Nuru'l-Ebsâr, s. 187. 10 el-Kavlü'l-Muhtasar, s. 41; Kitabü'l-Bürhan, s. 23, 30. 11 Ikdü'd-Dürer, Varak: 11a. 12 Ebû Davud, Fitne: 2. 13 Aliyyü'l-Karî, Mirkatü'l-Mefatih, 5:151 14 Levami', 1:652 15 el-Burhan, Varak: 81a; el-Havî, 2:61, 62; İs'âfü'r-Rağıbîn, s. 148, 149. 16 el-Kavlü'-Muhtasar, s. 25. 17 A.g.e., s. 43. 18 Levami’, II:85; el-Heytemî, el-Kavlü'l-Muhtasar, s. 71; Nursî, Mektûbât, s. 271. 19 İmam-ı Rabbanî, Mektûbât, I:45; 20 Nursi, Mektûbât, s. 54. 21 İmam-ı Rabbanî, Mektûbât, 2:763, 764. 22 Müstedrek, Mukaddime: 52. Fasıl, s. 319. 23 İmam-ı Rabbanî, Mektûbât, s. 357 (251. mektuptan). 24 el-Kavlü'l-Muhtasar, s. 27. 25 Ikdü'd-Dürer, Varak: 12b. 26 Kenzü'l-Ummal, 14:267. 27 İs'afü'r-Rağıbîn'den naklen Tılsımlar, s. 212. 28 İbni Mâce, Kitabü'l-Fiten: 34 (H. 4087.) 29 Şârânî, Kıyamet Alâmetleri, s. 189. 30 Kitabü'l-Bürhan, s. 53. 31 el-Kavlü'l-Muhtasar, s. 12. 32 A.g.e., s. 39. 33 Ramûzü'l-Ehadis, s. 518. 34 Tılsımlar Mecmuası, s. 205, 206. 35 İbni Kesir, Kitabü'n-Nihaye, 1:29-30. 36 İbni Mâce, Kitabü'l-Fiten: 34 (H. 4085). 37 Müsned, 1:84. 38 Sünen-i İbni Mâce Tercümesi ve Şerhi, 10:351. 39 Nursî, Tılsımlar Mecmuası, s. 207. 40 A.g.e., s. 211. 41 Haccac, Abdullah, Alâmâtü'l-Kıyameti'l-Kübrâ, Kahire: 1986, s. 73. 42 Tılsımlar, s. 206. 43 Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, Mevzûâtü'l-Ulûm, II:246. 44 Ebû Davud, Kitabü'l-Mehdî, 4:170; Müsned, 3:117. 45 İbni Mâce, Kitabü'l-Fiten: 33, 34 (H. 4083.) 46 Müsned, 3:36. 47 Kitabü'l-Bürhan, s. 83; el-Kavlü'l-Muhtasar, s. 50. 48 Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme, 1:27. 49 Ebû Davud, Cihad: 1. 50 Buharî, İ'tisam: 10; Müslim, Îman: 247; İbni Mâce, Mukaddime: 1; Tirmizî, Fiten: 51. 51 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 23. 52 Nursî, Hutbe-i Şamiye (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1993), s. 28. Okunma Sayısı : 3511 Şaban Döğen

mirzanur 24-Mart-2010

seyyid olup olmaması o kadar da önemli olmasa gerek. İslamiyete yaptığı büyük hizmet ortada zaten. Allah O büyük dava adamından razı olsun, bizi de ona hakiki talebe eylesin... Amin

Goncduvan 13-Ekim-2010

"İkinci ve kısa bir cevap: Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretleri, "ben ehl-i beytten değilim" demiyor. " ben seyyid değilim" diyor. çünkü, Ehl-i beyt'in farklı bir manası yoktur ve olduğu gibi peygamberimizin ( s.a.v ) soyu kast edilir. ama seyyid kelimesinin, hem " Ehl-i Beyt " ve hem de "bir yerin efendisi" anlamına gelen ve tevile açık yönü olan bir kavram olduğu malumdur. bu nedenle risalelerde geçen " ben seyyid değilim " ifadesi, şöylece tevil edilebilir: "ben bir yerin efendisi ve idarecisi değilim." Üstad'ın Seyyidliğini ispat eden, hayatımda duyduğum en güzel cevapların başında gelir. Tek kelimeyle muhteşem bir cevap... Allah sizden razı olsun Hocam... Olay bitmiştir...