Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

Aranan kelime
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Doğrudan karşılayan bir anlam bulamadık. Birde aşağıdakilere bakın
İçerisinde 'KA' geçenler :
ABDULKADİR: Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ABKAME: f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.
ABKARÎ: Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
ABLUKA: İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
ABLUKAYI BOZMAK: Muhasara hattını yarıp geçmek.
ABLUKAYI KALDIRMAK: Muhasarayı bırakmak.
ACİBE-İ HİLKAT: Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADALETKÂR: f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADEM-İ DİKKAT: Dikkatsizlik.
ADEM-İ İMKÂN: İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ADEM-İ İNKÂR: İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADEM-İ İTİKAD: İtikatsızlık.
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ TAKAYYÜD: Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
ADESE-İ MÜTEKARİB: Yakınlaştıran mercek.
ADÎM-ÜL İMKÂN: İmkânsız. Olamaz.
ADÜVV-İ KADİM: Eski düşman.
AFV-İ ANİLKAT': Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.
AĞTABAKA: Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AHKAB: Yabani eşek.
AHKAB: Uzun zamanlar.
AHKAD: (Hukd. C.) Kinler, garezler.
AHKAF: (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
AHKAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
AHKÂM: (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
AHKÂM-I ADLİYE: Adaletle alâkalı hükümler, emirler. * Adliye nezaretinin eski ismi.
AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE: (Bak: Şeriat)
AHKÂM-I KUR'ÂNİYE: f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
AHKÂM-I ŞAHSİYE: Huk: Şahsın kendisini alakalandıran hükümler. (Bak: Hukuk-u şahsiye)
AHKAR: En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
AHKAR-UL İBÂD: Kulların en hakiri.
AHMAK-UL HUMAKA: Ahmakların en ahmağı.
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AHMAL Ü ESKAL: Ağır yükler.
AHMAS-ÜL KADEM: Ayak tabanı.
AHSEN-ÜL KASAS: İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli. * Sure-i Yusuf (A.S.).
AHZ U KABUL: Alıp kabul etmek.
AHZEKA: Bodur ve şişman adam.
AHZ Ü KABZ: Kendine mal etme.
AİKA: (C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
AKA: İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
AKAB: Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A'KAB: (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ: yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA: Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD: (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE: Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AKAK: (C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK: Sıcak çok olmak.
AK'AKA: Saksağan sesi.
AKAKİR: (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
A'KAL: En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
AKALA: Bir çeşit pamuk.
AKALİD: Yoğurt.
AKALİM: (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT: Yoğurt.
AKALL: (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL: En az. Azın azı.
AKALLİYET: (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM: Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM: Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AKAM: Yük bağladıkları ip.
AKAM: (Bak: Ekkâm)
AKAMET: Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN: Deve ayağını bağladıkları ip.
AKANYILDIZ: Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
A'KAR: Kısır.
AKAR: Zayi etme, kaybetme. * Kumlu yer. * Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR: Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKARİB: (Bak: Ekarib)
AKARİB: (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS: Çirkin kokulu olma.
A'KAS: Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
AKASIR: (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ: (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT: Çukur yer.
AKAT: Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL: (Bak: Ekavil)
AKEVKA': Kısa boylu.
AKİKA: Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
AKKÂL: Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKKÂM: Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
AKS-İ KAZİYE: (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Bazı canlılar insandır."
AKSAKAL: Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
ALÂKA: İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA: Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR: Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA: Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA: Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN: Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ÂLÂM U ASKAM: Kederler ve hastalıklar.
ÂLÂT-I KATIA: Kesici âletler.
ALATURKA: İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALEKA: (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
ALE-L-KAİDE: (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL: Birinin sözüne, iddiasına göre.
ÂLET-İ KATIA: Kesici âlet.
ALİKA: İçine birşey koyacak torba. * Yem.
ÂLİ-KADR: Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek. * Meşhur bir çeşit lale.
ÂLİ-MAKAM: Makamı yüksek, yeri yüksek.
ÂLÎ-MEKAN: Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ALKAM: Acı salatalık, hıyar.
ALKAME: Acılık, acı tat. Acı hıyar.
ALPAKA: Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
AMAKA: Derinlik. * Iraklık.
AMALİKA: Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
AMEL-İ KALİL: Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
ÂMİRZ-KÂR: f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
AMUZKÂRÎ: (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
AMUZKÂR: (Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
AN-KARİBİN: Yakın vakitlerde.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsusen.
AN-SAMİM-İL KALB: Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
ANAKAT: Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANGLİKAN: İngiliz kilisesine bağlı kimse.(Anglikan Kilisesine Cevap:Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyâsi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde pek şematetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desisesine karşı; küsmekle sükut etmek, inkârına karşı da; tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var:O dedi birincide: "Muhammed (A.S.M.) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i İman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'ân.Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dâir şâhidim: $Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedavi eder?" Derim: Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: $ da. $Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, aslı esasdır. Servet-i insaniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: $
ANKA: İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat.
ANKA-YI MAĞRİB: Zümrüd-ü Anka kuşu.
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
AN-KARİB: Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN: Yakın vakitten.
ANKAS: Erkek tilki yavrusu.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsûsen.
AN-SAMİM-İL KALB: Can ve yürekten, kalbden.
ANTİKA: yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
ARÂZİ-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARKA: Çadıra diktikleri direk. * Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
ARKAN: Terleme.
ARSA-İ KÂR-ZÂR: Muharebe alanı, savaş meydanı.
ARUZ KALIPLARI: (Bak: Bahr)
ARZ-I MUKADDES: Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ARZ-I İFTİKAR: Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.
ARZU-YU BEKA: Ebedilik arzusu.
ASA-YI İNKÂR: İnkâr değneği. Kabul etmeme.
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ÂSÂR-I ATİKA: Eski eserler.
ASDİKA: Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar. * İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
ASHÂB-I KALEM: Kalem ashabı. Memurlar.
ASHÂB-I KALİB: Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASKA': Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı. * Kanarya kuşu.
ASKÂ': (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.* Bölgeler.
ASKABE: Küçük salkım.
ASKALÂN: Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ASKALE: Serap fazla olmak.
ASKAR: Üzüm şırası.
ASKAT: (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
ASLEKA: Serabın fazla olması.
ÂŞIKAN: (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİKÂR(E): f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞKAR: Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
AŞ-KÂRE: f. Aşçı.
ATALET KANUNU: Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
ATEH KABL-EL MİÂD: Erken bunama.
ATEŞ-KÂR: f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
ATIFET-KÂR: f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
AVAN-I TEKÂMÜL: Tekâmül, olgunlaşma ve terakki zamanları.
ÂVÂZ-I RA'D U SÂİKA: Gök gürlemesinin ve yıldırımın âvâzı, sesi.
AVUKAT: Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu. * Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.
AYHEKA: Neşat, sevinç, neşe, sürur. * Bir kuş adı.
AYKA: Deniz kenarı. * Ev ortası.
AYN-ÜL LİKA: İstenilen kavuşma ve sevilenin tâ kendisi.
AZEKA: Alâmet, nişan, işâret.
AZKA: İri yünlü koyun.
AZM-İ KAT'Î: Kesin karar, kat'î azim.
AZM-İ AKAB: Tıb: Ökçe kemiği.
AZM-İ KASABA: Tıb: Baldır kemiği.
AHKÂM-I FER'İYYE: (Bak: Şeriat)
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
BÂ-İ KASEM: Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. $ "Billâhi" gibi. * Farsçada: Bâ $ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.
BAHİKA: Görmiyen, kör (göz).
BAHKA': Gözü çıkmış.
BAHŞ-I KALENDERÎ: Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BAİKA: (C.: Bevâik) Belâ, felâket, musibet.
BÂKA: Tutam, demet, deste. * Tere ve sebzevat destesi.
BAKALORYA: Fr. Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması.
BAKAN: (Bak: Nâzır)
BAKAR: (C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır.(Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir. E.T.)
BAKARA: İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ: Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BAKAR-PEREST: f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
BAKAYA: Artıklar, fazlalıklar. * Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)
BAKBAKA: Desti ve bardaktan çıkan ses.
BAKKA: Sivrisinek. * Tahtabiti.
BAKKAL: Sebzevât satıcı.
BAKKAR: Sığır çobanı, sığırtmaç.
BÂLÂKAMET: f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BALIKHANE KAPISI: Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALKAN: Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.
BALKANLAR: (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
BALKAR: Kafkasya Türkleri'nin Kıpçak kolundan olan bir boy.
BANKA: İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu malın fiatına, ödedikleri faizi de ekliyerek paranın asıl sahibine satarlar. Böylece bankada faiz karşılığı para yatıran dar gelirliler, kendi paralarıyla üretilen bu malları satın almakla kendi aldıkları faizden daha fazlasını yani zenginin bankaya ödediği faizi ödemiş olurlar. Hem bankacıyı, hem banka ile iş yapan ticaret erbabını kendi paralarıyla çalışmadan zengin etmiş, fiatlarını yükseltmesine ve dar gelirlilerin zulme uğramasına âlet olmuş olurlar.İslâma uygun olan; iş ortaklığıdır. İş adamı paralarını kullandığı insanları, paraları ölçüsünde işine ortak yapmalı, kârını da zararını da buna göre bölüşmelidir. Böyle olursa hem fiatlar yükselmez, hem de bir kısım insanlar zenginleşirken, diğerleri fakirleşmez.
BARAKA: İtl. Temelsiz küçük yapı.
BARBAKAN: Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
BAREKALLAH: Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BÂRİKA: (C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
BÂRİKA-İ HAKİKAT: Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BÂRİKA-ÂSÂ: şimşek gibi.
BARİKAT: Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
BASIKA: Beyaz ve sâfi bulut. * Âfet, dâhiye. * Makbul bir cins sarı hurma.
BASİKA: Su ile tamamen dolu olan kuyu.
BASİRET-İ KALB: Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.
BASİRET-KÂR: f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
BASİRET-KÂRÎ: Basiretlilik, önceden görmeklik.
BAST-I MAKAL: Söz açma.
BAST-I MUKADDEMAT: Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.
BAST FÎ MAKAM-İL-KALB: Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.
BATARİKA: (Batrik. C.) Patrikler.
BÂTIN-I KALB: Kalbin içi. Kalbdeki hisler.(Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sev. Mâna-yı ismiyle sevme. "Ne kadar güzel yapılmış" de. "Ne kadar güzeldir" deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki: Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. S.)
BA-VEKAR: Ciddi, vakarlı, ağırbaşlı.
BÂYİKA: (C.: Bevâyık) Belâ ve şer olan şey, dâhiye.
BAYKAL: Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı.
BAYKAR: Çulha, bez ve kumaş dokuyan.
BAYKARA: Helâk olma, mahvolma. * Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme. * Malı çok olma. * Yırtıcı bir kuş.
BAZOKA: (Bazuka) Tanklara karşı kullanılan bir çeşit silâhtır. Soba borusuna benzer, omuza konarak nişan alınıp ateşlenir.
BECAYİŞ-İ MEKÂNÎ: f. Yer değiştirme. Mekân değişikliği.
BEDEL-İ RAKABE: Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.
BED-KÂR: f. Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan.
BED-LİKA: f. Çirkin yüzlü, kötü yüzlü.
BEDRAKA: f. Delil. Kılavuz. Mürşid. * Allah yolu.
BEDRAKA-İ EFKÂR: Fikirlerin mürşid ve kılavuzu.
BEDREKA: (Bak: Bedraka)
BEKA: Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma. * İlm-i Kelâm'da : Varlığının asla sonu olmayan Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatıdır. * Bâki olmak. Ebedîlik.(... Beşer bu asırda harplerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin ikazatıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi istidâdını hissetmiş. Ve insan, acib cemiyetli istidâdiyle yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış. Belki ebede meb'ustur ki, ebede uzanan arzular, mahiyetinde var. Ve bu dar, fâni dünya insanın nihayetsiz emel ve arzularına kâfi gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış. Hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve hâdimi olan kuvve-i hayâliyeye denilse : "Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir idam senin başına gelecek." Elbette hakiki insaniyetini kaybetmiyen ve intibaha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşarete bedel, derinden derine teessüf ve eyvâhlarla saâdet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak. H.)
BEKA-İ DÜNYEVÎ: Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.
BEKA-İ NEV': Nev'in devamı. Meselâ: İnsan nev'inin, yani insanların devam edip bitmemesi, çocukların doğması ile olduğu gibi.
BEKALE: Yağla karışmış keş. * Karıştırmak.
BEKAM: f. İsteğine, meramına kavuşan, nail olan. Arzu ettiğine erişen. Mesut, bahtiyar.
BEKAMET: Dilsizlik, dili olmamaklık.
BEKÂR: Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam. * Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam. (Bak: Tecerrüd, Mücahede)
BEKÂRET: Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.
BE-KAVL: f. Sözüne göre, dediğine göre.
BEKAYA: Geride kalanlar, bakiyeler. * Maliye işlerinde tahsil olunmayan gelir, meblağ.
BEKKÂÎN: (Bükâ. dan) Ağlayanlar.
BELKA': Tenha çöl. Harap ve boş yer. * Yazı. * Yalan yere yemin etmek. * Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler. * Bir hurma cinsi.
BELKA': Alaca. Alaca bacaklı olan at.
BELKAA: Şam vilâyetinde bir yerin adı. * Kara ile ak alaca nesne. * Parlak nesne.
BENDE-İ HALKA-BEGÛŞ: Kulağı halkalı olan köle, esir. * Mc: İtaatli, muti'.
BENDEKA: Hiddetle bakma, sert bakış. * Bir şeyi fındık kadar ufak yapma.
BENİKA: (C.: Benâyık) Elbisenin koltukaltı parçası.
BERAHİN-İ KATIA: Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.
BERAHİN-İ KAVİYYE: Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.
BERBEKAN: Arapların giydiği bir elbise cinsi.
BEREKÂT: (Bereket. C.) Bereketler. Bolluklar.
BERKA': (C.: Berkavât) Yüksek yer. * Taşlı balçık.
BERKA': (Bak: Burku)
BERKAA: Dört ayak üstüne durmak.
BERKAN: f. Tüyü kıvırcık olan kuzu postu veya kürkü.
BERKAN: Parıldama. * Volkan.
BERKARAR: Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
BERKAŞ(A): Nakşetmek, nakışlamak.
BERKATA: Birbirine yakın olan adım.
BESTE-KÂR: Besteliyen. Besteci.
BEŞANİKA: Boşnaklar.
BEVKA': Kargaşalık, karışıklık.
BEYADIKA: (Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak. C.) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar. * Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.
BEYAN-I EFKÂR: Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.
BEYKARA: Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.
BEYT-ÜL KASİD: Edb: Kasidenin seçilmiş en güzel beyti.
BEZEKÂR: f. Suçlu, günahkâr.
BEZEKÂRÎ: f. Suçluluk, günahkârlık.
BEZREKA: (Bak: Bedraka)
BEZR-KÂR: f. Ekinci, çiftçi. Tohum saçan.
BIKA: (Buka. C.) Topraklar, memleketler, ülkeler.
BITAKA: (C.: Batâik) Varaka, pusla kâğıdı.
BÎ-BEKA: Bekasız, devamsız.
BİKA: Mercimek.
BİKA': (Buk'a. C.) Ülkeler, memleketler. Topraklar, yerler.
BÎ-KÂR: f. Kârsız, işsiz kimse. Bekâr kişi. (Bekârlık, bikârların kârıdır. İşârât)
BÎ-KARAR: Kararsız.
BÎ-KAYD: Kayıtsız, şartsız. *Alâkasız, aldırmaz.
BİLÂ-KAYD U ŞART: Kayıtsız şartsız.
BİLİSTİHKAK: Lâyıkıyla, liyakatı olarak. Hakkıyla. Haklı olarak.
BİLKASD: Kasd ile, düşünerek. Bilerek.
BİLMUKABELE: Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak.
BÎ-MEKÂN: f. Mekânsız, yersiz, yurtsuz. * Serseri.
