Üye iseniz giriş yapın, değilseniz üye olun.


Üstad hayattayken Husrev abiyle arasının açıldığı söyleniyor. Husrev abi ki Üstad'ın Risalelerde çok övdüğü ve Risalelerde birçok mektubu geçen bir abidir. Neden Üstad izin verdiği halde latin harflerine karşı çıkmış? Bu konuda bilgi verir misiniz?

Yazar: Sorularla Risale, 29-6-2010

Büyüklüğün şe’ni toprak gibi olmak, tevazu ve mahviyet içerisinde yaşamaktır. Üstadımız; kendisiyle hizmet ifa ettiği dava arkadaşlarının ve dünyasında yer işgal etmiş herkesin güzellik ve kemalatını öne çıkarıp, eksik ve noksanlarını örtmüş ve kapatmıştır. Hatta en zararlı ve tehlikeli insanların dahi güzelliklerini nazara vermiş, değerlendirmelerinde ya hep ya hiç kanunu ile hareket etmemiştir. Belki lafzen ikaz ve ihtarlarda bulunmuş ise de, bunları nesillere intikal edecek şekilde yazılı hale getirmemiştir. Bu dine ve insanlığa bir gram hizmet eden insanlar, Üstadımız'dan kilolarca iltifat, ilgi ve alaka görmüşlerdir. Rahmetli Hüsrev ağabeyi de, bu şekilde değerlendirmekte fayda vardır.

Yani, Risalelerde Onun hakkında yazılan ve nesillere intikal eden haliyle iktifa etmek edep açısından da icap etmektedir. Ancak hususi anlamda özel olarak mazideki olay ve hadiseleri ehline anlatmakta inşallah bir mahsur meydana gelmez. Hüsrev abi yazısıyla o zamanın şartlarında yüksek bir fedakârlıkla Risalelere hizmet etmiştir. Nesl-i atinin kurtulmasında bu çalışması büyük bir vazife ifa etmiş ve üstadımızı memnun ve minnattar etmiştir. Bu noktadan hizmeti Allah indinde çok kabul görmüş ki; buna binaen Üstadımız Hüsrev abi için “Mele-i alanın sakinleri Hüsrevi alkışlıyorlar” ifadesini kullanmıştır.

Fakat Üstadımız Külliyatı Latin harfleriyle bastırınca, muhterem abimiz buna şiddetle muhalefet etmiş, herkesle alakasını kesmiş, hatta Üstadımız'ın tensibi ile yazmış tolduğu tevafuklu Kur'anı teslim etmemiş, kendinde tutmuştur. Daha sonra bu muhalefet birilerinin parmak karıştırmasıyla daha büyüyerek, Üstat'tan sonra yazıcılar diye bir hizbin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Muazzez Üstadımız da bu ihtilafı basiretiyle gördüğünden muhterem ağabeyle ilgili olarak, hizmetinin inkitaa uğrayacağını ifade etmiştir. Hatta muhterem ağabey kendisinin artık kimseye ihtiyaç olmadığını söylemiştir. Ve makam-ı naza çıkmıştır.

Fakat Muazzez Üstadımız ise, sahabe mesleğini takip etmiştir ve makamı, niyaz makamıdır. Ancak Hüsrev ağabey fıtratı ve mizacı itibariyle, velayet ve tasavvuf mesleğini ihtiyar etmiş ona göre manen yükselmiştir. Kendileri velayet mesleğinde alemindeki müşahedat ile öyle bir makama gelmiş ki; o makamı her şeyden yüksek ve herkesi de o makama tabi kabul etmektedir. Bu noktayı nazardan kendisini velayetin en yükseğinde makam itibariyle müşahede edebilir. O makamdan velayet mesleğinde gidenler seviyeleri düşük ve nakıs görülebilir.

Bu itibarla muazzez Üstad'a ve onun tarzına muhalefette kendisini haklı görebilir. Belki de bu hususta mazurdurlar. Ancak velayetin ve tasavvufun en yüksek makamları ve insanları, Üstadımız'ın veraset-i nübüvvet ve sahabe mesleğinin yanında tüfeyli ve küçük kalır.

