Üye Girişi
Kullanıcı Adı :
Şifre :
Haber Grubu
Mail adresiniz:
(Haftalık e-bülten aboneliği)


Bediüzzaman, eserlerinde işarî tefsirin çok örneklerini ortaya koymuştur. Ancak birileri işarî tefsiri farklı tanımlayarak, Üstad’ın bu konudaki yorumlarına dil uzatıyorlar. Aşağıdaki iddiaları da dikkate alarak bu konuda bizleri aydınlatır mısınız?

Yazar: Niyazi BEKİ (Doç. Dr.), 03-7-2009

İtiraz Edilen Kısım:

“(...) Kur'an-ı Mu’ciz-ül-Beyan dahi bu zamanda bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur’a nazar-ı dikkati celbetmesine "Mana-yı işârî" tabakasından rumuz ve imaları, i’cazının şe'nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı mu’cizekâranesinin muktezasıdır.”

“(...) "Acaba Risale-i Nur’u, Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de, Kur'an’dan istimdat eyledim. Birden otuzüç âyetin sarîhinin teferruatı nev'indeki tabakattan "mâna-yı işârî" tabakasından ve mâna-yı işârî külliyetinde dahil bir ferdi, Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne ve medar-ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim; ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımda hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı; ve ben de, ehl-i îmanın îmanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartiyle verdim.”

“Ve o risalede biz demiyoruz ki: "Âyetin mâna-yı sarîhi budur." Tâ hocalar "fîhinazarun" desin. Hem dememişiz ki: "Mâna-yı işârînin külliyeti budur", belki diyoruz ki: Mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, mâna-yı işârî ve remzîdir. Ve o mâna-yı işârî de bir küllîdir, her asırda cüz'iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi, bu asırda o mâna-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskidenberi ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'anın âyetine ve sarahatine, değil incitmek, belki i’caz ve belâğatına hizmet ediyor.”

“Bu nevi işarât-ı gaybiyeye itiraz edilemez...”
(1)

İddia:    

Said Nursî, ayetlerden ebcedî ve cifrî çıkarsamalarının, işarî tefsirden olduğunu iddia etmiştir. Bu çıkarsamaların yapıldığı hemen her yerde "mâna-yı işarî, mâna-yı remzî, işareten, remzen, imaen..." ifadelerine rastlanmaktadır.

"İşarî tefsir" şöyle tanımlanmaktadır:

İşarî tefsir, sülûk ve tasavvuf erbabına zahir olan gizli bir işaretle, Kur'an’ı zahirinin gayrına tevil etmektir.

İşarî tefsirleri, Kur'an’ın zahir manasından başka bir mana taşımadığını iddia eden Zahirîler haricindeki İslâm âlimleri kabul etmişlerdir. İbn Hazm, Kur'an’da bâtın mananın olmadığını, Peygamber’in şeriatta hiçbir şeyi gizlememiş olduğunu söylemektedir.

İddiaya Cevap:

Genellikle kaynaklarda işarî tefsirle uğraşanlar, sülûk ve tasavvuf erbabı olduğu için, bunlar işarî tefsirle özdeşleştirilmiştir. Yoksa, “İşarî tefsir, sülûk ve tasavvuf erbabına zahir olan...” ifadesi, bu işi tasavvuf erbabından başka herhangi bir alim tarafından bilinemeyeceği anlamına gelmez. Demek ki, Bediüzzaman gibi bir allamenin de işarî tefsir kapsamında istinbatlar / çıkarsamalar yapma hakkı vardır.