BÎ-NUKAT: f. Ebced hesabında noktasız harfler. (Bak: Mühmel)
BİRKAŞ: (C.: Berâkış) Serçeye benzer bir küçük kuşun adı.
BİTAKA: Küçük parça. (Üzerinde kumaşın fiatını yazıp kumaş içine koyarlar.)
BUKALEMUN: f. Bulunduğu yerin rengine giren, fare büyüklüğünde, böcek yiyen bir hayvan. * Mc: Sık sık fikir ve kanaat veya meslek değiştiren.
BUKKARÎ: Musibet, belâ, âfet, felâket.
BURKAT: Sanem, heykel, put.
BUTAKAT: (C.: Bevatık) Pota dedikleri kap ki içinde maden eritirler.
BÜKÂ: Ağlama.
BÜKÂ-Yİ SÜRÛR: Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
BÜKÂ-ÂLÛD: f. Ağlatıcı, gözyaşı döktürücü.
BÜKÂ-ENGİZ: f. Ağlatıcı. Gözyaşı döktürücü.
BÜKÂT: Ağlayanlar.
BÜLKA: Kısa boylu. * Bir kuşun adı.
BÜNDUKA: (C.: Bünduk, Benâdik) Fındık tanesi. * Kemankere taşı. Küçük yuvarlak taş.
BÜNYAN-I KAVÎ: Sağlam bina.
BÜRAKA: Bütün gün yüzünü süsleyen kadın. * Yemek sırasında bir kimseye kızıp, yemeği kimseye vermeyip yalnız yiyen kadın.
BÜRHAN-I KATI': Kat'î, en sağlam ve şeksiz delil. * Farsça bir lügat kitabının ismi.(İşte şu Zât (A.S.M.), şu mevcûdat Hâlikının vahdaniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. S.)
BÜRKA: (C.: Birak) Taşlık yer.
BÜRKA': Kadınların örtündükleri yaşmak, peçe.
BÜRKAN: Yanardağ, volkan, lavlar saçan dağ.
BÜSTÛKA: (C.: Besâtik) Küçük küp. Küpçük.
BÜTEKA: (C.: Bevâtık) Pota dedikleri âlettir ve kuyumcular içinde altın ve gümüş eritirler.
BÜZZAKA: Kabuksuz sümüklü böcek.
CAKA: (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çekiyorlar.
CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çeken.
CAMEKÂN: f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık.
CANŞİKÂF: f. Can yaralayıcı, can yırtıcı.
CANŞİKÂR: f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub.
CÂY-I DİKKAT: Dikkat edilecek nokta. Dikkat edilecek yer veya şey.
CÂY-I KARAR: Dinlenme, durma yeri.
CAZİBE KANUNU: Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker.
CEFAKAR: f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
CEFFE-L KALEM: Düşünmeksizin, birden, hemen. * Kalemin yazısı kurumuş, silinmez. * Kat'i olan şey.
CEMAHİR-İ MÜTTEFİKA: Birbiriyle anlaşmış, ittifak etmiş devletler. Müttefik cumhuriyetler.
CEMİLEKÂR: f. İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan.
CENNETMEKÂN: "Yeri cennet olası, makamı cennet olan" meâlinde olup, vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir.
CERAMİKA: Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.
CEVAB-I KAT'Î: Kesin ve kat'i söz, kesin cevap.
CEVZEKA: (C.: Cevzek-Cevâzik) Pamuk kozağı.
CİBAL-İ ŞÂHİKA: Yüksek dağlar.
CİĞER-ŞÜKÂF: f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren.
CİLVEKÂR: f. Cilveli. Nâzenin.
CİNAYET-KÂR: f. Cinayet işleyen.
CÜMLE KAPISI: Sarayın büyük kapısı. * Dış kapı.
CÜR'ETKÂR: f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek.
DÂ-ÜL-KALB: Tıb: Kalb hastalığı, yürek çarpması.
DABUKA: Pis. Necis.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DÂHİYE-İ HİLKAT: Yaradılıştan dâhi olan. Hârika.
DAİRE-İ İMKÂN: Kâinat. İmkân âlemi. Mükevvenat. Mümkün olan, şartların müsait olduğu âlem. (Daire-i mümkinat da aynı mânada kullanılır.)
DAKA': Varmak. Ulaşmak. * Buluşmak.
DAKA': Fakirlik.
DAKAİK: (Dakayık) (Dakik. C.) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.
DAKAİK-I FENNİYE: f. İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları.
DAKAİK-İ UMUR: f. Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları.
DAKAİK-AŞİNA: f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
DAKAL: Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya.
DAKDAKA: Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.
DAKİKA: (C.: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman. * İnce fikir, mülâhaza, nükte. * Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki bunlar da saniyelere ayrılırlar.
DAKİKA-BİN: f. İncelikleri bilen, ince noktaları gören.
DAKİKA-ŞİNAS: İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen.
DALKAVUK: t. Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam.
DANKA': Dar, sıkıntı. Zararlı, zarara sebeb olan.
DÂR-I BEKA: f. Âhiret. Bâki olan yer. (Mâdem dünyada hayat var, elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını su-i istimâl etmeyenler, Dâr-ı Beka'da ve Cennet-i Bâkiye'de hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. L.)
DÂR-ÜL İKAB: Cehennem. Çok azab çekilen yer.
DÂR-ÜL KARAR: Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül Beka.
DAR-ÜŞ-ŞAFAKA: İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARAKA: (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
DAVKAA: şişman ve ahmak olan kimse.
DEHMEKA: Yumuşak ve güzel yemek. * Her nesnenin yumuşağı.
DEKA': (C.: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.* Kaygan yer.
DEKAİK: (Bak: Dakaik)
DEKAKİN: (Dükkân. C.) Dükkânlar.
DEKAMETRE: yun. On metrelik uzunluk birimi.
DEKAN: Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.
DEKAR: Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.
DELAİL-İ KALBİYE: Kalbe âid deliller. Kalb ile bilinen deliller.
DELİL-İ İMKÂNİ: İmkâna âit olan delil. $âyeti ile işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası: "Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında, gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-i mütenahi imkânlar, ihtimâller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre gayr-i mütenâhi yollardan muayyen bir yola süluk eder. Ve gayr-i mahdut hâllerden bir vaziyete girer. Ve gayr-i ma'dut sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada, harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisan-ı hâliyle, Sani'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?İşte her bir zerre, müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük büyük herhangi bir teşekküle girerse veya herhangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhafaza eder. İ.İ.)
DENAET-KÂRÂNE: f. Alçakçasına, alçakça.
DER-AKAB: f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DEREKA: (C.: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.
DEREKÂT: Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
DEREKE-İ MİRKAT: Merdivenin en alt basamağı.
DERK-İ DEKAİK: İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama.
DERKAA: Kaçmak, firar.
DER-KÂR: f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan.
DESİSEKÂR: f. Hileci, hile yapan.
DESİSEKÂRÂNE: f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
DEVR-İ KASIR: (Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre.
DIKAK: Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı. * Şirden adı verilen bağırsak.
DIKKA: (C.: Dükuk) Rüzgârın savurduğu toprak. * Uzaklaşmış olan şey.
DIL'-İ KÂZİB: Tıb: Göğüs kemiğine dayalı beş adet küçük kaburga kemiği.
DİGER-KÂM: f. Başkalarını düşünen.
DİHKAN (DÜHKAN): (C: Dehâkin) Sipâhi. * Köy kethüdâsı. * Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam. * Bezirgân. * Acem fellahlarının maslahatgüzarı.
DİKKAT: İncelik, dakik oluş. Ehemmiyet ve kıymet verme.
DİKKAT-İ NAZAR: İnceden inceye düşünme ve bakma. Bakış inceliği.
DİL-ŞİKAF: f. Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı.
DİNKAS: İfsad etmek, bozmak.
DİRAYETKÂR: f. Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı.
DİSKALİFİYE: Fr. Müsabaka dışı bırakılmış.
DİVAN-I AHKÂM-I ADLİYE: Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.
DİYET-İ KÂMİLE: Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir.
DUÂ-YI KAVLÎ: Sözle yapılan dua ki bildiğimiz meşhur duâlardır.
DUKA: Eskiden Avrupa'ca pek yüksek bir asalet ünvanı idi.
DUKAK: (C.: Dekâyık) İnce nesne. * Un. * Zor, güç.
DUNEHU HART-ÜL KATAT: "Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir tabirdir.
DU'ŞUKA: Bir böcek cinsidir ve sahrâlarda olur.
DUZAH-MEKÂN: f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık.
DÜKA': Deve öksürüğü.
DÜKAS: Uyuklamak.
DÜVEL-İ MÜTTEFİKA: f. İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART N: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DU'ŞUKA: Bir böcek cinsidir ve sahrâlarda olur.
EBHEKAN: Kuzu kulağı adı verilen ot.
EBKA': Alaca karga.
EBKA: Ağlattı (mânasında mâzi fiili. Bak: İbkâ)
EBKÂR: (Bikr. C.) Bekârlar. * Mc: Evvelce kimsenin söylemediği sözler.
EBKÂR-I EFKÂR: Evvelce söylenmemiş olan fikirler.
EBNİYE-İ ATİKA: Eski binâlar.
EBRKÂR: f. Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.)
EBU KALEMUN: Bir nevi kumaş ki, göze türlü türlü görünür. Bâzıları "gülistân-ı kemhâ" derler.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EBU KAYS: Çakal.
EBU-L KA'KA': Kuzgun.
ECEL-İ KAZÂ: (Bak: Ecel-i mübrem.)
ECELL-İ MAHLUKÂT: Mahlukların en üstünü. İnsan.
EDİLLE-İ KATI'A: İtiraz edilmeyecek derecede kat'î ve sağlam deliller.
EDİLLE-İ KAVİYYE: Sağlam deliller.
EDVAR-I SÂBIKA: Geçen zamanlar.
EFÂZIL-I UKALÂ: Akıllıların en ileri gelenleri.
EFİKA: Fenâ, hoş olmayan, çirkin ve kötü şey.
EFKAM: Eğri.
EFKAR: Pek fakir, çok fakir.
EFKAR-I FUKARA: Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
EFKÂR: (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
EFKÂR-I ÂLİYE: Yüksek düşünceler, fikirler.
EFKÂR-I ÂMME: Halkın düşüncesi ve fikirleri.
EFKÂR-I SÂİBE: Maksada uygun fikirler, doğru sözler.
EFKÂR-I UMUMİYE: (Bak: Efkâr-ı âmme)
EHL-İ DİKKAT: Dikkatliler, dikkat sahipleri.
EHL-İ KALB: (Bak: Ehl-i dil)
EHL-İ ŞEKAVET: İslâmiyetin müsâade etmediği çeşitli rezâlet işleyen bedbaht.
EHSÂS-I RAKİKA: İnce hisler, ince duygular.
EKABB: İnce belli.
EKÂBİR: (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
EKÂBİR-İ ULEMÂ: En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
EKADİH: (Kıdh. C.) Kıdhlar, oklar.
EKAHİ: (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
EKALİM: (İklim. C.) İklimler, memleketler, mıntıkalar.
EKALİM-İ BÂRİDE: Soğuk iklimler, soğuk memleketler.
EKALİM-İ HÂRRE: Sıcak iklimler, ülkeler.
EKALİM-İ SEB'A: Yedi iklim. * Yedi kıt'a.
EKALL: Daha az, en az, pek az. En küçük. (Bak: Akall)
EKALL-İ KALİL: Azın azı, pek az, en az.
EKALLİYET: (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık.
EKAM: (Ekme. C.) Tepeler, bayırlar.
EKANİM: (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
EKANİM-İ SELÂSE: Üç unsur. (Bak: Teslis)
EKARİB: Akrabalar. Yakın hısımlar.
EKARİM: (Kerim. C.) Kerem sâhibi olanlar.
EKASIR: (Akser. C.) En kısalar, pek kısalar.
EKASİ: (Aksâ. C.) En uzaklar, pek uzaklar.
EKASİ-İ BİLÂD: Uzak beldeler, en uzak şehirler.
EKASİM: (Aksam. C.) Aksamlar, paylar, kısmetler.
EKASİRE: (Kisrâ. C.) Kisralar, şahlar. Eski Acem padişahları.
EKASİS: (Kıssa. C.) Kıssalar, ibretli hikâye ve dersler.
EKATİ: (Kati. C.) Sürüler, koyun sürüleri.
EKAVİL: (Akvâl. C.) Kaviller, sözler.
EKAVİL-İ BÂTILA: Bâtıl sözler, doğru olmayan sözler.
EKAVİL-İ KÂZİBE: Uydurma ve yalan sözler.
EKAZİB: Yalanlar, kizbler, yalan ve uydurma sözler, asılsız kelâmlar.
EKAZZ: Yeleksiz ok.
EKKAF: Eğerci, semerci.
EKKAL: Çok yeyici, obur.
EKMEL-İ MAHLUKAT: Yaradılmışların en mükemmeli, Hz. Muhammed (A.S.M.) (Bak: Mefhar-i Kâinat)
EKPEK-ÜL KÜPEKA: Köpeklerin en köpeği. * Çok âdilik ve alçaklık.
EKREH-İ MAHLUKAT: Mahlukların en kerihi, en iğrenci.
EKSERİYET-İ MUTLAKA: f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
EKULÜ KEMÂ KÂLE: Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
ELKAB: (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
EL-KARİA: Kıyâmet.
EL-KÂSİBÜ HABİBULLAH: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)
EM'Â-İ RAKİKA: İnce bağırsaklar.
EMÂKİN-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler, kutsal mekânlar.
EMRAZ-I KALBİYE: Kalb hastalıkları.(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevi olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur!.. M.N.)
ENCÂM-I KÂR: İşin neticesi, amelin sonu.
ENHAR-I AMÎKA: Derin olan nehirler.
ENKA: Daha temiz, en pâk.
ENKAD: Bir alaca kuşun adı.
ENKAL: İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler. * Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.
ENKAS: En noksan, çok noksan, pek eksik.
ENKAZ: Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.
ENKAZ-I REMİME: Kazaya uğramış ve esaslı tarafları tahrib olmuş gemi veya tekne enkazı.
ENKAZ-I ÜMMİD: Ümit yıkıntısı, ye'se düşme.
ENTRİKA: İtl. Hile, gizli tedbir ve dolap.
ENZAR-I DİKKAT: Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
ERACİF VE EKÂZİB: Yalan ve uydurma sözler.
ERKA: Ziyade yükselen. Çok yükselen.
ERKAB: Boynu kalın olan adam veya arslan.
ERKABAN: Uzun boyunlu.
ERKAH: (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
ERKAM: Rakamlar. Sayı işaretleri. * Yazılar.
ERKAM-I AŞERE: Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.
ERKAM-I CÜMEL: Ebced hesabı.
ERKÂN: (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
ERKÂN-I ASKERİYE: Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
ERKÂN-I DEVLET: Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.
ERKÂN-I HARB: Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
ERKÂN-I İSLÂMİYE: İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
ERKÂN-I SALÂT: Namazın rükünleri.
ERKÂN-I SEB'A: Yedi rükün.
ERKAN: Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet.
ERKAM: (C.: Erâkım) Alaca yılan.
ERKAŞ: (C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.
ERKAT(A): (C.: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan. * Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.
ESABİ-ÜL KADEM: Ayak parmakları.
ESDİKA: Sâdıklar, sâdık olanlar.
ESKAB: Delmek. * Ateş yakmak.
ESKAF: Uzun boylu, iri kimse.
ESKAL: (Sekal. C.) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.
ESKAL: (Sakil. den) Daha sakil, en ağır, en çirkin. * Kaba, can sıkıcı.
ESKAM: (Sakam. C.) İlletler, hastalıklar, dertler.
ESLAHAKALLAH: Allah seni ıslâh etsin.
ESLİHA-İ ATİKA: Eski silâhlar, eski tip silâhlar.
ESVED-ÜL-KALB: (Bak: Süveydâ)
EŞKA: En şaki, haydut, eşkiya, katı-üt tarik.
