"İman ve taat dairesinden çıkan bir Müslüman, Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler..." cümlesi hakkında değerlendirme...

Yazar: Sorularla Risale, 06-4-2010

İman ve taat dairesinden çıkan bir Müslüman,

"Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de, kemâlâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir."

"Fakat bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi (a.s.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez.”
(1)

a. Ecnebiler için “diğer peygamberleri tanıyabilirler” ne demektir? Bu tanımanın onlara faydası var mıdır?

a. Burada “diğer peygamberlerden” maksat, İncil’de haber verilen peygamberlerdir. Bir Hristiyan, Peygamber Efendimizi (asm.) tanımasa da onları tanıyabilir. Bu tanımadan fayda görüp görmeme meselesine gelince, Peygamber Efendimizden (asm) sonra, tâ kıyamete kadar bütün insanlar, peygamber olarak Onu tanımakla yükümlüdürler. Bu günkü Hristiyanlar, Hz. İsa (as)’ın ümmeti değildirler. Çünkü bu gün artık Hz. İsa (as)’ın peygamberlik görevi geçerli değildir. Peygamber Efendimizden (asm) sonra, insanlar inanç yönünden  iki grupta mütalaa edilirler: Ümmet-i davet ve ümmet-i icabet.

Kur’an’a ve Peygamberimize (asm) inanan müminler ümmet-i icabettirler. Diğer bütün insanlar ise ümmet-i davettirler. Yani, bugünün Müslümanları, özellikle ilim sahasında yetkili zevat, onları İslâm’a davet etmekle mükelleftirler.

b. “Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler” ne demektir? Bu anlamda kurtulmaları söz konusu mudur?

b. Bugün Hristiyan dünyasındaki birçok kimse teslise inanmıyor. Bu asrın insanını artık üç ilah safsatası tatmin etmiyor. Bunların büyük çoğunluğu dinsiz yaşama yoluna giriyorlar. Az bir kısmı ise Hristiyanlığı kabul etmemekle birlikte, kendi aklını kullanarak bu âlemin mutlaka bir sahibi, bir yaratıcısı olması gerektiğine inanıyorlar.

Kurtulma meselesi ayrı bir konudur. İslam’ı tanıma imkânına herkes aynı ölçüde sahip değildir.

“Allah hiçbir nefse gücünün üstünde bir yük yüklemez.”(Bakara, 2/286)

ayetinin hükmü her zaman ve her konuda geçerlidir. Bu konuda da insanlar İslam’ı tanımaya ne ölçüde güç yetirebileceklerse o nispette sorumlu olurlar. Bütün insanlık âlemini bu yönden tek tek analiz etmek bizim gücümüzü çok aşar. Hakikat-ı hali ancak Allah bilir.

c. “Allah’ı bilmeseler de, kemalata medar bazı güzel hasletler bulunur.” cümlesini açar mısınız?

c. Bugünün Hristiyan dünyasını, ne tahrif olmuş İncil, ne de toplumdaki müessiriyetleri çok azalmış olan papazlar değil, toplumun kendi görüş ve tecrübelerinin mahsulü olan “prensipler” yönlendirmektedir.  Bu prensiplere herkes büyük bir hassasiyetle uyar. Bunlara uymamanın sonucu, beşerî kanunların gereği olan cezalardır. Bu prensiplere hassasiyetle uyan insanların ruhlarında, zaman içinde, bazı güzel hasletler yerleşir;  insan haklarına riayet etmek, yalan söylememek, işine zamanında gelmek, sözünde durmak, aldığı görevi tam olarak yerine getirmek gibi. Bütün bunlar din kaynaklı değildir. Yani, bunlara uyan kimse, “uymasam günahkâr olurum, ahirette ceza görürüm” gibi bir endişe taşımaz. Tek endişesi, kanunlar karşısında suçlu olmak ve cezalandırılmaktır.

d. Dinini terk eden bir Müslüman’ın; hiçbir cihette bir nur ve kemale liyakatinin kalmayacağı ve sükut-u mutlaka mahkum olacağı  genel bir kaide midir? Bu kaidenin haricinde faydalı insanlar olamaz mı? “Sanatta maharet esastır.” kaidesine göre, dinsizliğin sanata ve ihtisasa ne zararı olabilir?

d. Soruda geçen bir nokta çok önemlidir:

“Fakat bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor.”

Batı insanında kanunların, toplum yapısının, genel kültürün koyduğu esaslar yerine bir Müslümanda İslam’ın koyduğu esaslar hükmeder. Müslüman, bir haksızlık yaparken bunun haram olduğunu bilir ve bu bilgisine rağmen o cürmü işlemekle imanında bir zafiyet meydana gelir. Kur’an'ın koyduğu temel hükümlere,  Peygamberimizin (asm) tebliğ ettiği esaslara rağmen, onlara karşı koyarcasına işlenen haramlar, o insanı zaman içinde dinden çıkarabilir; bununla da kalmayıp din düşmanı haline getirebilir.