* * *

İddia:

İmam Gazalî ve İbn Teymiye bâtınî manayı tamamen inkâr etmemiş, bilhassa İbn Teymiye zahir ulemanın anlayamayacağı bir bâtın manayı kabul etmiş, fakat bunun muteberliğini şartlara bağlayarak şöyle demiştir: Bâtın ilmi iki çeşittir: Zahire muhalif olan bâtın, zahire uygun olan bâtın. Zahire muhalif olan bâtın, batıldır. Kim zahire muhalif bir bâtın ilmi bildiğini iddia ederse, o hatalıdır. O, ya mülhit, ya zındık veya cahil ve sapıktır. Zahire uygun bâtın, zahir gibidir. Bu da ikiye ayrılır: Birincisi, Kur'an’ın zahirine uygundur, Kur'an’ın ve hadisin lâfızları veya delâletiyle o manaya istidlâl edilebilir. Fakat, bu lâfızlarla bizzat o mana kastedilmemiştir. Bunun için buna "işaret" demişlerdir. "Bu lâfızlarla sadece bu mana kastedilmiştir" demek, Allah’a iftiradır. İkincisi, lâfzın delâletiyle değil de kıyas yoluyla böyle bâtın bir mana çıkarmaktır. Bu da kıyas gibidir. Fakihlerin kıyas dediklerine, sufiler "işaret" demişlerdir. Bu da aynı kıyas gibi, sahih de olabilir, batıl da.

İddiaya Cevap:

Bediüzzaman’ın “Risalede biz demiyoruz ki: 'Âyetin mâna-yı sarîhi budur.' Tâ hocalar 'fîhinazarun' desin.” ifadesi, bu konuda çok önemlidir.

Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, İbn Teymiye’nin işarî tefsir hakkında “Bu da kıyas gibidir. Fakihlerin kıyas dediklerine, sufiler "işaret" demişlerdir…” demesi çok önemlidir. Bilindiği üzere “Kıyas”, alimlerin cumhuru tarafından kullanılan, şer’î bir delil olarak kabul edilen ve açıkça ifade edilmeyen bazı hakikatlere ulaşmak için bir yol haritası olarak görülen, ayet ve hadislerle desteklenen bir ilmî istinbat / çıkarsama unsurdur. Sadece Risalelerde kullanılan işarî tefsir konusu olan mubah kısımlarda değil, farz ve vacip kısımlar için de yaygın bir kullanıma sahiptir.

* * *

İddia:

Âlimlerin işarî mana hakkındaki görüşleri şöyle özetlenmiştir:
   
İşarî tefsirlerin makbul olabilmesi için, verilen bâtınî mananın sıhhat şartlarının bulunması gereklidir. Bâtın mananın da sahih olması için şu dört şarttan hâlî olmaması gerekir:

1. Bâtın mananın, Kur'an lâfzının zahir manasına aykırı olmaması,
2. Başka bir yerde bu mananın doğruluğunu teyit eden şer'î bir şahidin bulunması,
3. Verilen bu manaya, şer'î veya aklî bir muarızın bulunmaması,
4. Verilen bâtın mananın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi.

İşte yukarıdaki şartları ihtiva eden bir işarî tefsir makul addedilir. Şunu da belirtmek gerekir ki, işarî tefsirlerin bir çoğunda yukarıdaki şartları uygulayabilmek biraz güçtür. Kabul şartlarını haiz işarî tefsirler bulunduğu gibi, insanı ve aklını hayrette bırakacak derecede hayalî ve kabulü mümkün olmayan sufî tefsirler de vardır.

İddiaya Cevap:

- Bediüzzaman Hazretlerinin kullandığı işarî tefsir yoluyla yaptığı çıkarsamaların hiç biri, alimlerin kabul ettiği şartlara aykırı değildir.

- Bir hakikatin hakikat olması için herkes tarafından kabul görmesi gibi bir şart yoktur, olamaz da. Nitekim, istisnasız bütün peygamberler, önemli bir kesim tarafından yalancılıkla suçlanmıştır. Fakat, -sayıları bazen topluluğun yüzde doksanını geçen- bu cahillerin itirazları, o hakikatlerin doğruluğuna hiçbir zarar vermemiştir. Buradaki -işarî tefsir şartlarını- Bediüzaman’a teşmil etmeyenler, ilmî olarak değil, onu bu işaretlere layık görmedikleri için bu yargıya varıyorlar.

