Üye Girişi
Kullanıcı Adı :
Şifre :
Haber Grubu
Mail adresiniz:
(Haftalık e-bülten aboneliği)


"İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır." izah eder misiniz, İçtihada engel olan altı maniyi özetler misiniz?

Yazar: Sorularla Risale, 04-5-2010

"Nasılki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyet'ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinâyettir." (1)

Daha mühim olan, mühim olana tercih edilir. Kan kaybından ölmek üzere olan birinin küçük rahatsızlıklarına pek de bakılmaz. Onun gibi, günümüzde İslam'ın temel esaslarının ihmal edildiği bir vasatta, İslam'ın füruatına dair meseleleri hakkında ayrıntılarla meşgul olmak basiretli bir tercih olamaz.

Mesela, seferilik hakkında farklı ictihatlar vardır. Bunların hangisinin daha isabetli olduğunu uzun uzun araştırmak yerine, yapılan ictihadlardan birine tabi olmak daha isabetlidir.

Anlatılır ki, Fatih Sultan Mehmed ordusuyla İstanbul'a girdiğinde papazlar Ayasofya'da meleklerin erkek mi, dişi mi olduklarını tartışıyorlarmış. Benzeri bir hataya düşmemek için farklı olabilen ictihadi meselelerle uğraşmak yerine İslam'ın temel meselelerine mesai ayırmak gerekir.

İslam fıkhında meselelerin çoğu izah edilmiş. Amerikayı tekrar keşfetmeye ihtiyaç bulunmamaktadır. Teferruat dediğimiz ayrıntılı konular ise, bu işin ehli tarafından icab ettiği ölçüde izah edilmektedir.

İÇTİHADDA BAZI ÖLÇÜLER:

Kuran-ı Kerim, Hadis ve Müçtehid İmamların görüşlerine zıt düşmemek şartıyla, günümüz İslam alimlerinin verdiği fetvalarla amel edilebilir.

İslâm'ın ana kaynakları dörttür. Kitap, Sünnet, îcma ve Kıyas'dır. Kitap'dan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle amel edilmesi kesinlik arzeder. O hükümden başkasına itibâr edilmez.

Sünnet ise, Resûlüllah'ın söz, fiil ve takriridir. Takririn mânâsı huzurunda yapılmış veya söylenmiş herhangi bir şeye Resûlüllah (s.a.v.) 'in müdâhalede bulunmamasıdır.

İcmâ ise, herhangi bir asırda müctehid ve fâkihlerin herhangi bir husus üzerine ittifakları kastedilmektedir. 

Kıyasa gelince hakkında âyet, hadîs ve icmâ gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi, belirtilmiş bir meseleyle aralarındaki illet dolayısıyla benzeterek hüküm vermektir.

İslâmî hükümlere kaynak olan hususlar ve esaslar işte yukarıda belirttiğimiz bu şeylerdir. Ancak İslâm dini bunlara ilaveten örf ve âdetlere de yer vermektedir. Yani Kur'ân ve Sünnet'de hükmü belirtilmemiş herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur'ân ve Sünnet'e muhalif olmayan örf ve âdetlere müracâat edilir.(2)

Dolayısıyla örf ve âdetle hükme bağlanan herhangi bir husus zaman geçip de örf ve âdet değişirse o hüküm de değişir.

Meselâ bir zamanlar avret olmamasına rağmen örfe binaen baş açık gezmek çok çirkin ve kerih sayılmakta, hatta Şafiî mezhebine göre fıska sebeb olarak gösterilmekteydi. Ancak bugün değişen örfe göre baş açık gezmekte herhangi bir sakınca yoktur ve fiska sebeb teşkil etmez. Yine fulus ve kağıt paralar zekâta tâbi tutulmaz iken, bugün bunlar da aynen altın ve gümüşde olduğu gibi zekâta tâbi tutulmaktadır. Zamanın değişmesiyle hükümler değişir, sözünün mânâsı yukarıda belirttiğimiz mânâlara hamledilebilir, yoksa maazallah, zamanın değişmesiyle Kur'ân ve Sünnetin hükmü değişiyor, demek mümkün değildir.

İçtihada engel olan altı maniyi şu şekilde özetleyelim:

Birincisi: Bu zamanın şartları karşısında yeni içtihadların sakıncaları. Bu asrın içtimai ve imani yapısı içtihat yapmaya müsait değildir. İçtihat olgun ve sağlam bir zeminde gerçekleşmesi gereken bir ameliyedir. Allah’ın inkar edildiği bir zeminde içtihattan bahsedilemez.

İkincisi: İçtihada konu teşkil eden nazariyattan önce, içtihad gerektirmeyen ve kesinlik ifade eden dinin temel konuları üzerinde yoğunlaşmanın gerekliliği. Yani dinin temel ve zaruri konuları insanlar tarafından terke uğramışken, dinin detay ve öncelikli olmayan konularını onlara ders vermek ya da o alanda enerji harcamak yanlış olur.