EŞKAH: Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).
EŞKÂL: (Şekil. C.) Şekiller, kılık.
EŞKÂL-İ HAYAT: Hayatın şekilleri.
EŞKÂL-İ ZEMAN: Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı.
EŞKAR: Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.
EŞREF-İ MAHLUKAT: Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan.
ETFAL-İ MEKÂTİB: Mekteb çocukları, okul talebeleri.
ETKA: (Taki. den) Allah korkusu ile günahtan çok fazla çekinen. Haram veya helâl olduğunu iyice bilmediği şüpheli şeyleri yapmayan. Günah işlemeyen. Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gaye ve maksad edinen.
ETRİKA: (Tarik. C.) Tarikler, yollar, caddeler. * Sebepler, vesileler, vasıtalar. * Maişeti te'min etmek için tutulan meslekler, geçinmek için yapılan işler.
ETVAR-I NÂ-LÂYIKA: Uygunsuz ve münasebetsiz hareketler.
EVKAF: (Vakıf. C.) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar. (Bak: Vakıf)Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen batı tarihçileri vakıf kuruluşlarına hayran kalmışlar ve kendi ülkelerinde bunun örneklerini kurmaya başlamışlardır. Amerika'da kurulmuş önemli vakıflar hâlen vardır. Vakıf müessesesini komünizme karşı çok mühim bir set olarak görmektedirler. Atalarımızın bu hayır kuruluşlarının bugün memleketimizde takdir edilmesi ve ihmâl edilmemesi gereklidir.
EVKAF-I HÜMAYUN: Tar: Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları vakıflar.
EVKAF-I MAZBUTE: İdaresi Evkaf Nezareti'ne ait olan vakıflar.
EVKAR: (Vekr. ve Vekre. C.) Kuş yuvaları.
EVKAS: Boynu kısa olan.
EVKAŞ: Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.
EVKAT: (Vakit. C.) Vakitler.
EVKAT-I HAMSE: Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.
EVKAT-I MUAYYENE: Belli vakitler, belli zamanlar.
EVKAT-I SALÂT: Namaz vakitleri.
EV-KEMA KAL: Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
EYHUKAN: Maydanoz otu.
EYMAN-I SÂDIKA: Doğru yeminler.
EZAHİR-İ EFKÂR: Fikir çiçekleri.
EZİKKA: (Zukak. C.) Yollar, sokaklar.
EZKA: En anlayışlı. En zeki.
EZKA: En temiz. En pâk. Ziyade dindar. Pâkize.
EZ-KADİM: f. Eskiden, önceleri.
EZKAN: (Zakn. C.) Çeneler.
EZKAR: (Zikr. C.) Zikirler.
EZKAT: f. Kötü düşünceli kişi.
EZ KAZA: f. Kazâ olarak, tevâfuk olarak. Beklenmedik ânda.
EZMİNE-İ KADİME: Eski zamanlar.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
FABRİKA: Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
FAHEKA: Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
FAHR-İ KÂİNAT: (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar)
FÂKA(T): Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
FÂKA-İ ŞEDİDE: şiddetli ihtiyaç.
FAKAD: Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKAKA: Ahmak adam.
FAKAKI': Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKAM: Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAKAT: ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
FAKFAKA: Köpeğin korkudan ürümesi.
FAKFAKA: Ahmak adam.
FAKKAH: Ezhar otunun çiçeği.
FALAKA: İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
FÂRIKAT: Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
FARKADAN: (Bak: Ferkadan)
FART-I ZEKÂ: Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.
FASİKA: Fâre.
FECR-İ KÂZİB: (Bak: Fecr-i sâdık)
FEDAKÂR: f. Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FEHEKA: (C: Fihâk) Buzağı başı.
FEKAHE: Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
FEKAHET: (Bak: Fakahet, Fakih)
FEKAHET: Lâtifecilik, şakacılık.
FELKAM: Geniş, vâsi'.
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Jeoloji ilmi.
FERAG-I KAT'Î: Kayıtsız şartsız yapılan ferag.
FERAG Ü İNTİKAL: Alım satımda tapu muâmeleleri.
FERÎKA: Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot.
FERÎKAYN: İki mukabil taraf, iki askeri fırka.
FERKAA: Parmak çıtlatmak.
FERKADAN: Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
FERKADE: Sergerde kimse.
FERUKA: Böğürün yağı. * Korkak kişi.
FESEKA: (Fâsık. C.) Fâsıklar. (Bak: Fâsık)
FESH-İ MUKAVELE: Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.
FEVKALÂDE: Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
FEVKALBEŞER: (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
FEVKALGAYE: Son derecede.
FEVKALHAD: (Fevk-al had) Huduttan ileride. Sınırsız. Hudutsuz.
FEVKALKANUN: Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
FEVKALKÜLL: (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
FEVKALME'MUL: (Fevk-al me'mul) Ümidin fevkinde, Umulandan ziyade. Ümid edilmedik şekilde. Beklenmedik bir anda.
FEVKALMU'TÂD: (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.
FEVKANÎ: Üst, üst tarafta, üstteki.
FEVKATTAHAMMÜL: (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.
FIKARÂT: (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
FIKARÂT-I ANİFE: Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE: Tıb: Bel omurları.
FIKARÂT-I LATİFE: Hoş ve lâtif hikâyeler.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE: Seçkin hikâyeler.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FIKDAN-I İMKÂN: İmkân azlığı, imkânsızlık.
FIRIŞKA: Bütün yelkenleri camadana vurmaksızın kullanabilmeğe münasib olan rüzgâr hakkında söylenilen bir tabirdir. Bu rüzgârın, saniyedeki sür'ati 5-12 metredir.
FIRKA: Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük. * Tümen.
FIRKA-İ ASKERİYE: Askerî fırka, tümen.
FIRKA-İ NÂCİYE: Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar lütf-u İlahî ile devam eder.
FIRKA-İ SİYASİYE: Siyasî parti.
Fİ'L-İ HİKÂYE: Gr: Geçmiş zamanda olmuş fakat konuşan kimsenin görmüş olduğu bir işi anlatan fiil. Meselâ: Okumuş idi, yazmış idi, vurdu gibi.
FÎKA: (C Efavık-Efvak) İki defa sütü sağmak arasında biriken süt.
FİKAK (FEKÂK): Halas, kurtulma. * Bir şeyin karşılığında verilen şey.
FİLHAKİKA: (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
FİRAŞ-I KAVÎ: Fık: Evli kadının firaşı mânâsına gelir bir tabirdir. (Bununla bilâdavet neseb sabit olup, nefy ile neseb nefy olunmayıp, lâkin laan ile nefy olunur.) (O.T.D.S.)
FİRKAT: (Fürkat) İftirak. Dostlardan ve sâir sevdiği şeylerden ayrılış. Firak. Müfarakat.
FİRKATEYN: Buharın icadından evvel kullanılan harp gemilerindendir. Bu gemiler, güvertelerinin altında bir batarya topu hâvi olup hızlı giderlerdi. Bu gemilerin üç direkleri vardı ve içlerinde mürettebatının binbeşyüzü bulanları da vardı.
FİTNE-KÂR: f. Ortalığı bozmağa çalışan. Fitneci. Fesâd verici. Fitne çıkarmak isteyen.
FRENK SAKALI: Eskiden frenkleri taklid suretiyle bırakılan sakal hakkında kullanılan bir tabirdi. Çeneye gelen kısım uzunca bırakılıp, yukarı tarafları kısa kesilen veya traş edilen sakal demektir.
FUKAHA: (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
FUKARA: (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
FUKARA-YI SÂBİRÎN: Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
FUKARA-PERVER: f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
FUKKA': Ekseriya şerbet içilen kap. * Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.
FURKAN: Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.(Furkan; ayırmak, ayırd etmek mânalarından masdardır. Ekseriyetle fark ma'kulâtta, tefrik mahsusatta kullanılır. Sonra furkan, fârık veya mefruk mânasına da gelir. Bu suretle mühim davaları hall ü fasleden kat'i bürhanlara, mu'cizelere furkan ıtlak olunur. Bu mâna ile Kur'an-ı Kerim'in bir ismi de "El-Furkan'dır. E.T.)
FÜKAHET: (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
FÜRKAN: (Bak: Furkan)
FÜRKAT: (Firâk) Ayrılık.
FÜSUNKÂR: f. Büyüleyici. Cezb ve celbedici. Hayranlık verici.
FÜŞÜRDE-KADEM: f. Ayak direyen, inad eden, ısrar eden.
FÜVEYSİKA: Fare.
FÂKA-İ ŞEDİDE: Şiddetli ihtiyaç.
ÇAKACAK: f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
ÇAKALOZ: Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ: Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
ÇEKAN: f. Damlamış, damlıyan.
ÇİRKÂF: f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
GAKFEKA: Doğan sesi.
GALAKA: Deri dibâgat ağacı.
GALEYAN-I EFKÂR: Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
GAMM-I FİRKAT: Uzaklık gamı, ayrılık derdi.
GARAZ-KÂR: f. Düşmanlıkla, eden, hased eden, kin güden.
GARAZKÂRANE: f. Hased ve düşmanlıkla.
GARKA: Bir içim miktarı süt. * Suya batmış.
GARKAD: Bir dikenli ağaç. * Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.
GARKAN: Batarak, boğularak.
GAYR-I KABİL: Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.
GAYR-I MÜNKATI': Devamlı, fasılasız, kesiksiz.
GECKÂR: (Gecger) f. Kireçle badana yapan. Kireç sıvacısı.
GİRAN-KADR: f. Kadr u itibar sahibi. Hürmet edilen kimse.
GİRAN-RİKAB: f. Ciddi ve vakur kimse. * Harpte düşmana saldıran, azimli kişi.
GUDEKÂNE: Çocukçasına.
GUDRUF-U HALKAVÎ: Tıb: Kıkırdak halka.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
GÜL-NİKAB: f. Yüzü gülle örtülü, pembe yüzlü.
GÜNAHKÂR: f. Günah işleyen, günahlı.
GÜNAHKÂRÎ: f. Günahkârlık.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
HABBET-ÜL KALB: (Bak: Süveydâ)
HABENNEKA: (Bak: Hebenneka)
HABER-İ KÂZİB: Yalan haber.
HABERKAS: Küçük deve. * Küçük adam.
HABİB-ÜL BEKKÂÎN: Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi.
HADAKA: Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.
HADD-İ İMKÂN: Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.
HADD-İ KAT'-İ TARÎK: Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADD-İ KAZİF: Nâmuslu bir kadına zina isnad edene karşı verilen şer'î ceza.
HADEKA: Gözün siyahlığı, gözbebeği.
HADEKA-İ AYN: Göz güllesi, göz hadakası.
HADÎKA: Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HADÎN-İ KADÎM: Eski dost.
HADLEKA: şiddetle bakmak.
HAFAK (HAFAKAN): Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN: Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
HAFIKAN: (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.
HÂFİR-İ KABR: Mezar kazan, mezarcı.
HAKAİD: (Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler.
HAKAİK: (Hakayık) (Hakikat. C.) Hakikatler.
HAKAİK-I NİSBİYE: Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vahid in'ikas etmiştir. Hakaik-ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde, şer varsa da, kalildir. İ.İ.)
HAKALLED: Dar gönüllü, bahil kimse.
HAKAN: Eski Türklerde hükümdar mânasınadır.
HAKAN-I MAĞFUR: Ölmüş hükümdar.
HAKANÎ: Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKARET: Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HAKAYIK: (Bak: Hakaik)
HAKAYIK-I NİSBİYE: (Bak: Hakaik-ı nisbiye)
HAKAYIK-I SEB'A: Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.
HAKAYIK-ÜL VEKAYİ': Hâdiselerin hakikatları.
HAKHAKA: Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.
HAKİKAT: (C.: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmuş ise, bu kelimenin o mânada kullanılması; göz kelimesinin, aynı o bilinen uzuv mânasında kullanılması gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz)
HAKİKAT-I HÂRİCİYE: Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.
HAKİKAT-I SÂBİTE: f. Sâbit, değişmez hakikat.
HAKİKAT-BÎN: f. Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan.
HAKİKATEN: Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.
HAKİKAT-GU: f. Doğru sözlü. Doğru konuşan.
HAKİKAT-PEREST: f. Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı.
HAKİKAT-ŞİNAS: f. Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE: f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HAKKA: (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak.
HÂKKA: Kıyamet günü. * Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir) (L.R.)
HÂKKA SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir.
HAKKÂK: Hakkeden. Mühür vesair kazıyan.
HAKKÂKÎ: Mühür ve saire kazıma, hakkâklık.
HAKKAK: Hokkacı, kutucu.
HAKKAN: Hakikaten, doğrusu.
HAKKANÎ: Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
HAKKANİYET: Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
HALAKA: (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT: Halkalar.
HALAKAT: Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALECAN-I KALB: Kalb çarpıntısı.
HALİKA: (C.: Halayık) Tabiat, mahlukât.
HALKA: Ortası boş yuvarlak şekil. * Dâire şeklinde olan şey.
HALKA-İ ÂB-GÛN: Gökyüzü, semâ.
HALKA-İ DÜRR: İnci dizisi.
HALKA-İ ZİKİR: Tasavvufta, zikir esnasında daire şeklinde oturmak.
HALKABEGUŞ: f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND: f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma.
HALKAN: Yaradılışça, hilkatça.
HALKAVÎ: Halka şeklinde.
HALKAZEN: f. Kapı çalan, kapı halkasını vuran.
HALLÂL-ÜL UKAD: Düğümleri çözen. * Mc: Zorlukları yenen.
HAMAKAT: Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.
HÂMIZ-I KARBON: Kim: Karbonik asit.
HAMİYET-KÂR: f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi.
HAMKA: Ahmak ve budala kadın.
HANDEKÂR: f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANKAH: (Bak: Hangâh)
HANKAN: Boğmak suretiyle, boğarak.
HÂR-I FİRKAT: Ayrılık acısı.
HARAC-I MUKASSEME: Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HAREKÂT: (Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBİYE: Harp harekâtı.
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE: Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
HÂRİKA: İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
HÂRİKA: Ateş, nâr, od.
HÂRİKA-İ SEVDÂ: Aşk ateşi.
HARÎKA: Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
HÂRİKA-PİŞE: f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
HÂRİKAT: (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
HÂRİKAVÎ: Harika cinsinden, harika gibi.
HARKA': Kulağı delik koyun. * Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.
HARKAFA: (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
HARKAHE: Koyuncuların kara evi.
HARRAKA: Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.
HASB-EL KADER: (Bak: HASBEL KADER)
HASBEL KADER: (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASSA-İ FARİKA: Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HAŞV-İ KABİH: Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HATAKÂR: f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan.
HATARKÂR: f. Hatarlı, korkulu.
HATEMKÂRÎ: Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.
HATIRAT-I KALB: Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar.
HATK (HATKÂN): Yürürken adımların birbirine yakın olması. * Yönelmek, teveccüh etmek.
HATVE-İ TEKARRÜB: Yaklaşma adımı.
HAVAK (HAVKA'): Geniş yer, vâsi.
HAVKALE: (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme.
HAVLEKA: "La havle velâ kuvvete illâ billah" demek.
HAYKAN: Büyük ve kalın olan. * Kısa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu oynatmak.
HAYKATAN: Türraç kuşunun erkeği.
HAYR-İ MUKAYYED: Bir kimseye hayırlı olduğu halde, diğer bir kimseye göre zararlı ve şer olan şey.
HAYY-ÜL KAYYUM: Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.) (Bak: İsm-i A'zam)
HAYYÂKALLAH: Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.
HAZAKAT: İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.
HAZANLİKA: f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü.
HAZIKANE: Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAZKA: Mahâret, ustalık, mâhirlik.
HAZREKA: Darlık.
HEBENKA: Ayak parmaklarını dikip ökçesi üzerine oturmak.
HEBENNEKA: Ahmaklığı darb-ı mesel olmuş bir kimsedir. * Mc: Zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan.
HEFT-KALEM: Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.
HEFT-KÂR: f. Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş.