- Ahir zamanın en büyük fitnesinin başladığı, İslam dinine alenen hücumların yapıldığı, tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir pervasızlıkla bizzat Kur’an-ı Kerim’e saldırıların yaygınlaştığı bir devirde,  İslam aleminin sesi - soluğu haline gelen Bediüzzaman ve telif ettiği Risale-i Nur külliyatı gibi eşsiz bir cihad hareketinin, Kur’an’ın işaretlerine mazhar olmasının dinî açıdan ne gibi bir sakıncası olabilir? Gabavetinden / geri zekalılığından ötürü bu eserlerin kıymetini anlayamayan, inat gözüyle baktığından ötürü, Bediüzzaman Hazretlerinin güneş gibi parlak hizmetinin ve mesleğinin hakikatlerini göremeyenlerin olumsuz tavırlarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Şu bir gerçektir ki, güneşi üfleyerek söndürmeye kalkışanlar dünya - aleme karşı maskara olurlar. Çünkü, ”Güneş üflemekle sönmez, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan kendine gece yapar.” Gündüz yine aydınlığıyla parlamaya devam eder.

* * *

İddia:

İmam Şatıbî de işarî tefsir hakkında şöyle der:

Bunun iki şartı bulunmaktadır:

1. Arap dilinden gözetilen maksatlara uygun düşecek şekilde, zahire uygun olması.

2. Başka bir yerde o mananın doğruluğunu gösterecek bir nass ya da zahir bir delâlet şeklinin bulunması ve bir muarızın olmaması.

Birinci şart, Kur'an’ın Arapça olmasının bir gereğidir. Çünkü, eğer Kur'an’a isnat edilen bir mana varsa ve bu mana Arap dilinin gereklerinden değilse, o şeyin Arapça olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değildir. Çünkü o, Kur'an’a yamanmaya çalışılan, fakat Kur'an’ın ne lâfzında ne de manasında ona bir delâlet bulunan bir şeydir. Böyle bir şeyi Kur'an’a isnat etmek kesinlikle doğru olamaz. Çünkü, medlûlü budur diye Kur'an’a böyle bir isnatta bulunmak, onun tam zıddını isnatta bulunmaktan daha evlâ değildir ve onlardan birini diğerine tercihi gerektirecek bir delil de yoktur. Hâl böyle iken, birini reddedip diğerini ispat etmek, delilsiz yapılan bir keyfîlik (tahakküm) ve Kur'an’a yapılan açık bir iftiradır. Böyle bir durumda, o manayı Kur'an’a isnat eden kimse, Allah’ın Kitabı hakkında bilgisizce konuşan kimselerin kazanacağı günahın altına girer. Kur'an’ın Arapça olduğu hakkında getirilen deliller, aynısıyla burada da geçerlidir.

İkinci şarta gelince; eğer o manayı destekleyen Kur'an’ın başka yerinde bir delil bulunmaz ve aksine onunla çelişen durumlar (muarız) bulunacak olursa, yapılan şey, Kur'an hakkında ileri sürülen iddialardan biri olur. Delilden yoksun kuru iddialar ise, âlimlerin ittifakı ile makbul değildir.