Üçüncüsü: İçtihad yeteneğini geliştiren koşullar açısından, Peygamberimizin (asm) zamanı ile günümüz arasında bir karşılaştırma. Bu zamanın insanı içtihat yapacak seviyeye ulaşamaz, çünkü zemin ve şartlar ona müsait değildir. Ama Peygamber Efendimizin (asm) döneminde ya da ona yakın dönemlerde zemin müsaitti ve İmam Azam, İmam Şafi gibi çok büyük müçtehitler yetişti. Şimdiki insanlar içinde ve bu zamanda Kabe’nin nerede olduğunu bilmeyenler var.

İnsanın bulunduğu çevre, toplum, terbiye ne ise, insan doğal olarak onların tesiri ve terbiyesi ile yetişir ve o noktada belli bir kıvama ve olgunluğa gelir. Hatta öyle ki, çevre ve toplum o insanı bir fakülte ve medrese gibi  eğitir, belli bir seviyeye çıkarır, daha okula gitmeden mektepli yapar. Mektebe de gidince az bir gayret ve eğitimle istenilen makama erişir.

Kibritin barutu ve ağacı öyle bir müheyya edilmiş ki, az bir sürtmek ile alevlenir. Çevre ve toplum bir insanı öyle bir müheyya eder ki, az bir gayret ve dokunuşla o insan birden parlar, çok büyük ilmi makamlara ulaşır.

Mesela bir şehir düşünelim. Bu şehirde yaşayan herkes kimyacı olsun. Her yerde kimya ile ilgili dersler okunuyor. Çocuk doğar doğmaz, kimyanın konuşulduğu bir aile içinde buluyor kendisini. Anne ve babası sürekli kimyadan bahsediyor  ve çocuğun da kimya ilmine karşı bir kabiliyeti ve merakı var. Çocuk okul yaşına gelene kadar sürekli kimya dersleri içinde yetiştiği ve kimya ile yatıp kimya ile kalktığı için, okulun az bir dokunuşu ile, yani az bir kimya eğitimi ile birden bu çocuk mükemmel bir kimyacı oluyor.

Asr-ı Saadet toplumu sürekli iman ve İslam hakikatlerinin konuşulup zikredildiği doğal ve fıtri bir fakülte ve mekteptir. Yeni doğan kabiliyetli bir çocuk bu toplumda sürekli iman ve İslam hakikatleri ile haşir neşir olduğu ve fıtri olarak bu hakikatlerle büyüdüğü için, adeta iman ve İslam hakikatlerini emip, kalbine nakşediyor. Nereye gitse hep aynı minval üzere konuşmalar ve zikirlerle karşılaşıyor. Çevre ve ortam adeta onu mükemmel bir müçtehit kıvamına sokuyor, o da içtihat üzerine az bir gayret sarf edince, anında kibritin çakar çakmaz yanması gibi müçtehit oluveriyor. "Nurun ala nur" tabiri, her tarafı nur ile kaplanmış bir yerde insanın nurlanmasının kaçınılmaz ve kolay olacağına işaret eden bir tabirdir. Nur yiyen, nur konuşan, nur soluklayan bir adamın nurlanmaması kabil değildir.

Dördüncüsü: İçtihatta hakim olması gereken bakış açısı; "Dünya mı, âhiret mi?" konusu inceleniyor. İnsanın aleminde dünya birinci sırada ise, bu kimsenin içtihadı dünyaya yönelik olur; ve dini kendi emellerine göre yontmaya çalışır. Lakin aleminde ahiret ve Allah rızası hakim olan birisinin içtihadı ise uhreviye olacaktır. O da takva ve ibadet cihetine yönelecektir. Bu asrın insanında içtihat meyli içten dışa doğru değil dıştan içe doğrudur. Halbuki doğal ve faydalı büyüme içten dışa şeklindedir.  

Beşincisi: “Arzî” ve “semavî” içtihad nedir? Bu zamanın içtihadını “arzî” yapan üç sebep.

Birincisi: Hükümlerde illet ve hikmetin farkı.

Üstad Hazretlerinin bu maddede ifade ettiği gibi, bir hükmün hikmeti ayrı illeti ayrıdır. Hükmü geçerli kılan hikmet değil illetidir. Hükmün illeti yani varlık sebebi ise Allah ve Resulünün emridir. Hikmet olmasa da emir hükmü devam ettirir. Hikmet, sadece o emrin süsü ya da dünyevi meyveleri hükmündedir. Bu süs ve meyveler olmasa da hüküm yine bakidir. İşte bütün farz ve sünnetlerin illeti yani hakiki varlık sebebi  emr-i İlahi ve nebevidir.