HEKHEKA: Az birşey verme. * şiddetli seyir.
HELKAM: Yaşlı kadın, acuze.
HEM-KADD: f. Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan.
HEM-KÂR: f. Aynı işi yapan, aynı işte olan.
HERZEKA: Çirkin gülmek.
HERZEKÂR: f. Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HEVAKÂR: f. Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı.
HEVESKÂR: f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden.
HEVESKÂRÂN: (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HEVESKÂRÎ: f. Heveskârlık, heveslilik.
HEVESNÂKÂN: (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HEYÂKİL-İ KADÎME: Eski heykeller.
HIKAB: Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar.
HINEZKAR: Kısa boylu kişi.
HIRKA: Bez parçası. Bezden mâmul elbise. * Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.
HIRKA-İ SAADET: Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir. (O.T.D.S.)
HIRKA-İ SAADET DAİRESİ: İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) sonra İstanbul'a getirilmiştir.
HIRKA-İ ŞERİF: (Bak: Hırka-i Saadet)
HIRKAPUŞ: f. Hırka giyen, derviş.
HIRKAPUŞANE: f. Fakircesine, dervişçesine.
HIRKAPUŞÎ: f. Fakirlik, dervişlik.
HIRKAT: Hararet, sıcaklık, yanma.
HIVKAL: Zayıf olmak, zayıflamak.
HIYANETKÂR: Hıyanet eden. Hâin.
HIZKA: Yığın, kalabalık.
HİCAB-I KALB: Kalbin boşlukları arasındaki zarların her biri.
HİÇKÂRE: f. İşi rast gitmeyen.
HİDDET-İ ZEKÂ: Akıl üstünlüğü, zekâ keskinliği.
HİDEMAT-I ŞAKKA: Taş taşımak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptırılan ağır hizmetler.
HİKAL: Zayıflık, süstlük.
HİKAYAT: Hikâyeler.
HİKÂYE: (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma. * Olmuş bir hâdise.
HİKÂYE-NÜVİS: f. Hikâye ve roman yazarı. Hikâyeci, romancı.
HİKÂYE-PERDÂZ: f. Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen.
HİKKA: Dört yaşına basan dişi deve.
HİKKAB: Uzun boylu, büyük karınlı kişi.
HİKMET-İ ATİKA: Eski hikmet.
HİLAF-I HAKİKAT: Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt.
HİLEKÂR: f. Hileci, hilebâz.
HİLEKÂRANE: f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HİLEKÂRÎ: f. Hilekârlık.
HİLKAM: Arslan, esed. *İri yapılı, cüsseli, şişman.
HİLKAT: Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış.
HİLKATEN: Yaratılıştan. Doğuştan.
HİRAKA: Su dökmek.
HİSS-İ KABL-EL VUKU': Bir şeyi vukuundan önce hissetmek.
HİZMETKÂR: Hizmet yapan kimse. Hizmetçi.
HOCA-İ KÂİNAT: Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı.
HOKKA: Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.)
HOKKA-İ BÎMAĞZ: Akılsız ahmak kimse.
HOKKA-İ MİNA: Sema, gök yüzü.
HOKKABAZ: Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi. * Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.
HOŞKADEM: f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu.
HOŞKALEM: f. Kâtip. İyi yazı yazan. * Hilekâr, hileci.
HOŞKÂM: f. Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış.
HUD'AKÂR: f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ: f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUDUS VE İMKÂN: Usul-üd din ve İlm-i kelâmın dâhi ulemâsının ve Hükemâ-i İslâmiyyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatları.(Onlar demişler ki: Mâdem âlemde ve her şeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olmaz. Mâdem hâdistir elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem her şeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebep bulunmazsa müsâvidir. Elbette vâcib ve ezeli olamaz. Ve mâdem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâdetmek mümkün olmadığı kat'i bürhanlarla isbat edilmiş. Elbette öyle bir Vâcib-ül Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, naziri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkin ve mâsivâsı mahluku olacak. Evet hudus hakikatı, kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor. Diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü; gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki, her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatât ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâlin himayesi altında hikmetine emânet eder. Sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde haşr-i a'zamın yüzbin misâli ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Hem hey'et-i mecmua cihetinde her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve tâze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusda gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhânedir ki, zihayat kâinatlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyâlar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte bu dünyada böyle hayatdar dünyâları ve vazifedar kâinatları kemâl-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvâzene ve intizam ve nizamla ihdâs ve icad edip, Rabbanî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadirâne istimal ve rahimane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti bilbedahe, güneş gibi akıllara görünüyor. Ş.)(Gelelim imkân bahsine: Mütekellimîn demişler ki:İmkân mütesâviyy-üt-tarafeyn'dir. Yâni, adem ve vücud ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü, mümkinat birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut, o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. S.)(İmkân ciheti ise; o da kâinatı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki, herşey, külli ve cüz'i bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan ferşe, zerratdan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek, hem suretler adedince imkânlar ve ihtimâller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sıfatların nev'leri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasından, hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazları takmak ve techiz etmek, elbette külli ve cüz'i bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkur mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve suret, sıfât ve vaziyetinin imkânatı adedince, tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdas edici bir Vacib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O'ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O'na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O'na kolay geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp, kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler. Ş.)
HUKKA: (C.: Hukuk) Küçük kutu. Hokka.
HULEYKA': At burnu.
HULKAN: Huy ve tabiatça. Ahlâk cihetiyle.
HULUKA: (C.: Ahlâk-Halkân) Eski olmak.
HULUS-İ KALB: Kalbden, gönülden, içten samimiyet.
HULUSKÂR: f. Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. * Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren.
HULUSKÂRÂNE: f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HUMAKA: Akıl azlığı, ahmaklık.
HUMEKA: (Hamik. C.) Ahmak, sersem.
HUNKÂR: f. (Bak: Hünkâr)
HURKA: Yanmak. * Hararet. * Yanık çıban.
HURKAT: Cehalet, câhillik, akılsızlık, bilmezlik.
HURKAT: Yangın. Yanma. Yanıklık. * Bir nevi çıban.
HURLİKA: f. Çok güzel, huri yüzlü.
HURUF-U KAMERİYE: Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, kef, mim, vav, he, yâ harfleridir.)
HURUF-UL MUKATTAA: Gr: Kur'an-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ve O'nun vârisleridir.
HUŞKAR: İri öğütülmüş un. O undan olan ekmek.
HUVAKA: Süprüntü.
HUYUT-İ RAKÎKA: İnce iplikler.
HUZAKA: Kıymetsiz ve rağbetsiz olan şey.
HUZUKA: Ekşilik.
HUZUR-U KALB: Kalb huzuru, gönül rahatlığı.
HÜCCET-İ KASIRA: Şahsa mahsus olup başkasına taâlluk etmeyen hüccet.
HÜCCET-İ KATIA: f. Kat'i delil. Bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz isbata vesile olan.
HÜKÂ': Öksürük.
HÜKAKE: Kazılan şeyin kazıntısı, talaşı veya yongası.
HÜKEMÂ-İ KADİME: Eski filozoflar.
HÜKKÂM: (Hâkim. C.) Hâkimler.
HÜKKÂM-I ADLİYYE: Adliye hâkimleri.
HÜKM-İ KARAKUŞÎ: Karakuş hükmü. * Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm.
HÜKM-İ KAZA: Allah tarafından evvelce verilmiş olan hüküm.
HÜNKÂR: f. Hükümdar. Padişah. Sultan.
HÜNKÂR MAHFİLİ: Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu.
HÜRMETKÂR: f. Hürmet eden, saygılı.
HÜSN-Ü KABUL: İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek.
İARE-İ MUKAYYEDE: Bir mülkün kayıd ve şartlarla birine ödünç olarak verilmesi.
İARE-İ MUTLAKA: Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.
İBADETKÂR: f. İbadet yapan. İbadete düşkün.
İBKA: Ağlatmak.
İBKA: Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek. * Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi. * Mc: Sınıfta bırakmak.(... Madem her şey elimizden çıkacak, fâni olup kaybolacak. Acaba bâkiye tebdil edip ibka etmek çaresi yok mu? deyip, düşünürken birden semavî sadâ-yı Kur'an işitiliyor... S.)
İBKAEN: İbka suretiyle.
İBKAEN TA'YİN: İşinden ayrılan bir memuru tekrar eski işine getirme.
İBKA FERMANI: Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.
İBKAL: Yerde ot bitmesi. Ramis adı verilen otun yeşermesi.
İBKAR: Fecirden kuşluğa kadar olan vakit. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBN-İ ZÜKÂ: Sabah.
İBRÂ-İ ISKAT: Huk: Bir kimsenin diğer bir kimsedeki hakkını, tamamen veya kısmen terketmesi.
İBTİKA': Bir şeyin renginin fıtri olarak değişikliğe uğraması.
İBTİKA': (Bükâ. dan) Ağlama, göz yaşı dökme.
İBTİKAR: Sabahleyin erkenden kalkma.
İCARE-İ AKAR: Ev, dükkân, arsa gibi yerlerin kirası.
İCAZET-İ KAVLİYE: Bir kimsenin bir şey hakkında "izin verdim" demesi.
İCAZET-İ LÂHİKA: Bir kimsenin önce izni olmadığı halde, yapıldıktan sonra bir şeyi tasdik edip kabul etmesi.
İCAZKÂR: f. İcazlı, kısa ifadelerle çok şey anlatmak halinde olan.
İ'CAZKÂR: f. Mu'cizeli olmak. Başkalarını acze düşürecek derecede olmak.
İ'CAZKÂRANE: f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
İÇ KALE: t. Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere "bâlâ hisâr" da denilirdi. Bu iç kaleler, düşmanın, surları geçmesi hâlinde veya şehirde bir isyân çıktığı zaman, hükümdar veya kumandanın çekilip kendini müdafaa etmesi için yapılırdı.
İDARE-İ MUTLAKA: Bir hükümdarla idare. Bir hükümdarın idare ve yönetimi altında bulunan devlet. Mutlakiyet idaresi.
İDARE KANDİLİ: Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.
İDKAK: (Dekik. den) Ezme, ufaltma, küçültme.
İDRAKAT: (İdrak. C.) Anlayışlar, kavrayışlar, idrak etmeler.
İFAKAT: (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman. * Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.
İFAKAT-PEZİR: f. İyileşmesi mümkün, iyileşebilir.
İFAKAT-YÂB: f. İfakat bulucu, iyileşen.
İFAKAT-YAFT: f. Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan.
İFKA': Fakir ve kötü durumda bulunma.
İFKAD: Kaybettirme, kazandırmama.
İFKAH: Öğretme.
İFKAR': Fakir düşürme, fakirleştirme. * Hayvanı kirâya verme.
İFRATKÂR: f. Pek ileri giden. Haddini aşan.
İFRİNKA': Parmak çıtırdatma. * Gidermek. * Ayırmak.
İFTİKAD: Arayıp sormak. * Kaybolmak.
İFTİKAK: (Fekk. den) Rehinden kurtarma, rehinden çıkarma.
İFTİKAL: Çok çalışma, bir işte çok fazla emek harcama, pek fazla gayret sarfetme.
İFTİKAR: Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak. * Çok ihtiyacı olmak. * Tevazu'. Alçak gönüllülük.
İFTİRAKAT: Ayrılıklar. İftiraklar. Parçalanmalar.
İGLAKAT: (İglak. C.) Muğlak yapmalar. * Karışık ve anlaşılmaz sözler.
İGRAKAT: (İgrak. C.) Mübalâğalar, iğraklar, aşırı büyültmeler.
İHAM-I KABİH: Edeb ve terbiye dışı anlamı bilerek kullanma. Sözü edeb ve terbiyeye aykırı bir mecazî mânâya getirme.
İHKAB: Arkası kesilme.
İHKAD: Başka bir kimsede garaz ve kin uyandırma.
İHKAK: Mazlumun hakkını zâlimden almak. Hakkı yerine getirmek. Hak ile hasmına galib olmak.
İHKAK-I HAK: Haklıya hakkını vermek. Hakkı, usülü dairesinde yerine getirmek.
İHKÂM: Manen tahkim etmek. Sağlamlaştırma. Muhafaza ile fesaddan menetmek.
İHKAR: Rezil ve rüsvay etme.
İHMALKÂR: f. İhmalci, işine dikkat etmeyen.
İHRAKAN: Yakmak suretiyle.
İHTİKA': Bir şeyin sağlamlığı, muhkemliği. * Dimağ heyecanı.
İHTİKAK: Hakkını istemek. Niza' etmek. Birbirine husumet etmek. Hapseylemek. * Fık: İki taraftan her birinin haklı olduğunu iddia etmesi.
İHTİKAK: (Hikke. den) Sürtünüp kaşınma.
İHTİKAN: Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. * Şırınga kullanma.
İHTİKAN-I DEM: Vücudun bir tarafına kanın hücum etmesi.
İHTİKAR: Hor ve hakir görmek. Hakarete katlanmak.
İHTİKÂR: Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir denir. * Vurgunculuk, bozgunculuk. (Bak: Muhtekir)
İHTİKÂREN: İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.
İHTİLASKÂR: f. Çalan, aşıran, hırsızlık yapan.
İHTİLASKÂRAN: (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİMALAT-I KARİBE: Yakın ihtimaller.
İHTİRAMKÂR: f. Saygılı, hürmetkâr.
İHTİYATKÂR: f. İhtiyatlı, ilerisini düşünen.
İHTİYATKÂRANE: f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
İKA': (Vuku'. dan) Vuku buldurmak. Fena bir şey yapmak. Meydana getirmek. Yetiştirmek. Düşürmek.
İKÂ': Dayanma, istinad etme. * Dayanacak bir şey verme.
İKAB: Şiddetli azab, eziyet, ceza.
İKAD: Ateş yakma, tutuşturma.
İKAD-I KANADİL: Kandillerin yakılması.
İ'KAD: Düğümlemek. Bağlamak. Bend etmek.
İKAD: Kuvvetlendirme, sağlam kılma.
İKAE: Kusturma, istifra ettirme. Kusturulma.
İKAF: (Vakf. dan) Vakfetme, malını vakıf şekline koyma. * Bir işten vaz geçme, durdurma.
İKAF: Palan.
İKAHE: Düşmana üstün gelme, galibiyet.
İKAL: Ayak bağı, ayak köstegi. * Bağ, bend.
İKALE: Pazarlığı bozma. Her iki tarafın isteğiyle alışveriş mukavelesini bozma. Bir hukuki muamele ile meydana gelen vaziyetin diğer bir hukuki muamele ile eski haline getirilmesi. * Demediği halde "Dedin" diye iddia etme.
İKAM: Kısırlar, akamete uğrayanlar.
İKAME: Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
İKAME-İ BEYYİNE: Şâhid getirme.
İKAME-İ DA'VA: Dâvâ açma.
İKAMET: Bir yerde kalmak. Oturmak. * Müezzinin kamet getirmesi.
İKAMETGÂH: f. Ev, hane. * İkamet yeri.
İKAN: İyi ve yakînen bilmek. * Sağlam bir iş. * Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.
İKAR: Doldurma, doldurulma.
İ'KAR: Kadının dölyatağını sakatlama.
İKAZ: Uyandırmak. Gafletten kurtarmak. Tenbih.
İKİ ELİ YAKASINDA OLMAK: Mecaz yoluyla âhiret gününde birinden hakkını aramak.
İKSA-Yİ KALB: Gönül sıkıntısı, iç darlığı.
İKTİDAR-I KÂMİN: Gizli güç.
İLALLAH-İL MÜŞTEKA: Şikâyet Allah'adır. Allaha şikâyet edilir.
İLBAS-I HIRKA: Bir tarikata intisab ile mutad olan menzilleri geçerek irşad mertebesine yükselenlere, şeyhlerinden gördükleri yolda başkalarını irşad ile izin verme salâhiyetini ihtiva eden "İcazetname: hilâfetname" verme.
İLKA': Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak.
İLKAAT: Zararlı sözlerle şaşırtmak. * Bırakmalar, terk etmeler.
İLKAH: Döllenmek. Döllemek. Gebe bırakmak. Aşılamak. * Tıb: İki ayrı cins hücrenin birleşmesi.
İLKAHAT: (İlkah. C.) İlkahlar, döllemeler, gebe bırakmalar.
İLKAM: Yutturma, boğazından geçirtme.
İLKAN: Çabuk ezberleme.
İLM-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.
İLTİFATKÂR: İltifat eden, mültefit. Hal hatır sorup gönül alan.
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İLTİKA: Rast gelmek. Buluşmak. Kavuşmak. * Kavuşturulmak.
İLTİKA': İnsanın rengi değişmek. Benzi sararmak.
İLTİKAM: (Lokma. dan) Lokma etme, yutma.
İLTİKAT: Yere düşen şeyi almak. * Toplamak. Çeşitli kitaplardan bilgi toplamak. (Bak: Lükata)
İMKÂN: Mümkün olmak. Olacak hâlde bulunmak. (Bak: Hudus)
İMKÂN-I ÂDÎ: Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.
İMKÂN-I AKLÎ: Man: Aklen mümkün bilinen. * Aklen mümkün olma.
İMKÂN-I ÖRFÎ: Emsaline pek az rastlanan hârika bir âdet veya keramet gibi.
İMKÂN-I VEHMÎ: Vehimle bir şeyi mümkün görmek, zannetmek.
İMKÂN-I ZÂTÎ: Vukuu mümkün olan iş. Bir şeyin, aslında mümkün olması.
İMKÂN-I ZİHNÎ: Bir şeyin mümkün olabileceğini zihinle düşünmek.(Vesveseli adam imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkuk tevehhüm eder. Halbuki, İlm-i Kelâm'ın kaidelerindendir ki; imkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyyeye zıddiyyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz'in yere batması zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz. Şüphesiz biliyoruz ve o ihtimâl-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş zatında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulu' etmesin. Halbuki bu imkân, yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ: Hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyyenin tuluuna, imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imanîye zarar vermez. Hem "lâ ibrete li-l-ihtimali-l-gayri-n-nâşi an delilin" yani: "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhure, hem usul-üd din, hem usul-ü fıkhın kaide-i mukarreresindendir. S.)
İMKÂNAT: Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.
İMRAR-I EVKAT: Vakitleri geçirmek.
İMTİKÂR: (Mekr. den) Oyuna kanma, aldanma.
İMTİZACKÂR: f. Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette.
İMZA-İ KAZA: Huk: Verilen hükmü infaz edip yerine getirme.
İNAKA: Aşırı güzelliği ve câzibedarlığı ile hayret verme.
İNAYETKÂR: f. Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İNBİKA: (Bükâ. dan) Ağlama, göz yaşı dökme.
İNDİFA-İ BÜRKANÎ: Volkan püskürüğü, yanardağdan çıkan lâvlar.
İNFİKAK: Yerini terk etme. Yerinden ayrılma. * Ayrı düşme. * Çözülme.
İHHİKAK: Kördüğüm olma. * Mc: Sıkışıp kalma. Halledilmeyip çözülmez hale gelme.
İNHİKAK: Kaşınma.
İN'İKAD: Akdetme. Bağlanma. * Fık: İcab ve kabulün taraflarca eseri zâhir olup, meşru bağlılık ve alâkadarlık. * Kurulma. Toplanma.
İN'İKAS: Aksetme, tersine çevrilme. * Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi. * Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.
İNKA': Pâk ve temiz olma.
İNKA-YI KALB: Kalb temizliği, gönül temizliği.
İNKA': Suda ıslatma.
İNKÂH: (Nikâh. dan) Nikâh etme veya edilme.
İNKÂR: Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme. * Yapmadım deme ve ayak direme. * Reddetme. (Bak: Nefy)
İNKÂRÎ: İnkârla alâkalı.
İNKAS: Eksilme, eksiltme.
İNKAZ: Kurtarma. Kurtarılma. Halâs etme.
İNKAZ: Kırma ve bozma. * Tuhaf sesler çıkarma. Küçük bir hayvanın veya böceğin kendine mahsus ses çıkarması. * Vücuttaki oynak yerlerden çıkan ses.
İNKILÂB-I HAKAİK: Hakikatlerin tam zıddına dönmesi (ki, böyle bir şey mümkün değildir.) (Bak: İçtima-ı zıdden) (İnkılâb-ı hakaik ittifâken muhaldir. Ve inkılâb-ı hakaik içinde muhal ender muhal, bir zıd, kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdâd içinde bilbedahe bin derece muhâl şudur ki: Zıd kendi mâhiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. S.)
İNSAFKÂR: İnsaflı, insaf sahibi, haksızlık yapmayan.
İNSAN-I KÂMİL: Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.
İNSANİYETKÂR: f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
İNSİKAB: Delinme.
İNSİKAB-I LÜ'LÜ': İncinin delinmesi.
İNSİNA-YI KADEM: Ayağın burkulması.
İNŞİKAK: İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma.
İNŞİKAK-I ASÂ: Değneğin kırılması. * Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.
İNŞİKAK-I KAMER: Ay'ın parçalanması. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın mu'cizesi eseri olarak gökte ay'ın en parlak olduğu bir zamanda ikiye ayrılması. (...Hem Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) mütevatir ve kat'i bir mu'cize-i kübrası "Şakk-ı Kamer" dir. Evet, şu "İnşikak-ı Kamer" çok tariklerle mütevatir bir surette, İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, İmâm-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eâzım-ı sahâbeden müteaddid tariklerle haber verilmekle beraber, Nass-ı Kur'an ile $ âyeti, o mu'cize-i kübrâyı âleme ilân etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukabele etmemişler, belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek kâfirlerce dahi Kamerin inşikakı kat'idir. M.)
İNŞİKAK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 84. Suresi olup İnşakkat suresi de denir. Mekkî'dir.
İNTIBAKAT: (İntıbak. C.) Uygun ve münasib gelmeler. Mutabık gelmeler.
İNTİKA: Bir şeyi seçme, ayırdetme.
İNTİKAD: İyi bilineni kötülemek. * Seçip ayırdetmek. * Kalp parayı gerçeğinden ayırmak. * Tenkid. * Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.
İNTİKAH: Kemikten ilik çıkarma.
İNTİKAH: İyi bir haber veya söz işitip sevinme. * Zayıflama, kuvvetsizleşme.
İNTİKAL: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin miras olarak kalması. * Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
İNTİKALEN: İntikal suretiyle.
İNTİKALÎ: İntikal ile ilgili.
İNTİKAM: Öç almak. Hınç ve acı çıkarmak.
İNTİKAMAT: (İntikam. C.) İntikamlar, öç almalar.
İNTİKAMCÛ: İntikam almağa çalışan, öç almak isteyen. İntikam arıyan.
İNTİKÂS: (Nüks. den) Başaşağı dönme veya düşme.
İNTİKAS: Eksilme. * İstibrâ için erkeklik organına su serpme.
İNTİKAŞ: Nakışlanmak. Menkuş olmak.
İNTİKAZ: Bozulma. * Çözülme, battal edilme.İNTİMA'Â : Birine mensub olma, intisâb etme. Bir kimseye bağlanma. * (Kuş) bir yerden uçup, başka bir yere konma.
İRAKA: Dökmek, akıtmak.
İRAKA-İ DEM: Kan akıtmak. İnsan öldürmek.
İRKA': Akan kan veya göz yaşını silme, dindirme.
İRKAB: Huk: Öldükten sonra kanunî mirasçılarından başka bir kimseye de miras bırakma.
İRKÂB: (Rükûb. dan) Bindirme. * Binilecek hayvan verme. * Araba veya gemi gibi bir vasıtaya bindirme.
İRKÂBEN: Bindirerek, irkâb suretiyle.
İRKAD: Uyutma veya uyutulma.
İRKÂH: İnanma, itimad etme, güvenme. * Sığındırma, dayandırma.
İRKAK: Köle edinme. Cariye veya köle satın alma. * İnciltme.
İRKAL: Hızlı yürüme.
İRKAN: Kına yakma, kına sürme. * Safran ağacı, kızılağaç. * Tıb: Sarılık hastalığı.
İRKAS: Oynatma, raksettirmek.
İRTİHAL-İ DÂR-I BEKÂ: Dâr-ı bekaya göçme. Ölme.
İRTİKÂ': Güvenme, dayanma.
İRTİKÂB: Bir işe girişmek. * Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak. * Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.
İRTİKAB: Bekleme, gözleme. * Ümit etme, umma.
İRTİKAK: Söz gücü olan kimsenin, söz söylemekten âciz kalması.
İRTİKAM: Yığılma, üst üste birikme.
İRTİKAS: Baş aşağı olmak. * Bir hâdiseye yakalanmak.
İRTİKAŞ: Harpte askerlerin birbirine karışması.
İRTİKAZ: Çocuğun, ana karnında kımıldaması. * Çalkanıp durma. * Acı çekme, ıztırâb duyma.
İRTİKAZ: (Rekz. den) Dikilme. * Bağlanma. * Tıb: Nabız atma.
İRVA VE İSKA: Sulama, suya kandırma.
İSABETKÂR: f. Doğru rastlayan. İsabetli.
İSAKA: Akıtma. * Arkadan sürme. Sevk etme.
İSKA: Su vermek, sulamak.
İSKAB: Ateş yakma.
İSKAL: Ağır bir şey yüklemek.
İSKALARYA: ing. Çarmıkların halat basamakları.
İSKÂN: Yerleştirmek. Bir yeri mesken yapıp oturmak. * Sâkin.
İSKÂN-I MUHACİRÎN: Göçmenleri yerleştirme.
İSKANDİL: ing. Denizin derinliğini ölçmeğe yarayan ve gemilerde kullanılan bir âlet. * Bir şeyin hakikatını anlamağa çalışma. Yoklama, deneme, tecrübe etme.
İSKAR: (Sekir. den) Sekir verme, sarhoş etme.
İSKARLAT: İtl. Eski devirlerde Venedik mensucatından, boyası has ve kumaşı dayanıklı bir nevi çuhanın adı idi ve şarkta pek makbuldü. Yeniçeri Ocağı ileri gelen ağalarına, sekbanbaşıya ve yeniçeri kâtibine her sene bu çuhadan verilir veya bedeli para olarak tahsis olunurdu. Bu paraya da "İskarlat bedeli" denirdi. (Ta. L.)
İSKARMOZ: Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar. * Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir.
İSKARPİN: Fr. Konçsuz veya yarım konçlu zarif ayakkabı. Alafranga hafif kundura.
İSKÂT: Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak. * Kandırmak, râzı etmek.
İSKAT: (Bak: Iskat)
İSPİDKÂR: f. Kalaycı.
İSTİARE-İ MUTLAKA: (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİBKA: Devâmını istemek. Bâki ve dâim kılmak.
İSTİBKA-Yİ TEVECCÜHLERİ: Teveccühlerinizin sürüp gitmesi ve devamı... (Eskiden mektubların sonlarında kullanılırdı.)
İSTİBKÂ: Ağlatmak. Ağlamayı istemek.
İSTİDKAK: İncelemek, dakik olmak.
İSTİFAKA: Hastalıktan kurtulup iyileşme. * Sarhoşluktan ayılma.
İSTİFHAM-I İNKÂRÎ: Gr: Menfî cihetle sual sormak. (İnkâr ettiğini bildirir şekilde "Olmaz" diyen birisine karşı, "Olur mu? diye sormak gibi.)
İSTİFKAD: (Fakd. den) Kaybolmuş olan bir şeyi araştırıp soruşturma.
İSTİGRAKKÂR: f. Kendinden geçen, dalgın, müstağrak. Dalgın halde olan.
İSTİHBARAT-I MEVSUKA: Sağlam ve inanılır doğru haberler.
İSTİHFAFKÂR: f. Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİHKAK: Kazanılan şey, hak edilen. * Hakkını almak. Hakkını istemek.
İSTİHKAK-I HARS: Huk: Bir yerde ziraatçılık yapma hakkına sahib olma.
İSTİHKÂM: Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak. * Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı. * Kuvvet ve metanet vermek.
İSTİHKÂMAT: (İstihkâm. C.) İstihkâmlar. * Siperler.
İSTİHKÂMAT-I DÂHİLİYE: Bir istihkâmın iç tarafında, icab ettiği zaman yapılan müstakil sığınaklar.
İSTİHKÂMAT-I HAFİFE: Harbde kısa zamanda yapılan sığınaklar.
İSTİHKÂMÂT-I MUTTASILA: Bir birine bitişik ve bağlı olarak yapılmış olan sığınaklar olup, daha ziyade şehirlerin ve mühim mevkilerin etrafına yapılır.
İSTİHKAR: Hakaret etmek. Küçük görmek. * Hakir görülmek. Hor bakılmak.
İSTİHLÂKAT: (İstihlâk. C.) Yenilip içilen şeyler. * Harcamalar.
İSTİHLÂKAT-I DÂHİLİYE: Dâhilî sarfiyat. Memleket içi harcamalar.
İSTİKA': Olacak veya vuku bulacak diye endişelenme.
İSTİKA': (Saky. den) Su isteme. İçmek için su alma. * Kendini zorlıyarak ve sun'i olarak kusma.
İSTİ'KAB: Birisinin kusurlarını, ayıplarını arraştırmak.
İSTİKAD: Yakma, ateşi tutuşturma.
İSTİKADE: Adam öldürmüş olan katilin kısasını isteme.
İSTİ'KAF: Bir yere kapanma. Bir yerde kendini hapsetme.
İSTİKAK: Bitkilerin sık ve çok olmalarından dolayı birbirine dolaşık olmaları.
İSTİKAMET: Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek. * Allah'a kulluk etmek. * Bir şeyin bir tarafa doğru olarak uzanması. * Yön, cihet.
İSTİKAN: Şüphesiz ve zansız olmak.
İSTİKÂNE: (İstikânet) Alçaklık etmek. * Zillet ve meskenet göstermek. * Tevazu göstermek.
İSTİKÂRE: Hızlı hızlı yürüme. * Yükleri sırtına yükleyip götürme.
İSTİKAZ: Uykudan uyanmak.
İSTİLKA': Arka üstü yatarak uyuma.
İSTİNKA: Pâk olmasını istemek. İstincadan sonra hiç bir pislik eseri bırakmamak.
İSTİNKÂF: Kabul etmemek. Çekimser kalmak.(İşte ey insan! Eğer yalnız O'na abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun! S.)
İSTİNKÂH: Araştırma. Ağız koklama.
İSTİNKÂH: (Nikâh. dan) Bir kadını nikâhla alma, nikâhlamak isteme.
İSTİNKÂR: Bilmemezlikten gelmek. * İnkâr etmek. * Bilmediği bir şeyi sormak.
İSTİNKAS: Bir şeyin fiatını düşürmeye çalışma, ucuzlatmağa uğraşma.
İSTİNKAŞ: Nakşetme, nakşedilmesini isteme.
İSTİRKAB: (Rekabet. den) Çekememe, rekabet yapma.
İSTİRKAK: (Rıkk. dan) Harbde düşman tarafından esir alma. * Köle edinme, bir kimseyi kendine köle olarak alma.
İSTİSKA': (Saky. den) Su isteme. Susama. * Yağmur duasına çıkma. * Vücudun bazı yerlerinde su toplanması hastalığı.
İSTİSKAL: Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk muamele ederek sevmediğini bildirmek.
İSTİŞKAL: Zorlaştırma, güçleştirme, müşkülât verme.
İSTİ'TAFKÂRANE: f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
İSTİZKÂR: (Zikr. den) Hatıra getirme, hatırlama. Tahattur etme. * Ezberleme, ezber etme.
İŞAAT-I KÂZİBANE: Kötü niyetlerle yalan haberler yayma.
İŞKA': Şaki ve bedbaht eylemek.
İŞKA': Şikâyet ettirme. * İntikam alma, öç alma. * Darıltma, gücendirme.