Dolayısıyla her iki makamın özellikleri ve güzellikleri ayrıdır. Muazzez Üstadımız Hüsrev ağabeyin bu özelliğini ve tarzını bildiğinden onu muhafaza etmiş, taltif etmiş, kırılmaması için azami itina göstermiştir. Külliyatta ise; bu konular yazılı hale getirilmemiş özel insanlar arasında gizli kalmıştır. 

Netice olarak bizlerin muhterem Hüsrev ağabeye bakış açımız, Üstadımız'ın külliyattaki onun hakkında hayırlı ve güzel ifadelerine göre olmalıdır
.

Okunma Sayısı : 4686

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Gelen Yorumlar

Cemaleddin 29-Haziran-2010

Sayın editör, son cümlede demişsiniz ki, "Netice olarak bizlerin muhterem Hüsrev ağabeye bakış açımız, Üstadımız'ın külliyattaki onun hakkında hayırlı ve güzel ifadelerine göre olmalıdır." fakat yukarıdaki izahlarınız bunun tam tersini söylüyor. Eğer son tavsiyenize siz uymuş olsanız meseleyi anlarsınız. Yukarıdaki bazı olumsuz iddialarınız Risale-i Nur'a dayanmıyor, sadece rivayetlere dayanıyor. Eğer iş rivayetlerle bitecek olsa yazıcıların elinde de tam tersi rivayetler var. Ama işin asıl çözüm noktası Risale-i Nur'dur. Eğer peşin hükümlerden arınmış bir şekilde (yani Üstad en zararlı insanları bile övmüş gibi Üstada yakışmayan saplantılara girmeden) Risale-i Nur ve Üstad'a göre Hüsrev Efendinin konumu ve talebeler içindeki yeri konusunda tez gibi ciddi bir çalışma yapılsa gerçekler ortaya çıkar. Yoksa aralarında problem yaşamış insanlardan bir tarafın anlattıklarını dinleyerek kanaat sahibi olunur ise elbette isabetli olmayacaktır. Çünkü böyle anlarda insanlar hadiseyi hep kendi pencerelerinden anlatır ve kendilerine yontarlar. Bu yüzden tek çare kalıyor. O da Risale-i Nur'un hakemliğine baş vurmak. Ben size Risale-i Nur'dan sadece iki yer alıntılayacağım. Eğer Risale-i Nur'da geçen cümleleri yayınlamak sizi rahatsız etmiyorsa bunları da yayınlayacağınızı umarım. "Gizli düşmanlarımız iki plânı takib ediyorlar biri beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilân ederim ki; Hüsrev'in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki şimdi onun aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettir" (14. Şua) "Hüsrev benim yerimde ve Risale-i Nur'un şahs-ı manevisinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasından hiç bir cihetle gücenmemek elzemdir." (14. Şua)

mahmutpek 25-Mart-2011

Kardeşim; ahmet hüsrev ağabeye istinad edilenler tamamen risale i nurdan bi haber, tamamen kasıtlı olarak bilgisizce yazılmış dayanak noktası olmayan görüşlerdir. hüsrev ağabey hakkında risale i nurda en fazla ismi geçen abi olması üstadımızın defalarca diğer abilerede denizlinin hüsrevi , gibi iltifatlarla övmesi, şeker mektubu ,yazı mektubu ,şefkat tokatları, 14. şua gibi eserler onu anlatmaya yetiyor. bilgi almak ve öğrenmek isteyenler risale i nuru üstadımızın tabiriyle gazete kağıdı gibi okumasınlar hakikati bizzat risale i nurdan öğrenmelerini şiddetle tavsiye ediyorum insafla bakan bunu elbette görecektir