İşte bu iki şart ile, Kur'an’ın bâtınından maksadın  açıkladığımız şekilde olduğunun doğruluğu açıklık kazanır. Çünkü, her iki şart da tam olarak bulunmaktadır. Bâtınîlerin yapmış olduğu teviller ise bunun aksinedir; çünkü onların bizim açıkladığımız manada ne bâtın ne de zahirle ilgisi vardır. Meselâ onlar şöyle demişlerdir: "Ve Süleyman Davud’a vâris oldu" (Neml, 27/16) ayetinden maksat; İmamın Peygamber’in ilmine vâris olmasıdır. Cünüplük, çağrıya icabet edenin, henüz istihkak mertebesine ulaşmadan önce sırrı ifşa etmesidir. Gusül, böyle yapan bir kimsenin ahdini yenilemesidir. Tahûr, İmama tâbi olma dışında her türlü inançlardan arınmak ve uzaklaşmaktır. Teyemmüm, dâîyi ya da İmamı görünceye kadar izin verilen şeylerden almaktır. Oruç, sırrı tutmaktır. Kâbe, Peygamber; kapı, Ali’dir. Safa, Peygamber; Merve, Ali’dir. Telbiye, dâîye icabette bulunmaktır. Yedi defa tavaf, yedi imamın tamamına değin Muhammed (a.s.)’i tavaf etmektir. Beş vakit namaz, dört esas ve imam üzerine getirilen delillerdir. İbrahim’in ateşi, gerçek ateş olmayıp Nemrud’un öfkesidir. İshak’ın boğazlanması, onun üzerine ahit almaktır. Musa’nın asâsı, sihirbazların şüphelerini izale eden hüccettir. Denizin yarılması, Musa’nın onlar hakkındaki ilminin ikiye ayrılmasıdır. Deniz, âlimdir. Bulutların gölgelemesi, Musa’nın irşat için İmamı tayin etmesidir. Kudret helvası (menn), gökten inen ilimdir. Selvâ (bıldırcın), dâîlerden biridir. Çekirge, bit ve kurbağa, Musa’nın onlara yöneltip tahakküm kurduğu sorulardır. Dağların tesbih etmesi, dinde sağlam insanların bulunmasıdır. Süleyman’ın hükümran olduğu cinler, o zamanın Bâtınîleridir. Şeytanlar ise, zor hükümlerle yükümlü tutulan Zahirîlerdir. Bunlara benzer daha nice gülünç ve zırva teviller vardır. Böyle hezeyanlardan Allah’a sığınırız.

İddiaya Cevap:

- Şatıbî’nin bu konuda verdiği misaller normal işarî tefsirden çok, Batınîlik olarak bilinen sapık bir ekolün atmasyonlarıdır. 

- Ünlü bir fıkıh alimi olan Şatibî’nin bu konulardaki fazlaca taassubunu, diğer pek çok alimlere aykırı düşüncelerini ve ona karşı olan düşünceleri de görmek lazım. Bunun için bk. Niyazi Beki, Kur’an’ın Yüksek ve Parlak Bir Tefsiri Risale-i Nur, s. 267-275.

* * *

İddia:

Nur Risaleleri’ndeki teviller ise, İmam Şatıbî’nin verdiği bu örneklere yine rahmet okutturacak cinstendir. Nitekim, Nur Risalelerinde Mâide suresinin 6. ayetinin tefsirinde şöyle denmiştir:

"Ve in küntüm merzâ" cümlesi, binbeşyüz küsur olan makam-ı cifrîsiyle; ehl-i dalâlet tarafından aşılanan mânevî hastalıkların kısm-ı âzamı, Risalet-in-Nur’un Kur'anî ilaçlariyle izale edilebilir diye işaret etmekle beraber, maatteessüf ikiyüz sene kadar dünyanın ömrü bâki kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine imâ ediyor. (...)

Ayet, açıkça abdestten, gusülden, teyemmümden bahsetmektedir. Oysa Nur Risaleleri’ne göre; ayetteki "eğer hasta iseniz" anlamına gelen "ve in küntüm merzâ" cümlesi "dalâlet ehli tarafından artırılan manevî hastalıkların büyük bir kısmı, Nur Risalelerinin Kur'anî ilaçlarıyla giderilebilir" anlamını da taşımakta, bu anlama işaret etmektedir. Bu cümlenin ima ettikleri henüz bitmemiştir: "Bir sapık fırka, üzüntü ile beraber, -şayet dünyanın iki yüz sene daha ömrü varsa- faaliyetlerine devam edecektir"!

İddiaya Cevap:

Bediüzzaman Hazretlerinin ayetlerin manevî münasebetlerini gözeterek ortaya koyduğu istinbatları / çıkarsamaları, Batinîlerin fasit tevilleriyle karıştırmak, kafa karışıklığından kaynaklanan zihinsel bir karmaşadır.