İŞKÂL: Güçleştirme, müşkilleştirme. * Zorlaştırma. * Şüpheli ve karışık olma.
İŞKAMPAVİYA: İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeğinde geminin bordasına götürülerek geminin tulumbasıyla içindeki su nakledilirdi. (O.T.D.S.)
İŞKÂR: f. Av. * Avlama.
İŞTİKÂ': (Şekva. dan) Şikâyet etme, şekvada bulunma.
İŞTİKAK: Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri. * Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak. * Edb: Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı. Misaller:(Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. İk.M.)(Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem. Mehmed Akif)
İ'TİKAB: Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.
İ'TİKAD: İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak. (Bak: İltizam)
İ'TİKAD-I FÂSİD: Bozuk inanç.
İ'TİKADÂT: (İ'tikad. C.) İnanışlar. Bağlanışlar ve inançlar.
İ'TİKADÂT-I BÂTILA: Bâtıl, hak olmayan, asılsız şeylere inanışlar.
İ'TİKADÎ: İtikad ve inançla alâkalı.
İ'TİKADİYAT: İtikada ait mes'eleler.
İ'TİKÂF: Bir şeye devam etmek. * Ist: Bir yere çekilip yalnız ibadetle meşguliyet. Hususan Ramazanın son on gününde, mescidlerde ve buna benzer yerlerde kalıp, ibadet, ilm-i iman ve Kur'an, evrad ve ezkâr gibi ibadetlerle meşgul olmak. Böyle bir kimseye "Mu'tekif" denir.
İ'TİKÂL: (Ekl. den) Kemirme, kemirerek yeme. * Dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması. * Tıb: Yaranın, vücudu yemesi. Yaranın büyümesi.
İ'TİKÂL-İ SEVÂHİL: Kıyıların aşınması.
İ'TİKAL: Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma. * Devenin dizini büküp bağlama. * Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.
İ'TİKAL: Zorlaşma, müşkilleşme.
İ'TİKAM: Biriktirme, yığma.
İ'TİKAR: Birbirine karışıp sayılamama.
İ'TİKAS: Tersine dönme, akislenme.
İ'TİMAD-I KAVÎ: Sağlam itimad, kavi güveniş.
İTKÂ': Koltuk altına yastık veya dayak koyma. Dayanacak bir şey kullanma. * Yaslanma.
İTKAN: Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak.
İTKAN-I MUHKEM: Bütün açıklığıyla bilerek sağlam yapmak.(...Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Mâdem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakîn ile hükmolunur ki: Şu kusûr-u semaviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. S.)
İTKAN-I SAN'AT: San'atın sağlam, mükemmel ve pürüzsüzlüğü.
İTMİNAN-I KALB: Kalbden ve gönülden inanma.
İTMİNANKÂRANE: f. İtminan göstermek suretiyle.
İTTİFAKA: Rast gelme.
İTTİFAKAN: Birleşerek, anlaşarak.
İTTİFAKAT: (İttifak. C.) İttifaklar, sözleşmeler, ittihadlar.
İTTİKA: Sakınmak. Çekinmek. Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek. Takvâ ile amel etmek. (Bak: Amel-i salih)
İTTİKÂ': Dayanmak. Yaslanmak. * Oturmak.
İTTİKÂL: Allah'a tevekkül etme, güvenme, dayanma.
İTTİKAN: Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.
İTTİKAR: Vakar, gurur ve büyüklük gelme.
İTTİSAFKÂRANE: f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
İZAKA: (Zevk. den) Tattırma veya tattırılma. Lezzet ve zevk hissettirme.
İZ'AN-RÜBA-İ KÂİNAT: Kâinatın aklı alan vechesi, herkese hayret ve şaşkınlık veren yüzü.
İZKÂM: Zükâm hastalığına yani nezleye uğratma.
İZKÂR: Hatıra getirmek, andırmak, hatırlatmak.
IDAKA: Darlık vermek.
IKAB: Azap, mihnet.
IKAK: Tırnaklı hayvanların gebeleri.
IKAL: İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel. (Bak: Sâhib-üt tac)
IKAM: şiddetli harpler. * Yaramaz huylu.
IKKA: Çocukların doğduklarında mevcut olan saçı.
ILKA: Kişinin göbeğine dek olan gömlek.
IRAKA: (Bak: İrâka)
ISKA: (Bak: İska)
ISKAÇA: Gemi direğinin ayaklığı.
ISKALARA: Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
ISKALARİYA: Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
ISKAPARMA: İtl. Bir gemiyi toptan kiralama.
ISKARÇA: İtl. Geminin yükünün pek sıkı olarak istif edilmesi.
ISKARMOZ: Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara dikine sokulmuş tahta çiviler. * Bir cins küçük balık.
ISKARSO: İtl. Yelkenleri doldurur dik rüzgâr. * Geminin götürü olarak kiralanması.
ISKARTA: Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.
ISKAT: Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak. * Silmek. * Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.
ISKAT-I CENİN: Kadının çocuk düşürmesi.
ISKAT-I SALÂT: Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.
ISNAKAT: El darlığı. * Men'etmek, engel olmak.
ISTIKAK: Tokuşmak.
IŞKA: Sarmaşık adı verilen bir bitki.
ITAKA: Güç etmek, zorlaştırmak.
ITKAN: (Bak: İtkan)
IZMAR-I KABL-EZ ZİKR: Edb: Bir kelimenin zikrinden önce ona âit zamiri kullanmak.
JİKASE: f. Kirpi.
KA': (C.: Akva') Düz yer.
KAA: Ev avlusu.
KAA': Acı su.
KAAKI': Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.
KAAN: Hükümdar, hâkan.
KAARET: Derinlik.
KAARET-İ DERYÂ: Denizin derinliği.
KAAS: Boynu göğüse girmek.
KAAT: Gadap, hiddet, öfke. * Darlık. * Yaşlı koyun. * Davar memesi. * Bağırma ve çığlık şiddeti.
KA'B: Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği. * Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük. * Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.
KA'B: (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır.
KAB: Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar.
KAB-I KAVSEYN: İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.)
KA'B: (C.: Kıâb) Ağaç çanak.
KAB': Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı.
KA'B: Yemek yemek. Su içmek.
KABA': (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.
KABA-YI ÂHENİN: Demirden yapılmış elbise. Zırh.
KABAÇE: f. Entari. Hafif giyecek.
KABADAYI: Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KABAHÂT: (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
KABAHAT: Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
KABAİH: (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
KABAİL: (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KABAKULAK: Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.
KABALE: Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KABAS: Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.
KABA'SER: (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.
KABATÎ: (Kıbtî. C.) Çingeneler.
KABAZA: Hız. Sür'at.
KABB: İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç.
KABBA: İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)
KABBAN: Büyük terazi, baskül.
KÂBBE: Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.
KABBE: Yağmur damlası. * Gök gürlemesi.
KABCE: (C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.
KABE: Usanmak, bıkmak. * Kırılmak.
KABE: Yumurta.
KÂ'BE: (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhisselâm'ın Kâbe'yi bina ederken, yahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Tavaf namazı burada kılınır. Kâbe'nin ilk inşası Hz. Âdem (A.S.) tarafından olduğuna dair rivayetler vardır. Bedahetle malûm olan ise; Sahih-i Buharî Tercümesine ve çok kıymetli delillere binaen İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar inşa etmişlerdir. Bu husus âyet-i kerime ile de sâbittir.(Beyt-ül Muazzam'ın âmir-i inşası: Allah-ü Zülcelil; mübelliği ve mühendisi: Cibril; ilk bânisi: İbrahim Halil, muavini de İsmail olduğu en sahih rivayet olarak kabul edilmek icabeder... diye Sahih-i Buharî Tercümesinde Hâfız İbn-u Kesir'den nakledilmiştir.) Kâbe kıblegâhtır. Üzerine farz olan müslümanların, hacc zamanında gidip ziyaret etmeleri icabeden en mühim ve en büyük mabedimiz.
KÂ'BE-İ KEMALÂT: Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.
KÂ'BET-ÜL ÂMÂL: İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.
KÂ'BET-ÜL ULYÂ: şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe.
KABELE: (C.: Kıbel) Göz boncuğu.
KA'BERÎ: Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.
KABES: Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek.
KABET: Kederli ve ıztırablı olma.
KÂ'BETEYN: İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ.
KABINA SIĞMAMAK: t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak.
KABIZ: Kabzeden, tutan.
KABIZ-I ERVAH: Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KABIZ-I MÂL: Tahsildar.
KABİA: Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.
KABİH: (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
KABİH-ÜL VECH: Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.
KABİHA: (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.
KÂBİ': Dolu kap.
KABİL: Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.
KABİL-İ EMÂNET: İnsan.
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH: Gebeliği mümkün olmayan.
KABİL-İ HİTAB: Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.
KABİL-İ İNKİSAR: Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.
KABİL-İ KIYAS: Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.
KABİL-İ NESH: Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan.
KABİL-İ TEMYİZ: Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar.
KABİL: Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.
KABİLE: Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
KABİLE: Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı.
KABİLİYET: Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.
KABİN: f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para.
KABİNE: Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri.
KABİR: Büyük, ulu.
KABİR: (Bak: Kabr)
KABİS: Hızlı giden at. Süratli at.
KABİS: Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi.
KABİSA: Parmak ucuyla yenen şey.
KABİSE: Üveyik kuşu.
KÂBİSE: Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.
KABKAB: Karın, batn.
KABKABA: Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.)
KABKABA-İ İBİL: Devenin bağırması.
KABKABA-İ ŞİR: Arslanın kükremesi.
KABL: Önce. Evvel. İleride. Evvelki.
KABL-EL BÜLUĞ: Büluğdan evvel.
KABL-EL MİLÂD: İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel.
KABL-ET TAAM: Yemekten önce.
KABL-ET TELAKİ: Buluşmazdan önce.
KABL-EL VUKU': Vuku'dan evvel. Olmadan evvel.
KABL-EL VÜCUD: Gelmeden önce.
KABL-EZ ZEVAL: Öğleden önce.
KABL-EZ ZUHR: Öğleden evvel.
KABL-EZ ZUHUR: Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel.
KABLÎ: İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile.
KABLO: Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü.
KABOTAJ: Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi.
KABR: (Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah)
KABR-İ HÂMUŞ: Sessiz mezar.
KABRİSTAN: f. Mezarlık.
KABS: Parmak ucuyla yemek.
KABS: Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek.
KABSA: Başı büyük ve sivri olan kadın.
KABT: El ile bir şey toplamak.
KABTARÎ: Yünden dokunan bir elbise.
KÂBUK: f. Yuva. Kuş yuvası.
KABUK: Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları.
KÂBUL: Avcıların kemendi.
KABUL: Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab)
KABUL-İ ADEM: Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir.
KABULGÂH: f. Kabul yeri.
KABURGA: Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.
KABUS: Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
KABZ: Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk.
KABZ-I RUH: Ruhun alınması. Ölmek.
KABZA: Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey.
KABZA-İ TÎG: Kılıncın kabzası, sapı.
KABZIMAL: Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.
KABZ U BAST: Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.
KÂC: f. Küçük bir çeşit çam.
KAD: Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir.
KÂD: Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma.
KÂD: f. Hırs, tamahkârlık.
KA'D: Çuval.
KAD': Men etmek, engel olmak.
KADAH: Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.
KADAH: Küçük toprak çanak.
KADANA: Forsaların ayağına vurulan zincir.
KADASTRO: Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.
KADD: Boy, bos.
KADD-İ BÂLÂ: f. Yüksek, uzun boy.
KADD-İ BÜLEND: f. Uzun, yüksek boy.
KADD-İ MEVZUN: Mevzun boy, biçimli boy.
KADD-İ MÜSTESNA: Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam.
KADD Ü KAMET: Boy bos.
KADDA': şiddetli.
KADDAH: Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.
KADDAHE: Çakmak taşı.
KADDESALLAH: Allah mübarek ve mukaddes eylesin.
KADDESE: Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.)
KA'DE: Bir defa oturuş. Oturma. * Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka'de-i ulâ, ikinciye de Ka'de-i âhire denir.
KADE: Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur.
KA'DEL: Yağhane sepeti.
KADEM: Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur.
KADEM-BUS: f. Ayak öpen.
KADEME: Derece, sıra. * Merdiven basamağı.
KADEME-İ ULÂDA: İlk basamakta. Başlangıçta.
KADEME KADEME: Basamak basamak, derece derece.
KADEMÎ: Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.
KADEMİYYE: Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.
KADEMKEŞ: f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen.
KADEMNİH: f. Ayak basıcı.
KADEMNİHADE: f. Gelmiş, ayak basmış olan.
KADEMRAN: f. Adım atan, ilerliyen.
KADEMRENCE: f. Lütfen kabul, tenezzül.
KADER: Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.)
KADER-İ İLÂHÎ: Allah'ın takdiri.
KADERÎ: Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan.
KADERİYE: "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile)
KADH: Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men'etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek.
KADIM(A): Kemirici hayvan.
KADIRGA: Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.)
KADIZ: Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı.
KADÎ: Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden.
KADÎ-ÜL HÂCÂT: Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.)
KADİ-L KUDAT: Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse.
KADÎB: (C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti.
KADÎD: Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.
KADİH(A): (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.
KADÎH: Tencere dibinde arta kalan.
KADÎ İYAZ: Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te'lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur.
KADİM: (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı.
KADÎM: Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
KADİME: Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.
KADÎMEN: Eskiden beri. Kadim olarak.
KADÎMÎ: Eskiden beri var olan. Eski.
KADÎ NAİBİ: Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.
KADİR: Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
KADÎR: Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma'bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.)
KADİR ALAYI: Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
KADİR-AŞİNA: Değer ve kadir bilen.
KADİRDAN: f. Kadirbilir. Değerbilir.
KADİR-DANLIK: Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.
KADİR-ENDAZ: f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse.
KADİR GECESİ: (Bak: Leyle-i Kadir)
KADİRÎ: Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî)
KADİR-ŞİNAS: f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.
KADİYE: Azlık. Az cemaat.
KÂDİYE: Soğuk. * Afet, belâ.
KADKEŞİDE: f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış.
KADR: İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.
KADR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir.
KADRO: ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.
KADR-ŞİNAS: (Bak: Kadir-şinas)
KADUM: (C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı.
KADV: Yemeğin kokusu iyi olmak.
KADY: Yemeğin kokusu güzel olmak.
KAF: Ufuk. * karfinin ismi. * Bir dağ adı.
KAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.
KA'F: (C.: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak. * Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek. * Kap içindeki suyun tamamını içmek. * Koparmak.
KAF'A: Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.
KAF'A: Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.
KAFA: (C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KAFAR: Katıksız ekmek.
KAFAVE: Sütten yapılan azık.
KAFAVÎ: Kafa ile alâkalı.
KAFD: Bileğin eğri olması.
KAFDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFEDAN: Attarların eczâ koydukları kese veya torba.
KAFENDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFER: Zayıf ve etsiz olmak.
KAFES: Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.
KAFF: Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak.
KAFFAF: Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.
KAFFAL: Çilingir. Anahtarcı.
KAFFAN: Büyük terazi.
KÂFFE: Hep. Bütün. Cümle.
KÂFFE-İ EF'AL: Bütün işler.
KÂFFE-İ EFRÂD: Bütün fertler.
KÂFFETEN: Bütünü. Hepsi birden.
KAFH (KIFÂH): Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.
KÂFİ: Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
KAFÎ: Birine uyup peşinden giden.
KAFÎL: Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı.
KÂFİL: Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.
KAFİLE: (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAFÎNE: Kafasından kesilen koyun.
KÂFİR: Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.)
KÂFİR-İ Nİ'MET: Nankör. Nimeti inkâr eden.
KÂFİRANE: f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
KÂFİRÛN: Kâfirler.
KÂFİRÛN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.
KAFÎR: Hayvan tersi.
KAFİYE: Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)
KAFİYEPERDÂZ: f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.
KAFİYEPERESTLİK: Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.
KAFİYESENC: f. Kafiye dizen. Nâzım, şair.