NURLU HAYAT 21-Ocak-2012

İlk yorumu yapan kardeşimiz mutabık ifadeler kullanmış fakat şunları eklemekte faide görüyorum.. Hüsrev efendinin yakın taleberi ve bizzat kendisi böyle bir ayrılığı kabul etmemekte ve üstad hazretlerinin tutumlarını kesinlikle desteklemektedir.. Ayrıca isbat ve izahlar hatıralardan olunca kuvvetten düşüyor.. Yanlış anlaşılmasın hatıralara itimad etmediğimizden değil . Nurların doğrudan doğruya susturucu olacağını düşündüğümüzden böyle bir ifade kullanıyoruz..

hamditas 24-Ocak-2012

Yazar: Mehmed Kırkıncı, 02-7-2010 Üstadımız dünyasını değiştikten sonra Zübeyir Ağabey bir müddet Eskişehir’de kaldı. Sonra İstanbul’a geldi. 1961 yılının sonlarına doğru Zübeyir Ağabey beni İstanbul’a çağırdı. Gittiğimde, “Bekir Bey Erzurum’a geldiği zaman sana hiçbir şey söylemedi mi?” diye sordu. Ben de “Hayır söylemedi, fakat ben Rahmi Bey’den bir şeyler duydum. Husrev Ağabey Risale-i Nur’un yeni yazıyla yazılmasına karşı çıkıyor ve eski yazıyla yazılması gerektiğini söylüyormuş.” dedim. “Hah” dedi, “İşte onu soruyorum. Hüsrev Ağabey maalesef böyle bir işe girişti.” “Risale-i Nur’un yeni harflerle basılması caiz değil, eski yazı ile çoğaltılacak. Yazıda da benim hattım takip edilecek.” diyor. Said Özdemir’e haber salmış, yeni harflerle basılan kitapları geri istemiş. Kitapların bundan sonra eski yazı ile basılmasını söylemiş. Ne hikmet ise gençlerin bir çoğu da ondan yana oluyorlar. Böyle bir aldanma içindeler. Şaşırdık kaldık. Ne düşünürsün.” dedi. O sırada İstanbul’da Kirazlı Mescid’de kalıyorduk. Zübeyir Ağabeye: “Siz Hüsrev Ağabeyle görüşüp kendisine durumu anlatmadınız mı? Üstad hayatta iken eserlerin yeni yazıyla basıldığını hatırlatmadınız mı?” diye sordum. “Görüşmeyi kaç defa denedik ama hiç kimseyi kabul etmiyor. Beni hiç kabul etmiyor. Görüşmek mümkün değil.” dedi. “O halde Hüsrev Ağabeyin yanına topluca gidelim. Eğer görüşmeyi kabul etmezse, “Biz görüşmek, elini öpmek için gittik, ama o bizi kabul etmedi” deriz.” dedim. Bu fikir Zübeyir Ağabey’in aklına yattı. Ahmet Aytimur’a: “Hemen Ankara’ya iki bilet al. Hocam ile Ankara’ya gideceğiz.” dedi. Ankara’ya geldik. Zübeyir Ağabey durumu Said Özdemir’e anlattı. O da kabul etti. Zübeyir Ağabey: “Kastamonu’da Mehmet Feyzi Ağabey ile Elazığ’da Hulusi Ağabey’in fikirlerini de alalım.” dedi. Ahmet Aytimur’u Hulusi Ağabey’in yanına gönderdi. Sungur Ağabey ile ben de Mehmet Feyzi Ağabey ile görüşmek üzere Kastamonu’ya gittik. Mehmet Feyzi Ağabey ile on saate yakın sohbet ettik. Üstad ile beraber kaldıkları günleri, sekiz sene ona hizmet ettiğini, Denizli Hapishanesine beraber girdiklerini anlattı. Şu hatırasını hiç unutmam: “Kastamonu dağlık bir yerdir. Üstad ile birlikte kıra giderdik. Orada benim dersimi okuturdu. Pazar günleri o bölgeye şehrin gençleri gelir, ağaçların altında içki içerlerdi. Ben de Üstadın peşinden giderdim. Ben Üstad’ın onları öyle görmesini istemezdim. Fakat Üstad onların yanından geçerken onlara selâm verirdi. İçimden “Bu sarhoşlara selâm verilir mi?” derdim. Sonradan gördük ki, Üstad kime selâm verdiyse onların hepsi sonradan camiye geldiler.” dedi. Bu şekilde bir çok hatıra anlattı. Biz kendisine Hüsrev Ağabey’in durumunu anlatınca: “Olur mu öyle şey? O müellif değil ki! Üstad, hayatında bunları yeni yazıyla neşrettirdi. Söz Üstad’ın. Onun da, benim de bu konuda hiçbir şey söylemeye hakkımız yok. Bizim vazifemiz sadece Risale-i Nurları neşretmektir. Ben yine eskimez yazı ile okurum, yazarım. Çünkü ben yeni yazıyı bilmiyorum. Fakat eski yazıyı bilmeyenler de yeni yazıyla okusunlar. Hüsrev Ağabey bu konuda farklı düşünüyor.” dedi. Biz de Hüsrev Ağabey ile konuşmak istediğimizi söyledik. “Münasip olur. Kabul ederse ne âlâ, kabul etmezse bu onun bileceği şey. Mücadeleye girmez, yolunuza devam edersiniz.” dedi. Mehmet Feyzi Ağabey’den bu cevabı alınca tekrar Ankara’ya döndük. Tahsin Tola Ağabey’in evinde toplandık. Hulusi Ağabey’de aynı manada şeyler söylemiş. Bunu öğrenince çok sevindik. On altı kişi bir otobüse bindik ve Konya’ya doğru yola çıktık. Yolda giderken ben Zübeyir Ağabey ile birlikte şoförün arkasındaki koltukta oturuyordum. Giderken yolun kenarında beyaz beyaz koyunlar gördük. “Hişşt” diye parmağını omuzuma sertçe bastırdı ve koyunları göstererek: “Hocam, bunlar senin amcazadelerin” dedi. Sonra “Üstad ile birlikte bir yolculuğumuzda Üstad cam kenarında oturuyordu, ben de senin oturduğun yerde idim. Tam buradan geçerken Üstadımız otlayan koyunları göstererek bana aynen bu şekilde hitap etti.” dedi. Saat on sularında Isparta’ya indik. Salim Ağabeyin dükkanına gittik. Salim Ağabey, oğlu Nuri’yi Hüsrev Ağabey’in yanına göndererek: “Ağabeyler seni görmeye, elini öpmeye gelmişler.” diye haber vermesini söyledi. Hüsrev Ağabeyi, her nedense heyet içinde benimle görüşmeyi kabul etmiş. Molla Mehmet gelsin.” demiş. Henüz çocuk olan Nuri ile birlikte Hüsrev Ağabey’in yanına gittim. Yanına girdiğimde başında sarığı vardı. Cevşeni yazıyordu. Tam manasıyla nuraniyet kesbetmişti. Ayağa kalktı bana doğru bir kaç adım geldi ve “Molla Mehmet hoş geldin.” dedi. Ben de elini öptüm ve “Hoş bulduk.” dedim. Sonra oturduk. “Gördün mü?” dedi, “Bunların bana yaptıklarını? Zübeyir’in, Bayram’ın, Said’in yaptıklarını” “Hayırdır Ağabey” dedim. “Bunlar beni dinlemiyorlar. Ben de onları kendi alemimden attım.” dedi. “Ağabey, “Sen böyle diyorsun ama Üstadımız, “Bana hapishanede yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” diyor. Sen senelerce Üstadımıza hizmet eden Zübeyir Ağabey, Bayram Ağabey, Tahiri Ağabey gibi insanları dışlarsan ve aleminden atarsan nasıl olur?” dedim. Fakat benim sözlerimi duymazlıktan gelerek, konuyu geçiştirdi. Yerinden kalktı, birkaç tane kalem ucunu kağıda sarıp ceketimin yaka cebine sokarak; “Neyse!” dedi, “Sen Said Özdemir’in gönderdiği yeni harflerle yazılan eserleri bırak ve benim dediğim şekilde elle yazarak Risale-i Nurları neşret. Varsın onlar benim peşimden gelmesin.” dedi. Ben de: “Hüsrev Ağabey, ortalıkta bazı söylentiler dolaşıyor. Bunlardan haberin var mı? Bu söylentilere karşı ne cevap verebiliriz?” dedim. “Neymiş o söylentiler?” diye sordu. “Şöyle diyorlar, “Bediüzzaman o eserlerin müellifi, kendi sağlığında yeni harflerle bastırdı. En son Tarihçe-i Hayat basıldı. Üstad, Tarihçe-i Hayat’ın basımından çok sonra vefat etti. Hüsrev Ağabey ise Risale-i Nur’un bir katibi, bir talebesidir. O, şer’an ve hukuken Risale-i Nurların sahibi değil ki, bu konularda böyle bir değişikliği yapabilsin, yeni yazıyla Risale uygun görmesin.” Bana cevap olarak: “Ben kendi başıma hareket etmiyorum. Hazret-i Ali’yi rüyamda gördüm, O bana böyle emretti.” dedi. “Hüsrev Ağabey!” dedim, “Şer’an rüya ile amel edilmez. Hatta kerametle de amel edilmez. Rüya ilim nevinden sayılmıyor. Fıkıhta ve fetvada, rüya ve keramet delil olarak kabul edilmiyor. Hüsrev Ağabey ayağa kalktı elimden tutarak, beni ayağa kaldırdı ve kapıya doğru götürerek “Molla Mehmed, hoş geldin, safa geldin!” dedi ve uğurladı. Ağabeylerin yanına geldiğimde neler olduğunu sordular, ben de olanları anlattım. Bu konuşmayı etrafa yaydık. Akşam medreseye geldik. Medrese Isparta cemaatiyle tıklım tıklım doldu. O cemaate de Hüsrev Ağabey ile konuştuklarımızı tek tek anlattım. Cemaatin ekserisi Hüsrev Ağabey’in düşüncesinde idi. Onlara Risale-i Nur’un tek katibinin Hüsrev Ağabey olmadığını, Üstad’a hizmet eden diğer bütün talebelerin onun bu fikrine katılmadıklarını anlattım. Elhamdülillah o seyahatimiz çok istifadeli geçti. O olaydan sonra Zübeyir Ağabey ile birlikte Isparta havalisini gezdik. Ankara’ya döndük. Sonra ben Erzurum’a, Zübeyir Ağabey de İstanbul’a gitti. Gelinen Son Nokta Yazıcılar cemaati, kendilerinin çok dar bir daireye sıkışmalarını netice veren mazideki mutaassıp tavırlarını bugün büyük çapta bırakmış görünüyorlar. Yazmaya devam etmekle daha çok Hüsrev ağabeyinin hattıyla yazılan Kur’an-ı Kerimi basmak ve yaymakla meşguldürler. Son olarak yeni harflerle bir Kur’an meali neşrettiler. Bu mealde Risale-i Nur’dan bazı pasajlarda koydular. Bu hal, eski anlayışlarını tamamen mazide bıraktıklarının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

cemnureyn 25-Ocak-2012

yorum yapan abileri ve kardeşlerimi tebrik ediyorum gayet mizanlı bir tarzda müslümana münasib bir şekilde fikir alış verişinde bulunmuşlar... editörün yazdığı gibi nurların mesleği hüsn ü zan ve kavli leyyindir..üstadımız adnan menderes e bile islam kahramanı demiş..yani iltifat etmiş teşvik etmiş..bizim de müslümanlara özellikle abilere karşı kesinlikle böyle düşünmemiz lazım..konu çok hassas...ama elimizde delil olarak sadece duyduğumuz hatıralar var..sizler hatıraları doğru bulmuyor musunuz?yoksa bildiğiniz farklı bilgiler var mı?ayrıca hüsrev abimiz hissi bir hata yapmış olsa bile onun vesile olduğu yazıcı cemaati harika ,müstakim bir cemaat...editör çok güzel bir noktaya parmak basmış belki de mazurdur denilmiş..nurlardaki bilgilere kanaat edelim..selamlar