Manevî bir alemde, bir nevi rüya penceresinden kendisine “Ey felaket ve helaket asrının adamı!” diye manevî bir meclise çağrılan ve bu asrın temsilcisi sıfatıyla o manevî meclise katılan Bediüzzaman gibi bu asrın -manevî hastalıklarını tedavî etmek için görevlendirilen- müceddidi olan bir zatın, makamını bilmeden onun "eğer hasta iseniz" anlamına gelen "ve in küntüm merzâ" cümlesinden -işarî bir mana olarak- "dalâlet ehli tarafından artırılan manevî hastalıkların büyük bir kısmı, Nur Risalelerinin Kur'anî ilaçlarıyla giderilebilir" anlamını çıkarmasını hazmetmek gerçekten kolay bir şey değildir. Fakat, İbn Abbas, İbn Mesud, İmam Gazalî, Fahreddin-i Razî, İmam Cuveynî, İmam Rabbanî gibi binlerce allame zatlar misüllü Kur’an’ın aynı cümlede pek çok manalar ders vereceğine, Allah’ın kelamından sonsuz işaretlerin bulunduğuna inanalar, onlar gibi bu derin işarî manaları çıkarsama yapan Bediüzzaman gibi bir zatın, “ilimde derinleşen Rasıh” bir allame olduğunda tereddüt etmeyecektir.

* * *

İddia:

“Ma’nâ-yı zahirisiyle diyor ki; "Su bulamadığınız vakit temiz toprak ile teyemmüm ediniz" der ve ma’na-yı işarisiyle diyor ki; "bin üçyüz elli yedide (1357) ma’nevî âb-ı hayat menbaları kapatıldığı zamanda temiz toprağa kast ve teveccüh ediniz. Onda bir menba-ı hayat ve bir ma’den-i nur bulursunuz." Bu âyetin şu işareti hususi bir surette Risale-i Nur’a bakmasına iki emare var:”

“Birincisi: Bu âyetin makam-ı ebcedi ve cifrisi, bin üçyüz elliyedi (1357) ederek o tarihlerde medrese ve irşadgahların seddiyle ve ehl-i ilim sarıklarının açılmasıyla ve ma’nevi susuzluk başladığı hengamda Risale-i Nur hakâik-i îmaniye cihetinde on beş senede kazanılan imân-ı tahkikiyi onbeş haftada belki tam müstaidlere onbeş saatte sarsılmayacak derecede iman-ı tahkikiyi kazandırması kavi bir emaredir ki; şu işaret ona hususi bakar.”

“İkinci emare: Sad ve sin, birbirine tam kardeş olması ve bir kelimede birbirinin yerine geçmesi münasebetiyle bu âyetteki "sa‘îden" kelimesindeki sad, sin okunsa Risale-i Nur’un tercümanını göstermesi, hem bu cümlenin birinci mukaddimesi olan "ev lâmestumu’n-nisâe" fıkrasının işaretiyle kadınların çıplak bacak olarak erkeklere karışmak ve Risale-i Nur’un, şiddetli taarruzlar içinde tesettür lehinde kuvveti mukavemeti zamanına, şeddeli nun iki nun olmak üzere makam-ı cifrisi bin üçyüz kırkyedi (1347) adediyle parmak basması "ev ‘alâ seferin" fıkrasının işaretiyle umumi harblerin asrında her millet seferberlik vaziyetinde bulunması ve (...) lâtif ve kuvvetli bir emaredir ki; âyetin işareti, bu asra ve Risale-i Nur’a bir hususiyeti var ve remzen ona bakar.”

Yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi Nur Risaleleri’nde, bu zırvaların işarî tefsirden olduğu öne sürülmüştür. Oysa, bunların makul ve meşru sayılabilecek işarî tefsirden olmadığı açıktır.

İddiaya Cevap:

Risale-i Nur’un bu hususiyetlerine yakın tarih –reddedilemez bir kesinlikte- şahadet etmektedir. Böyle bir esere Kur’an’ın işaret etmesinin yadırganacak hangi tarafı vardır?