KAFİZ: (C: Kufzân-Akfize) Ölçek.
KAFKAF: şahtere otu.
KAFKAF: şarap, hamr.
KAFKAFE: Titremek, titretmek.
KAFN: Kafa.
KÂF-NUN TEZGÂHI: (Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir.
KAFR: Arz. Çöl. Beyâban.
KAFS: Zorla birşey almak. * Gadap, hiddet. * Mevt, ölüm.
KAFS: Sıçramak. * Hafiflik. * Sevinç, neşat. * Hayvanın ayaklarını bağlamak.
KAFSAL: Arslan.
KAFŞ: Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem'etmek, toplamak.
KAFŞELİL: Kepçe.
KAFTA: Cima etmek.
KAFTAN: Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab.
KÂFUR: Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde. * Cennette bir kaynak ismi.
KAFUR (KUFUR): Hurma çiçeğinin kılıfı.
KAFV: Bir kimsenin ardına düşüp ittibâ etmek, ona tâbi olup uyma.KAFY : Uymak. * Kafasına vurmak.
KAFZ (KAFAZÂN): Sıçramak.
KAFZEA: (C: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı.
KÂGAZ: f. Kâğıt.
KAĞITHANE: Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.
KAĞNI: (Kağlı) İki tekerleri dingille sâbit öküz arabası.
KAGŞAR: Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş.
KÂH: f. Saman. Saman çöpü.
KÂH: f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ.
KAH: Sultan.
KAHA: Ev ortası, saha.
KAHAL: Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
KAHAME: İlerlemiş yaşlılık.
KAHB: Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ.
KAHBA (KAHBE-KUHBE): Kırmızısı çok olan beyaz nesne.
KÂHBAN: f. Harman bekçisi.
KAHBE: Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.
KAHD: Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis.
KÂHDAN: f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
KAHDE: (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.
KAHF: Kap içindeki suyun tamamını içme.
KÂHGİL: f. Samanlı sıva çamuru.
KAHHAR: Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHİF: Şiddetli yağmur.
KÂHİL: Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİN: Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.)
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KÂHİNE: Kadın kâhin.
KAHİR: (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.
KAHİR-ÜL EŞRÂR: Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHİR-ÜS SÜMUM: Panzehir.
KAHİT: Şiddetli kıtlık olan sene.
KAHİZ: Müşkil, zor nesne.
KAHKAHA: Yüksek sesle ve çokça gülme.
KAHKAHAZEN: f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen.
KAHKAHA': Öldürücü bir yılan.
KAHKAR: Taş.
KAHKAR: Katı, sert, sağlam taş.
KAHKARA: Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KAHKARÎ: Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
KAHKARİYE: Geri dönme. Rücu'.
KAHL: Göze sürme çekmek.
KAHL (KUHUL): Kurumak.
KAHL: Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek.
KAHLESE: Yuvarlak baş.
KAHM: (Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak.
KAHPE: (Bak: Kahbe)
KAHR: Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal)
KAHR-I DEHR: Dünyânın ve zamanın kahrı.
KAHR-I HİDDET: Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.
KAHR: Yaşlı, ihtiyar kişi. * Yaşlı at. * Yaşlı deve.
KAHRAMAN: (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi.
KAHRAMANAN: (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
KAHRAMANANE: f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KAHRAMANÎ: f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
KAHREBAN: Kehribar.
KAHRENÎ: Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren.
KAHT: Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.
KAHT-I RECUL: (Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu.
KAHT Ü GALÂ: Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.
KAHUS: Uzun boylu erkek.
KAHVALTI: t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek.
KAHVE: şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane.
KÂHYA: Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır.
KAHZ: (Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak.
KAHZ (KIHZ): İbrişim karışıklı beyaz bez.
KAIF: Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.
KAILE: (C.: Kavâil) Dağ başı.
KAİB: (C.: Kevâib) Tomurcuk memeli kız.
KAİBE: Hüzün ve gamdan perişan olmak.
KAİD: (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden. * Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun. * Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan. * Sıradağ. * Geniş ark.
KAİD: (Kuud. dan) Oturan, oturucu, oturmuş.
KAÎD: (C.: Kavayid) Çekirge. * Ulu, yüce kişi.
KAİDAN: (Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.
KAİDE: Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. * Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.
KAİDE-İ KÜLLİYE: Açık ve sarih olan kaide ve hüküm. Herşey hakkında tatbik edilebilen, umumi kaide.
KAİDE-İ RABT: Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi.
KAİDEN: Oturarak, oturduğu hâlde.
KAİDEŞİKEN: f. Kaide ve usullere uymayarak. Kuralları çiğniyerek.
KAİDEŞİKENÂNE: f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak.
KAİDETEN: Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak.
KAİDEVÎ: Kaide ve kural ile alâkalı. * Mat: Tabana ait.
KAİD-ÜL CEBEL: Dağın çıkıntısı, burnu.
KAİD-ÜL CEYŞ: Orduyu, askeri idare ve sevkeden. Kumandan. Serasker.
KAİL: Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
KAİM: Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren.
KAİME: Uzun bir kâğıda yazılan ferman. * Kitap yaprağı. * Kâğıt para.
KAİMEN: Ayakta durarak. Yıkılmamış. * Canlı olarak.
KAİM-MAKAM: Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay.
KÂİN: Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut.
KÂİNAT: Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.
KÂİNAT-I NÂİME: Uyuyan kâinat.
KÂİNAT-EFRUZ: f. Kâinatı süsleyen, cihanı donatan.
KAÎR: Daha derin, çok derin.
KAÎS: Çok yağmur.
KÂJ: f. Eğri, bükülmüş. * Şaşı.
KAK: Uzun, tavil. * Alaca karga.
KA'K: Kuru ekmek. Peksimet.
KA'KA: Kuru, yâbis. Meşakkatli yol. * Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol.
KA'KA': Korkak, zayıf kişi.
KA'KAA: Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.
KA'KEA: Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek.
KAKUM: Kürkü makbul bir cins kedi.
KAKUNC: Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.)
KAKUZE: (C.: Kavâkiz) Boş maşrapa.
KAKÜL: (Kâgül) f. Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç.
KAL': Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.(... İşte bak: şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvamı ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-yi vahşiyanelerini def'aten kal' u ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi... M.N.)
KAL'-İ EŞCAR: Ağaçların sökülmesi.
KAL: (A, uzun okunur) Söz.
KÂLA: f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal.
KAL'A: Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.
KAL'A-BEND: f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış.
KAL'A-DÂR: f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar.
KALA: Buğz, adâvet.
KALAFAT: Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen.
KALAFAT: Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.
KAL'A-GİR: f. Kale tutan.
KALAH: Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.
KALAİD: (Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular.
KALAİL: (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.
KALAK: Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat.
KAL'A-KÜŞA: f. Kale zapteden.
KALALİB: (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.
KALÂNİS: Takkeler, külâhlar.
KALÂNİSÎ: Takkeci.
KAL'A-NİŞİN: f. Kalede oturan.
KALANSUVE (KULENSİYE): (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)
KALANTOR: Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.
KALAR: f. Büyük sel yarıntısı.
KALAVRA: Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.
KALAYE: Kilise odası.
KALB: Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme. *İmanın mahalli. * Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek. * Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak. * Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek. * Aks ve tahvil.(Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.)(Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey'et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis)
KALB-İ ÂHENİN: Demir gibi metin ve sağlam olan kalb.
KALB-İ HABİDE: Uyumuş kalb.
KALB-İ HARÂB: Harab olmuş gönül.
KALB-İ MECRUH: Yaralı kalb.
KALB-İ METRUK: Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül.
KALB-İ MUNTAZAM: Edb: Harfleri ters okunduğu zamanda da bir mâna çıkan kelimedir. Meselâ: "Reşat, taşer" gibi.
KALB-İ MUZTARİB: Iztırab çeken kalb.
KALB-İ NÂ-ŞÂD: Hüzünlü gönül, kederli kalb.
KALB-İ SELİM: Temiz gönül.
KALBEN: İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.
KALBGÂH: f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi.
KALBÎ: İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.
KALBOLMA: t. Başka hâle gelme. Değişme.
KÂLBÜD: f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi.
KALBZEN: f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı.
KALD: Gümüş bilezik.
KALE: (A, uzun okunur) Dedi. O söyledi.
KALE: (Bak: Kal'a)
KALE: f. Kumaş. * Ham kavun, kelek.
KALE: Söz söylemek.
KALEB: Dudak dışarıya sarkmak.
KALEB: (C.: Kavâlib) Kalıp.
KALEBE: Hastalık. İllet.
KALEHZEM: Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz.
KALE-KÎLE: Dedi-denildi şeklindeki nakiller.
KALEM: (C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva'ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok.
KALEM SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir.
KALEMDAN: f. Kalem kutusu, kalemlik.
KALEMEN: Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından.
KALEMGİR: f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması.
KALEMÎ: (Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan.
KALEMİYYE: Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.
KALEMKÂR: f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.
KALEMKÂRÎ: f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
KALEMKEŞ: f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan.
KALEMREV: f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer.
KALEMZEDE: f. Yazılmış, kaleme alınmış.
KALEMZEN: f. Yazan, yazıcı, kâtib.
KALEN: (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.
KALENDER: f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.
KALENDERÂNE: f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KALENDERÎ: f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler.
KALENSÜVE: Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası.
KALES: Kusuntu.
KALET: (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.
KALFA: Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san'atta usta ile çırak arasındaki işçi.
KALGAY: Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan.
KALH: Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi.
KALH: Ferc.
KALHEBAN: Uzun, tavil.
KALHEBE: Beyaz bulut.
KALIB: (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey.
KALİ': (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.
KALÎ: Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.
KALİ: f. Halı.
KÂLÎ: Veresiye satmak.
KALÎB: Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu.
KÂLİB (KELİB): İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.
KALİÇE: f. Küçük halı.
KALÎF: Hurma kabuğu.
KALİF: Sünnet olmamış kimse.
KALİFİYE: Fr. Yetişmiş usta, işçi vs.
KÂLİH: Katı, şiddetli, şedid.
KALİL: Az. * Bodur kimse.
KALİL-ÜL BİDÂA: Sermayesi az.
KALİLEN: Az olarak.
KALİTA: ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.
KALİTE: Fr. Vasıf.
KALİYYE: Tava kebabı. * Kavrulmuş.
KALİZEM: Kuyu. * Suyu çok olan deniz.
KALKADİS: Siyah boya.
KALKAL: Deprenmiş, hareket etmiş.
KALKALE: Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)
KALLA': Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.
KALLAB: (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse.
KALLAS: Takke dikici, takke diken.
KALLAŞ: Kalleş. Hileci, dönek.
KALLAVÎ: Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk.
KALLE: Az olmak.
KALLEYS: San'a şehrinde bir kilise.
KALLİ: t. Sözlü. Dil ile.
KALLİDNÂ: Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).
KALM: Kesmek.
KALMES: Ulu kişi, seyyid.
KALORİ: Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.
KALP: t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.
KALTABAN: f. Namussuz. Pezevenk.
KALÛ: (A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil).
KALÛ BELÂ: Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir. (Bak: Bezm-i elest)
KÂLUC: f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu.
KAL U KÎL: "Dedi denildi" şeklindeki nakiller.
KÂLUS: f. Ahmak, ebleh, akılsız.
KALUS: (C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.
KÂLUSANE: f. Akılsızcasına, ahmakçasına.
KALUŞE: f. Çömlek. * Tencere.
KALY: Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık.
KALYAN: f. Nargile.
KALYON: Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri.
KÂM: f. İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. * Ağzın üstü. Damak. * Koyun, sığır ağılı. * Ağaç kilit.
KÂM U NÂKÂM: Elbette, ister istemez.
KAM': Kahretmek. Zelil etmek. * Zabtetmek. Ezmek. Kırmak. * Hasta etmek. * Başına vurmak. * Bir sese kulak verip dinlemek. * Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak. * Huni.
KA'M: (C.: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey. * İçinde silah saklanan kap. * Bağlamak. * Öpmek.
KAMA: İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak. * Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi. * Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.
KAMAKIM: (Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.
KAMAME: Süprüntülük.
KAMARA: Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi.
KAMARÎ: (Kumriye. C.) Dişi kumrular.
KAMAROT: Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.
KAMATIR (KAMTARİR): Katı, sağlam.
KÂMBAHŞ: f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici.
KAMBER: (Bak: Kanber)
KÂMBİN: f. Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan.
KÂM-BİNAN: (Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler.
KÂM-BİNÎ: f. Bahtiyarlık, saadet, mutluluk.
KAMCERE: Islah etmek.
KÂMCU: f. İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen.
KÂME: f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM'E $ (Kumu') : Hakaret.
KAME: (C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar.
KAMEA: (C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.
KAMED: Binanın temeli.
KAMEL: Bitli kişi. * Karnın büyük olması.
KAMEN: Lâyık.
KAMENCER: Yaycı, kavvas.
KAMER: Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.
KAMER SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir.
KAMERÎ: Ay ile alâkalı.
KAMERÎ SENE: Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret)
KAMERİYYE: Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
KAMERVARİ: f. Ay gibi, kamere benzercesine.
KAMES: Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek.
KAMET: (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam.
KAMET-İ BÂLÂ: Uzun boy.
KAMET-İ KIYMET: Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.
KAMET-İ MEVZUN: Düzgün ve yakışıklı boy.
KAMET-İ NÂMİYE: Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.
KAMET-İ ÖMR: Ömür boyu. Bütün hayat müddetince.
KAMET ALMAK: Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak.
KAMEZ: Menfaatsiz, hor hakir nesne.
KÂMGÜZAR: f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen.
KAMH: Buğday. * Yukarı kaldırmak.
KAMH: Yemeğe iştihâsı az olmak. * Suya dalmak. * Davarın başını sudan kaldırması.
KAMHA: Kasap merhemi adı verilen ilaç.
KAMIH: Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden.
KAMIH: Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş şey.
KAMIH: Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar.
KÂMİL: (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi. * Bir aruz kalıbı ismi.(Büyük görünme küçülürsün...Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük. S.)
KÂMİL-İ UKALÂ: Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.
KÂMİLEN: Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.
KAMİM: Tere otunun kurusu.
KÂMİN(E): Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.
KÂMİNUN: (Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar.
KAMİS: Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar.
KAMİT: Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil.
KAMKAM: (C.: Kumâkım) Ulu, şerif kimse. *İyi, keskin kılıç. * Büyük deniz. * Çok adet. * Saç dibine düşen yavşak. * Küçük kene.
KAMKAME: (C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz.
KÂMKÂR: f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes'ud.
KÂMKÂRANE: f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KÂMKÂRÎ: f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik.
KAML(E): Bit, kehle.
KAMLUL: Yabâni hıyar.
KAMM: Evi süpürmek.
KAMMAS: Suya dalan.
KAMMAŞ: Külhancı.
KAMME: Süpürmek.
KÂM NA KÂM: f. İster istemez.
KAMP: Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh. * Esirler karargâhı.
KAMPANYA: Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.
KÂM-PERVER: (C.: Kâmperverân) Emel besleyici.
KAMR: Göz kamaşmak.
KAMRA: Ay ışığı olan gece.
KÂMRAN: f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes'ud.
KÂMRANÎ: f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma.
KÂMREVA: f. İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan.
KAMS (KIMÂS): Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak.
KAMŞ: Bir şeyi şundan bundan toplamak.
KAMT: Kuş, dişisine cima etmek. * Doğan çocuğu beze sarmak.
KAMTARİR: Çatık suratlı.
KAMU: (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.
KAMUFLAJ: Fr. Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri.
KÂMURAN: (Bak: Kâmran)
KAMUS: Deniz. Derya. * Denizin ortası, derin yeri. * Büyük Lügat Kitabı.
KAMUS-İ ARABÎ: Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.
KAMUS-İ OSMANÎ: Osmanlıca sözlük.
KAMUS-İ TÜRKÎ: Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük. * Şemseddin Sâmi'nin yayınladığı Türkçe lügat.
KAMUS: Arslan, esed.