Dinden çıkan bir Hristiyan öyle değildir. O, kendindeki güzellikleri dinden değil topumun prensiplerinden aldığı için, dinden çıksa da o güzellikleri sürdürebilir. Dinden çıkan bir Müslüman ise bütün bu güzelliklere adeta savaş açar.

Bunun genel bir kaide olup olmamasına gelince, Külliyatta da geçtiği gibi,

"İlm-i usulde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı hayatı var.” diye usul-i şeriatın bir düsturudur.” (2)

Genel hüküm budur.

Devletin şeriatla yönetildiği ülkelerde bu hüküm uygulanır gibi görünürse de, bugüne kadar böyle bir mahkumiyet haberi pek duymadık.

Konuyu şöyle bir tahlil edelim:

Bir Müslüman dinden çıkmışsa, laik yönetimlerde bunun farkına bile varılmaz. Kendisi dinsizlik propagandası yapar ve açıkça bir fikir mücadelesine girerse bu başka meseledir. Böyle bir kimseye de, ancak fikir bazında cevaplar verilir; mesele hukuka yansımaz.

Şer’i yönetimlerde ise bir kişinin dinden çıktığı kendisi açıklamadıkça bilinmez. Böyle bir insanın namaz kılıp kılmadığı da fazla bilinmez, ama kendisi açıkça namaza karşı çıkıyorsa, orucunu aleni olarak yiyorsa ve zekâtını vermiyorsa bu adam Üstad'ın tabiriyle “İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat aleti” olmuştur. Bu adamın, dinden çıktığını, ölümü pahasına açıklaması için dine tam bir düşman olması, dini hükümlere açıkça meydan okuması gerekir. Buna belli bir mühlet tanınır, vazgeçmezse cemiyetin selameti namına hayatına son veriliyor.

Yoksa, her dinden çıkan öldürülseydi, dünya çapında büyük yankılar uyandırırdı ve bunun herkesçe  duyulması gerekirdi.

Ancak günümüzde, insanların İslam’ı ne ölçüde içlerine sindirip, daha sonra dinden çıktıkları da ayrı bir konudur. Batılılaşmanın bir sonucu olarak, bazı Müslümanlar kısmen de olsa Batı standartlarına uygun bir hayat sürmekte, günlük hayatlarında İslam’ın hükümleri yerine ekonominin kurallarını esas tutmakta, faize rahatlıkla girmekte, stokçuluğu marifet sayabilmekte, İslam’ın kabul etmediği çok farklı yollarla kazanç elde etmekte, bununla birlikte Müslüman olduğunu da söylemektedir.

Bugün toplumumuzda, yaşayışı batıl, dini  İslam  olan birçok insan vardır. Bunların çoğu ciddi bir dini terbiye görmemişler, anne- babalarının ve çevrenin verdiği bir İslam anlayışıyla hayatlarını sürdürmüşlerdir. Bunlar işlerini yaparken de dini esaslara uygunluktan çok, toplumdaki genel gidişi ve ekonominin genel prensiplerini esas almışlardır. Bunların ruhuna da  bazı prensipler, Batılılarda olduğu gibi, din dışında yerleşmiş olabilir. Ve bunlar da dinden çıktıklarında bütün güzelliklerden tamamen mahrum kalmayabilirler. Zaten laik sistemde dinden çıkanların hayat hakkına ilişilmemektedir. Böylece her tip inanca sahip kimseler birlikte yaşayabilmektedirler.

Hayatın gayesini, bir batılı gibi, menfaat olarak kabul eden kişiler, sadece sanata, ticarete önem vererek,  dini “ikinci, üçüncü planda” düşünmekle, farklı bir Müslüman tipi sergilerler. Bunlar zamanla dinden çıksalar da çoğu kimse bununla fazla ilgilenmez.  Bunlar kendi menfaatleri için çalışmakla birlikte, yaptıkları birçok işlerle topluma faydalı da olabilirler. Bu kimseler dinsizliği gaye edinen ve insanları dinden, ahlaktan uzaklaştırarak toplum düzenini bozmaya çalışan anarşist ruhlu dinsizlerden farklıdırlar. Üstad'ın tabiriyle bunlar “adem-i kabul” gurubuna girerler, dine karşı lakayttırlar, ama din düşmanlığı gibi bir davaları da yoktur. Bunlar da sanat, ticaret ve sair konularda başarılı olduklarında topluma faydalı olabilirler. Üstad'ın  “kabul-ü adem” dediği “dinsizliği dava edinme ve imanın hilafına bir yol açma” çok daha farklıdır. Din, iman ve ahlak düşmanı olan anarşistlerden, topluma zarardan başka bir şey gelmez.

(1) bk. Sözler, On Üçüncü Söz.

(2) bk. Lem’alar, On Yedinci Lem’a.

Okunma Sayısı : 2784


Pdf Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Sonuç

Yorum yok !