Kur’an’da “sad” ile yazılan “Sırat” kelimesinin “sin” ile de okunabildiği gibi, “sin” ile yazılan “Bastaten” kelimesinin “sad” ile okunduğu gibi, buradaki “sad” ile yazılan “Saîden” kelimesinin altında “sin” ile “Saîden” kelimesini istihraç edilmesinin ilmî veya dinî ne gibi bir sakıncası vardır?                                               

Mesele, bu işaretlerin konusu olan Bediüzzaman Hazretlerine bakış açısı meselesidir. Ona -meşhud delillere dayanarak- hüsn-ü zan besleyenlerin nezdinde, bu zat-ı mübarek bu işarî manalara layık bir hayat yaşamış, bir hizmet yapmıştır. Aksine - hasetten kaynaklanan basiretsizliğe ve cehaletten kaynaklanan kuruntulara dayanarak - ona su-i zanda bulunanların nezdinde, bu işaretlerin hiçbir değeri yoktur. Ancak şu husus bilinmelidir ki, onun liyakatini tasdik edenlerin ellerinde bir çok nişane-i tasdik vardır. Bediüzzaman’ın ilim, takva, feraset, keramet, velayet noktasında bu işaretlere değmediğini söyleyenlerin ellerinde hangi delil vardır? Böyle bir delili göstermek hiç kimsenin haddine düşmez, realiteler buna izin vermez.

“Nur Risaleleri’nde, bu zırvalar...” diyen kimsenin zırvalarını, meleklerin de nefretle karşılamakta olduğuna zerre kadar tereddüdümüz yoktur.

Müfessirlerin imamı olarak bilinen Taberî’den tutun, Zemahşerî, Bakıllanî, Nesefî, Beyzavî, Tantavî, Elmalılı Hamdi Yazır’a kadar onlarca tefsir kaynaklarında yer verilen,  Ebced hesabının işarî tefsirden olmadığını söylemek için, bütün bu alimlerin görüşlerini bir çırpıda atacak kadar bir hezeyan-ı aklî ve zırvalı bir cinnet-i muvakkataya maruz kalmakla mümkündür.

* * *

İddia:

İncelememizi İbn Teymiye’nin şu sözleri ile noktalayalım:

“Ayetlere yüklenmek istenen manalar iki kısımdır:

1. Batıl manalar: Allah’ın kelâmının, bu manalarla tefsir edilmesi caiz değildir.

2. Doğru (hak) manalar: Bunlar da iki kısımdır:

“Eğer Kur'an, bu doğru manaya delâlet ediyorsa, yani ayetin manası buysa, bununla ayet tefsir edilir.”

“Değilse, sırf bir münasebetten dolayı, her doğru mana ile ayet tefsir edilmez. Bu münasebet, lâfzın delâlet alanı (vecihleri) dışındaysa tefsir caiz değildir. Fakat Karmatîler ve Bâtınîler böyle yaparlar. Caiz değildir, çünkü, lâfzın manaya delâleti sem'î bir mesele olup, lâfzın bu manada, o mananın kastedildiğine işaret edecek tarzda kullanılır olması şarttır. Yoksa, sadece, lâfzın bu manaya vaz'ının elverişli ve uygun olması (yani o manada da kullanılır olması) yeterli değildir. Çünkü, çeşitli anlamlara uygun olan, fakat o manalar için vaz olunmayan lâfızlar o kadar çoktur ki, sayılarını ancak Allah bilir. Bu, lâfızla mana arasındaki münasebete itibar eden âlimlere göredir. Bir kısım kelâmcı ve belâgatçıların görüşü budur. Lâfız ve mana arasındaki ilişkiye önem vermeyenlere göre ise, her anlama vaz'ı müsait olan lâfız, hele belli bir manaya konulduğu ve kullanıldığı biliniyorsa, sırf bir münasebetten dolayı bunun dışında bir manaya hamli, Allah’a yalan isnat etmektir.”

“İleri sürülen mana, şeriatın bilinen bir esasına aykırıysa, bu tefsir de caiz değildir. Bu tür tefsir Karamita’nın âdetidir. Bir de ayete verilen mana, şeriata ters düşmese de, ayetten o mana kastedilmediği için bu tür tefsir de caiz değildir. Ne nass olarak, ne de kıyas olarak lâfzın delâlet ettiği manaları ayetlere işaret yoluyla yükleyen birçok cahil vaiz ve mutasavvıfın durumları da budur.”