Allah emrettiği şeylere maddi, manevi çok fayda ve hikmetler taktığı gibi, yasakladığı şeylere de çok zarar ve çirkinlikleri takmıştır. Ama bu zararlar ve menfaatler, hükmün illeti, yani gerekçesi değillerdir. Hükmün asıl illet ve gerekçesi Allah’ın emretmesi ve yasaklamasıdır. Bu fayda ve zararların gitmesi ve kalkması hükmü, yani emir ve yasağı ortadan kaldırmaz. Emir ve yasaklara takılan fayda ve zararlar, her zamanda ve mekanda aynı olmayabilirler. Bazen bir bölgede zararlı olan bir haram, başka bir bölgede zarar vermeyebilir. Zarar vermedi diye haram hükmü bozulmaz, ortadan kalkmaz; yasak devam eder.

Bu bakış ve hüküm; Ehl-i sünnete aittir. Mutezileye göre ise hükmün, yani emir ve yasağın asıl illeti, yani gerekçesi fayda ve zarardır: “Yasak edilen şeydeki zarar kalkarsa, yasak da kalkar. Emirdeki fayda giderse,  o emir de düşer.” diye safsata yapıyorlar.

Mesela Allah, hınzır etini yasaklarken, insan sağlına zarar verecek bir çok özellikleri de beraberinde yaratmıştır. Ama bu zarar mutlak ve umumi olarak her bölge ve iklime şamil değildir. Onun için Üstad Hazretleri soğuk iklime sahip olan Avrupa bölgesinde hınzır etinin maddi zararlarının olmayabileceğine işaret ediyor. Ama zararın olmaması yasağı ortadan kaldırmaz, diye de ihtar yapıyor. Bu manaya, şu cümle işaret ediyor:

“Hikmet her fertte ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse, hüküm değişmez.”(3)

Özet olarak, Avrupa medeniyeti ne kadar da hınzır etinin maddi zararlarını ortadan kaldıracak tekniğe sahip olursa olsun, manevi zararlarını ve yasak yönünü ortadan kaldıramaz. Demek bir hükmün illeti fayda ve zarar değil, emirdir. Fayda ve zarar ekseninde yapılan bütün içtihatlar arzi ve batıldır.

İkincisi: Bakış açısında âhiret mutluluğu yerine dünya mutluluğunun öncelik kazanmış olması.

Üçüncüsü: Zamanımızda bağımlılık derecesine varan bazı kötü alışkanlıkların, dinin bazı kesin yasaklarına yaklaşma tarzını etkilemesi.

Altıncısı: Doğruluk ve yalan açısından Peygamberimizin (asm) zamanı ile günümüzün karşılaştırması.

Peygamber Efendimizin (asm) döneminde yalan ve doğrunun arası alabildiğine açık ve uzaktı. O zamanın insanları yalanın çirkinliğini ve mertebelerini Ebucehil ve Müseylime’de en derin boyutu ile görürken, Hazreti Ebu Bekir (ra)’de de doğruluğun en güzel ve en derin mertebelerini görüyorlardı. Hal böyle olunca, insanın fıtratınki yalandan nefret ve doğruluğa meyil duygusu, yalandan kaçınmayı, doğruya sarılmayı kolay, hatta vacip hale getiriyordu. Bu yüzden sahabelerin hakka ve doğruya olan bağlılığına kimse yetişemez.

Şimdi ise yalan ile doğruluk arasındaki uzaklık ve mesafe kapanmış, hatta siyaset propagandası ile yalan söylemek doğru söylemekten daha geçerli bir yol haline gelmiştir. Yalan ile doğruluğu aynı marketten ve raftan almak normal bir işlem haline gelmiş. Yalanın çirkinliği menfaat ve propaganda elbisesi ile gizlenmiş, doğrunun güzelliği sıkıntı ve dışlanma ceketi ile görünmez olmuş. Hal böyle olunca, insanlar yalan ile doğruluğun arasındaki farkı göremez olmuşlar. Böyle bir zamanın adamı nasıl, Asr-ı saadet adamına iman ve ahlakta yetişebilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz.

(2) bk. Usûl'ü Fıkh. Muhammet Sevvid. 2/101.

(3) bk. Lem'alar, Dokuzuncu Lem'a.

Okunma Sayısı : 4214


Pdf Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Gelen Yorumlar

Silinmiş Kullanıcı 04-Mayıs-2010

peki bu gün bankacılık ,spor ..............gibi değişik konuladan içtihata ihtiyaç duyulmuyor mu

Editör 04-Mayıs-2010

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Elbetteki her zamanın ve zeminin yeni getirdiği kendisine özgü bazı özellikleri vardır. İslamiyet'in bu konulardaki hassas ve ölçülü genel kaideleri doğrultusunda içtihat yapmak kapısı açıktır. Fakat bu içtihatları yapacak kişilerin yeterli olmaları ve ciddi bir ihtiyacın olması gerekir.
Şayet bu iki şart yerine gelirse, o zaman ifade edilen konularda içtihat yapmanın zarardan ziyade faydası vardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör