On İkinci Söz, İkinci Esas'ı Açıklar mısınız?

Yazar: Sorularla Risale, 02-1-2010

"İKİNCİ ESAS"

"Kur'ân-ı Hakîmin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi:"

"Felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şakirt, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakirt, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinat bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. Hem o şakirt, menfaatperest hodendiştir ki, gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır."

Felsefe terbiyesi ile yetişmiş bir insan, Firavun gibi kendi nefsini ve hevasını ilah yerine koyar. Yani Allah’ı iman ve ibadet ile tanımaz, kendinde küçük bir ilahlık tasavvur eder. Lakin karşısına dünyanın adi ve basit bir menfaati çıkarsa, ona tapar derecede alçalır. Kendinde tasavvur ettiği ilahlık manası gider, yerine bayağı bir menfaat köpekliği gelir. Dünyadaki bütün menfaatleri kendisine ilah edinir. Ebedi alemi inkar ettiği için, bütün sermayesi ve eğlencesi dünyanın sönük ve bayağı lezzetleridir. 

Hem felsefenin dinsiz şakirdi olan bu adam, hakka teslim olmak noktasında inatçı ve ısrarlıdır. Fakat bu inadı dünyanın süfli lezzetleri karşısında eriyip gider. Adeta dünya nimetleri karşısında adi bir dilenci gibidir. Dilenci olmasının sebebi; nimeti sebeplerden ve tesadüften bilmesindendir. Allah’a karşı meydan okurken menfaati olduğu şeytan gibi adamlar karşısında ayağını öpecek kadar aşağılıktır.

Felsefe terbiyesi ile yetişmiş bir insan, hem zorba hem de mağrurdur; fakat kalbinde Allah’a dayanacak bir iman olmadığı için, bazen küçük bir mikroptan, bazen de acaba yıldız dünyamıza çarpar mı diyerek her şeyden her hadiseden korkar ve titrer. Cesaretin kaynağı iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı da inkar ve küfürdür. Bu felsefe talebesinin hayatta en büyük hedefi ve gayesi menfaattir ve hevasını tatmin etmektir. Bütün çaba ve gayreti midesini doldurmak ve cinselliğin peşinde koşmaktır. Zira ahiret inancı olmadığı için dünyadan ne koparırsa onu kendisine kar sayıyor. Böyle bir hedefsiz adamın insanlık için, millet için gayret etmesi düşünülemez. Milletten dem vuruyor ise mutlaka şahsi menfaatini milliyet adı altında yutturmak içindir. Yani şahsi menfaatini kavminin menfaatinde arıyor. Kendinden başka kimseyi sevmez, sevse de menfaati için sever bir mahiyettedir.

"Amma hikmet-i Kur'ân'ın halis tilmizi ise, bir abddir. Fakat âzam mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi âzam menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona iddihar ettiği uhrevî servetle müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rıza-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır. İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır."(1)

Ama Kur'an’ın halis bir talebesi ise, yani Kur'an terbiyesi ile yetişmiş bir Müslüman ise; Allah’a bir kuldur. Allah’a kul olduğu için bütün kainat verilse tenezzül etmez. Hatta öyle aziz bir kuldur ki; amelinde ve ibadetinde cennet gibi büyük bir nimeti bile gaye ve niyetine sızdırmaz. Hem kendisini insanların en altında bilir bir alçak gönüllüdür. İnsanlara karşı zorba ve kaba değil, yumuşak ve selimdir. Fakat imanın verdiği izzet ile Allah’tan başka hiçbir şeye kulluk yapmaz ve tenezzül etmez. 

Hem kendi nefsinde bir güç ve kudret görmez, her şeyin yaratıcısı ve yardımcısı olarak Allah’ı bilir. Sadece Allah’tan istediği için başka kimseye ihtiyaç bildirmeyecek kadar da zengindir ve minnetsizdir. Allah’ın kudretine dayandığı için kendinde nihayetsiz bir güç bulur. 

Dünyada hedefi ve gayesi ise, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak ve insanlara ivazsız hizmet etmektir. İşte vahyin talebesi ile felsefenin talebesi arasında böyle azim bir fark var. Üstad Hazretleri burada buna işaret ediyor.

Hazreti Ebu Bekir (ra) Kur’an’ın hakiki ve somut bir temsili iken, Ebucehil de felsefenin hakiki ve somut bir temsilidir. Hiçbir şey bilinmese bile bu timsallerin haline dikkat ile bakmak yeterlidir, aradaki fark gayet açık ve zahirdir.

(1) bk. Sözler, On İkinci Söz.

Okunma Sayısı : 2016


Pdf Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Sonuç

Yorum yok !