“Ancak, lâfzın delâletini ispat ederek, işarî manayı, kıyas ve istidlâl yoluyla elde edilen bir mefhum olarak ortaya koyan işarî tefsir erbabının durumu, kıyas ve istinbat metodunu bilen fakihlerin durumu gibidir ki, eğer kıyas fasit değil sahih ise ve akıl yürütme de bozuk değil doğruysa, o takdirde bu tefsir doğrudur.”

İşarî tefsir için ortaya konan şartları, Said Nursî ve talebelerinin ebced ve cifre dayanarak yaptıkları tefsirlere uyguladığımızda; son şart hariç hiç birinin olmadığı görülmektedir. Son şartta da Nur Risalelerinde şüpheli anlatımlar vardır: Said Nursî "Biz, ayetlerin mana-yı sarîhi budur, demiyoruz" demesine rağmen, Nur Risalelerinin birçok yerinde bu sözle çelişen ifadeler kullanmıştır. "Haber veriyor, sarahat derecesindedir, sarahaten bakar, delâleten bakar" gibi sözlerinin başka bir şekilde yorumlanmasına olanak yoktur. Bilindiği üzere, "sarahaten" kelimesi, "açık ve sarih olarak, açıktan açığa, aşikâre bir biçimde" anlamına gelir. Dolayısıyla Nur Risalelerindeki ebced ve cifre dayalı tefsirlerin, işarî tefsirden kabul edilmesi mümkün değildir.

İddiaya Cevap:

Bediüzzaman, İbn Teymiye’den elli kat daha fazla alim ve daha fazla takva sahibidir. İşarî tefsir için söylenen şartların hiçbiri, ne bir ayette ne de bir hadiste söz konusu değildir. Bediüzzaman, işarî tefsirin ne anlama geldiğini çok iyi bilmektedir. İbn Teymiye’den ders almaya hiç de ihtiyacı yoktur.

Bununla beraber, Bediüzzaman Hazretlerinin istinbat ettiği işarî manaları kabul etmeyenleri kabule zorlayan bir -dinî- âmil olmadığı gibi, kabul edenleri yanlış yapmakla suçlamaya izin veren hiçbir -ilmî ve dinî- âmil de yoktur.

Bediüzzaman’ın bütün insanlığa hitap eden, dinin en yüksek hakikatlerini ders veren Risale-i Nur’un bu umuma bakan imanî derslerini görmezlikten gelerek, hususî manada, eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadın hüküm sürdüğü bir devirde, sırf - dine, imana, Kur’an’a hizmet ettikleri için - hapishane köşelerinde zulme maruz kalan talebelerinin ümitsizliklerine merhem sürmek, onların yaptığı kutsî hizmetin önemini anlatmak ve makbuliyetini belirtmek üzere kaleme aldığı ve  “mahrem” diyerek  hususî dairede kalmasını arzu ettiği ve gerçekte hak ve hakikat olduğunda şüphe edilmeyen istinatlarını nazara alarak insafsızca eleştirmek, dinin, Kur’an’ın neresine bir hizmettir?  Allah’ın rızası böyle mi kazanılır? Bu ahmaklığın sonu gelir mi?

Şunu da söyleyelim ki, akıl kulakları duyanlara sivri sinek saz; manen sağır olanlara ise davul zurna az. Bilmeden de olsa zındıka komitesinin ekmeğine yağ süren zavallıların kulakları çınlasın! 

(1) bk. Şualar, On Beşinci Şua, İşarat-ı Kur’aniye Hakkında Lahika, s.681 ve 682.

Okunma Sayısı : 4578


Pdf Olarak Kaydet

Paylaş |

Yorumlar / Yeni Yorum Ekle

Soru ve cevap hakkında yorumlarınızı, cevaba katkılarınızı ve önerilerinizi bize bu alandan gönderebilirsiniz.
Yorum yazabilmeniz için üye olmanız veya eğer üye iseniz üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Sonuç

Yorum yok !