Üye Girişi
Kullanıcı Adı :
Şifre :
Haber Grubu
Mail adresiniz:
(Haftalık e-bülten aboneliği)

"Hikmet-i felsefe; hayat-ı içtimaîyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder." ve "Cemaatlerin rabıtasının unsuriyet olması, semeratının ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve beşerin ihtiyacını ziyadeleştirmesi,.." Zamanın akışı içinde farklılık gösteriyor mu?

Yazar: Sorularla Risale, 10-2-2010

Üstadımız bir risalesinde insandaki şehvet, gazap ve akıl kuvvelerinin tahdit edilmediğini, bu dünya imtihanında insanın terakki yahut tedennisini temin etmek üzere bu kuvvelerin başıboş bırakıldığını kaydeder.

Şems Sûresinde insan nefsine “fücurun ve takvanın” ilham edildiği kaydedilir. Buna göre her insan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu vicdanında hissetmekte, ancak his ve hevesin, kalp ve vicdana galip gelmesi halinde birçok yanlışlıkları bilerek ve severek yapmaktadır.

Bu bütün insanlık için geçerlidir ve insanlık tarihi boyunca hükmünü icra etmiştir.

Hikmet-i felsefenin toplum hayatında nokta-i istinadı kuvvet kabul etmesi, insan aklının his ve hevese mağlup düşmesinin bir sonucudur.

İnsanın imanı inkişaf ettikçe, bütün insanların da Allah’ın kulu olduklarını, onlara haksızlık yapamayacağını, zulmedemeyeceğini, aksi halde mutlaka ceza göreceğini düşünerek, şehvet ve gazap kuvvelerini istikamet çizgisine çekmeye çalışır. İman ve faziletten mahrum kalarak sadece bu dünya hayatına nazar eden kişiler, ruhlarındaki boşluğu başkalarıyla mücadele, hatta onların hukuklarına tecavüzle doldurmak istemişler ve bundan tarih boyunca nice zulüm sahneleri sergilenmiştir.

 Din ve maneviyat sahasında bir inkişaf olmadığı takdirde, fen ve teknikte ileri gitmek insanı medeni etmeye yetmemiş ve bugünün Batı dünyasında menfaat yine ilk sırayı almaya devam etmiştir. Şu var ki, iktisaden ileri gitmiş ülkelerde unsuriyet, yani ırkçılık fikri de menfaatin gerisinde kalmış, dünün iki düşman milleti olan Fransızlar ve Almanlar bugün Avrupa Birliği adı altında bir “ortak menfaat çizgisinde” buluşmuşlar, ırkçılığı sadece kendi milletlerinin daha ileri seviyede olması şeklinde anlamaya ve uygulamaya başlamışlardır.

İslâm ülkelerinde ise İslâm hakkıyla yaşanmadığından ve iktisadi gelişme de yeterli seviyeye çıkmadığından, ırkçılık belası hakimiyetini yer yer sürdürmeye devam etmektedir.

Soruda geçen, “Cemaatlerin rabıtasının unsuriyet olması, semeratının ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve beşerin ihtiyacını tezyid olması” meselesinde “unsuriyetle” “beşerin ihtiyacını tezyin” manalarını ayrı düşünmek gerekir. Bu ikincisi birincinin neticesi imiş gibi anlaşılıyor. Halbuki, bunlar arasında sebep-sonuç ilişkisinden ziyade esasta bir yakınlık vardır, o da her ikisinin de “felsefenin birer esası” olmalarıdır.

Yani, beşerin  ihtiyacının ziyadeleşmesi ırkçılığın değil, hikmet-i felsefenin bir neticesidir. Irkçılık da felsefenin bir esasıdır; cemaatler arasındaki rabıtayı onunla temin etmeye çalışır.

“Bedeviyette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kafi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlakın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlaksız etmiştir.” (Tarihçe-i Hayat,Birinci Kısım)

Okunma Sayısı : 3138


Pdf Olarak Kaydet - Word Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Sonuç

Yorum yok !