KÂMVER: f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar.
KÂMVERÂN: (Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar.
KÂMYAB: İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan.
KÂN: f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
KÂN-I KEREM: Kerem, lütuf ve ihsan menbaı.
KÂN-I MERHAMET: Merhamet kaynağı.
KÂN: f. Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz.
KANA: Süngüler.
KANAAT: Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)
KANAATBAHŞ: f. Kanaat verici, inandırıcı.
KANAATKÂR: f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KANADİL: (Kandil. C.) Kandiller.
KANAFİZ: (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
KANAH: (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.
KAN'AR: Büyük, kaba budaklı ağaç.
KANAS: Av yeri.
KANAT: (C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak.
KANATA: ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır.
KANATİR: (Kantar. C.) Kantarlar.
KANATİR: (Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar.
KANAVAT: (Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar.
KANAZI': (Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç.
KANBER: Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.
KAND: Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
KANDAL: Büyük başlı.
KANDAVE: Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri.
KANDEFİR: Yaşlı kimse, acuz.
KANDÎ: şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.
KÂNE: (Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı.
KANEF: Kulağın küçük ve kalın olması.
KANEME: Kir. * Yağdan gelen pis koku.
KANEŞVERE: Hayız görmez kadın.
KANFA: Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)
KANFAŞ: Yaşlı, ihtiyar.
KANFESE: Tesbih böceği.
KANH: Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.
KANGREN: Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.
KANIS: Avcı.
KANIT: Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.
KANIT: (Bak: Delil)
KANİ': (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.
KÂNİ: (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.
KANİB: İnsan topluluğu.
KANİF: İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça.
KÂNİF: Udul eden, dönen, yoldan çıkan.
KANİSA: (C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.
KANİT: (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden.
KANİTÎN: Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler.
KÂNİZ: Defneden, gömen.
KANKAL: Büyük kile.
KANKANE: Yol göstermek.
KANKARİS: Börek.
KÂNKEN: f. Madenci. Maden kazıcısı.
KANNAD: şeker yapan, şekerci.
KANNAS: Avcı, seyyad.
KANNİS: Avcı, av.
KANNUR: Başı büyük kişi.
KANS: Av. Av avlama.
KANSA: (Kuşlarda) Kursak.
KANTAR: Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka.
KANTARA: Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.
KANTARİYYE: Kantar ücreti. Tartma parası.
KANTİN: Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı.
KANU': Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.
KANUN: (C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.
KANUN-U ASKERÎ: Askerlik kanunu.
KANUN-U ESASÎ: Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye)
KANUN-U KADİM: Eski âdet.
KÂNUN: Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba.
KÂNUN-U DEHA: Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.
KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ: Aralık, Ocak.
KANUNEN: Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile.
KANUNİ: Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman'ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han)
KANUNİYET: Kanunluluk. Kanun haline gelmek.
KANUNNAME: f. Kanun kitabı. Anayasa.
KANUNŞİNAS: f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen.
KANVA': Büyük burunlu kadın.
KANZAA: İbik.
KAPASİTE: Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi.
KAPÇAK: Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel.
KAPIKULU: Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır.
KAPLICA: Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.
KAPORA: (Kaparo) Pey olarak verilen para.
KAPRİS: Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham.
KAPTAN-I DERYA: Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.
KAPUT: Fr. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. * Otomobillerin motor kısmını örten kapak.
KAR' (KUR'): (C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat.
KA'R: Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet. * Yemeği dipten yemek. * Çalmak. koparmak.
KA'R-I NÂ-YÂB: Dibi bulunmayacak derecede derin olan.
KÂR: f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. * Kazanç.
KÂR-I AKIL: Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.
KÂR-I KADİM: Eski zaman işi.
KÂR-I REVÂ: İşe yarar, kullanılabilir.
KÂR: f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi.
KAR': Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik.
KAR'-UL ASÂ: Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.
KAR: (C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş.
KA'R: Karnı yemekten dolmak. * Arkası yağlı olmak.
KARA': (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
KARA': Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.
KARA: (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt.
KARA: (C.: Ekrâ) Arka.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
KARABET: Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE: Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE: Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KARABİN: (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARABORSA: Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
KARAFİ: (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
KÂR-ÂGÂH: f. İşbilir, uyanık.
KÂR-ÂGÂHÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KARAH: (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
KARAİB: (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.
KARAİN: (Karine. C.) Karineler, ip uçları.
KARAKTER: yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
KARAMİL: Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
KARAN: Mekke arzı.
KARANFUL (KARANFÜL): Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
KARANİTIS: Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KARANTİNA: İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.
KARAR: Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
KARAR-I KAT'Î: Dâvâyı neticelendiren kesin karar.
KARAR-I SERİ: Acele karar, seri karar.
KARARDÂDE: f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KARARET: Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
KARARGÂH: f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
KARARGİR: f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.
KARARİT: (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
KARARNAME: f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.
KARARYAB: f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.
KARAŞİME: Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KÂR-AŞİNA: İş bilir. İşten anlar.
KARATİS: (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.
KARAVANA: Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
KARAVOL: f. Karakol.
KÂRAZMA: f. Görgülü, tecrübeli.
KÂR-ÂZMAYÎ: f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş.
KÂR-AZMUDE: f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş.
KÂRBAN: f. Kervan.
KÂRBAN-SARAY: f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.
KARBON: Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.
KARBONİK: Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz.
KARBUS: (C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç.
KÂRD: f. Bıçak.
KÂRDAN: f. İşten anlar, iş bilir.
KÂR-DANÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KÂRDAR: f. İşi elinde tutan.
KÂR-DARAN: (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.
KARDED: Kaba mekan. Düz arz.
KÂRDİDE: (C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü.
KARDİNAL: Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye.
KARE: (C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi.
KARE: Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü.
KÂRE: Arka yükü.
KAREF: Hastalara yakın olmak.
KAREH: Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.
KAREM: Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.
KAREN: (C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * "Yakınlık" mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.
KARENBA: Ayakları uzun bir böcek.
KARF: Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap.
KÂRFERMA: f. Amir, iş buyuran.
KÂRGÂH: f. Fabrika, iş yeri. Atölye.
KÂRGER: f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu.
KÂRGİL: f. Kerpiçten yapılmış bina.
KÂRGİR: f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan.
KARGÜZAR: f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen.
KARH: Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.
KARHA: (C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser.
KARHA-İ ÂKİLE: Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.
KÂRHANE: f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.
KARHEB: Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi.
KARIK: Düz yer.
KARIS: Ekşi yoğurt.
KARISA: (C. Kavâris) İncitici söz.
KARİ: (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.
KARİ': (Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan.
KARİ': Ulu kişi, seyyid.
KARİA: (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr.
KARİA SURESİ: Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir.
KARİAT: (Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar.
KARİB: Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım.
KARİB-ÜL AHD: Yakın zamanda.
KARİB (KAREB): (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.
KÂRİBAN: f. Kervan.
KARİBEN: Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan.
KARİE: (C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın.
KARİH: Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı.
KARİH: (C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar.
KARİHA: Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su.
KARİHA-ZÂD: f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.
KARİKATÜR: Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.
KARİN: Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.
KARİN-İ EVVEL: Baş mâbeynci.
KARİN: Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan.
KARİNE: Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
KARİNE-İ MÂNİA: (Bak: Karine-i mecaz)
KARİNE-İ MECAZ: Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.
KARİNE-İ TAAYYÜN: Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.
KARİR: Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.
KARİR-ÜL AYN: Memnun, mesrur, gözü aydın.
KARİS: Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.
KARİYE: (C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.
KARİYER: Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.
KARK: Tavuk gıdaklaması.
KARKAF: şarap, hamr.
KARKAL: (C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise.
KARKAR: Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek.
KARKAR: (C: Karâkır) Düz açık yer.
KARKARA: Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.
KARKİSYUN (KARKİSYA): Kebâbe dedikleri devâ.
KARLAYL: (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:Kur'anı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.(Karlayl)
KARM: (C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan.
KARMELE: Yapraksız küçük ağaç.
KARMEŞE: Cem'etmek, toplamak.
KARN: Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.(Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki, "hayrul kuruni karni" hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur.Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.) (E.T.)
KARN-I EVVEL: Hicretin birinci asrı.
KARN-I ZABY: Geyiğin başındaki çatal boynuz.
KARNABİT: Karnıbahar.
KÂRNAME: f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği.
KÂRNEDAŞTE: f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz.
KARNESA: Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.
KARNEYN: İki boynuz.
KÂR-NÜMA: f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş.
KÂRPERDAZ: f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender.
KÂRPERVERD: f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen.
KARR: Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe.
KARRA': (C.: Karrâun) Güzel okuyan.
KARRA': Ağaçkakan kuşu.
KARRA: Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek.
KARRAUN: (Karrâ. C.) Güzel okuyanlar.
KARRE: Soğukluk, soğuk.
KARS: İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması.
KARS: Şiddetli soğuk.
KARS: Küçük ibrik.
KARSA (KARİSÂ): Bir hurma cinsi.
KARSA': Deve kuşunun erkeği.
KARSAA: Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak.
KÂRSAZ: f. Becerikli, elinden iş gelen.
KARSEL: Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)
KARŞ: Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek.
KARŞAME: Atmaca kuşu.
KÂRŞİNAS: f. İşten anlar, iş bilir.
KART: Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük.
KARTA': Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.
KARTABAN: Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
KARTABUS: Zahmet, meşakkat.
KARTAK: (C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan.
KARTALE: Eşek yükünün dengi.
KARUN: (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.
KARUN: İki şeyi bir araya getiren. * Tez terleyen hayvan. * Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. *İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.
KARUR: Duş yapılacak soğuk su.
KARURE: (C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe.
KAR'UŞ: İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği.
KARV: Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.
KARVA: Uzun hörgüçlü deve.
KARVAH: Uzun ağaç. * Uzun deve.
KÂRVAN: f. (Bak: Kervan)
KARYA: Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.
KARYE: Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer.
KARYET-ÜN NAHL: Kovan. Arı yuvası.
KARYET-ÜL ENSÂR: Medine-i Münevvere şehri.
KARYETEYN: Mekke ile Taif şehirleri.
KARZ: Selem ağacının yaprağı.
KARZ: Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek.
KARZ-I HASEN: Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
KÂR-ZÂR: (Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe.
KÂR-ZÂRGÂH: f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası.
KARZEN: Borç, ödünç olarak.
KAS': Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek.
KA'S: Ölüm, mevt.
KA'S: (C: Kiâs) Parmak kemiği.
KA'S: Çirkin kokulu toprak.
KAS'A: (C.: Kısâ') Çanak, kâse. * Yemek kabı.
KA'SA: Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın. * Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.
KASA: Kabalık. * Şiddet. * Katılık.
KASAB: Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.
KASAB-I MISRÎ: Mısırda dokunmuş keten bezi.
KASAB-ÜL ENF: Burun kemiği.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KASAB-ÜL HABİB: Şeker kamışı.
KASABA: (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
KASABAT: (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
KASABE: Kötü hurma.
KASAH: Sırtlan.
KASAİD: (Kaside. C.) Kasideler.
KASAL: Buğday içinde olan siyah taneler.
KAS'A-LİS: Dalkavuk. Çanak yalayıcı.
KASAM: Şiddetli sıcaklık. * Güzellik.
KASAME: (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.
KASA'NİNE: Katı olmak. * Büyük olmak.
KASAR: Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.
KASARA: (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
KASARET: Kısalık. Kısa olma.
KASAS: Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.
KASAS SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.)
KASAS: Arslan.
KÂSAT: (Ke's. C.) Kadehler, ke'sler.
KASAT: Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.
KASATURA: Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.
KASAVET: Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet)
KASAVİSE: (Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler.
KASB: Kat'etmek, kesmek.
KASB: Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert.
KASBA: Kamış. Kamışlık.
KASD: Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak.
KASDEN: Bile bile, isteyerek.
KASDÎ: İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.
KÂSE: f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik.
KÂSE-İ ÇEŞM: Göz çukuru.
KÂSE-İ FAĞFUR: f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse.
KÂSE-İ SER: Kafatası.
KA'SEB: Büyük karınlı, kalın.
KÂSE-BEND: f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse.
KASED: şahyar dedikleri nesne.
KÂSE-GER: f. Kâseci, kâse yapan.
KÂSEHA: (Kâse. C.) Kâseler.
KA'SELE: Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.
KÂSE-LİS: (Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci.
KÂSE-LİSAN: (Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.
KASEM: Yemin. Ahdetme.
KASEMÂT: Ahdler, yeminler.
KASEMÂT-I KUR'ANİYE: Kur'andaki ahitler, yeminler.
KA'SERE (KA'SERÂ): Yoğun, sağlam, kalın, katı.
KASES: Hidayet edici delil.
KASF: Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması.
KASFE: (C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını.
KASH: Kuruluk, katılık.
KASHAB: Kalın, yoğun, büyük.
KASI'A: Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka)
KASIB: Düdük çalan.
KASID: Kasd eden, niyet eden, isteyen.
KASIF: Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen.
KASIF: Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey.
KASIK: t. Karnın alt tarafı.
KASIM: (A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen.
KASIM: (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.
KASIR: (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.
KASIR: (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu.
KASIR-UL AKL: Düşüncesi noksan, kısa akıllı.
KASIR-ÜL BASAR: Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASIR-ÜL FEHM: Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.
KASIR-ÜL YED: Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.
KASIRANE: Âcizane, beceriksizcesine.
KASIRAT-ÜT TARF: Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.
KASIRGA: Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.
KASITÎN: (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler.
KASÎ: (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.
KASİ': Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.
KÂSİB: Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.
KASİB: (C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.
KÂSİD: Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.
KASİD: (C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı.
KASİD: Kaside.
KASİDE: (C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume.
KASİDE-İ BÜRDE: Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.
KASİDE-İ ERCUZE: (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.)
KASİDE-GÛ: f. Kaside yazan, kaside söyliyen.
KASİDE-PERDAZ: f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.
KASİDE-SERÂ: f. Kaside söyliyen, kaside yazan.
KASÎF: Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi.
KASÎL: Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne.
KASÎM: Güzel kimse. * Taksim eden, bölen.
KASÎME: (C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.
KÂSİR: Çok olan, kesir, bol olan.
KASÎR: (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
KASÎR-ÜL AKL: Aklı kısa, aklı ermez.
KASÎR-ÜL BÂ': Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.
KASÎR-ÜL BASAR: Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KASÎR-ÜL HİMME: Himmeti az veya kısa olan.
KASÎR-ÜL KAME: Kısa boylu. Boyu kısa olan.
KÂSİR: (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu.
KÂSİR-ÜL ESNAM: Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır)
KASİRE: Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.
KASİS: Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı.
KASİSA: (C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot.
KASİYY (KISİYY): Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.
KASİYY: Uzak, baid. Irak.
KASKAS: Açlık. * Sür'at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot.
KASKASE: Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston.
KASKASE: Yol göstermek. * Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak.
KASL: Kesmek.
KASM: Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek.
KASM: Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem'etmek, toplamak. * İ'tâ etmek, vermek.
KASMA: Ufak boynuzlu dişi koyun.
KASME: Yüz, çehre, vech.
KASME: Merdiven ayağı.
KASMEL: Arslan, esed.
KASR: Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray.
KASR-I CENNET: Cennet köşkü.
KASR-I MÜŞEYYED: Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman.
KASR: Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak.
KASR-ÜL KELÂM: Sözü az etmek. Kısa konuşmak.
KASR-I SALÂT: Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.
KASR-I YED: El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme.
KASR: Men'etmek. * Zorla bir şeyi yaptırmak. * Galip olmak.
KASRÎ: Zorla, cebren.
KASRİYYET: Zorlama hâli.
KASS: Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.
KASS: Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak.
KASS: Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün.
KASSA: Kireç.
KASSAB: Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı.
KASSABİYYE: Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.
KASSAM: Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden.
KASSAM: Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * Büyük hurma salkımı. * Büyük et parçası.
KASSAR: Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı.
KASSÎ: Göğüsle alâkalı. Sadrî.
KAST: f. Noksan, eksik, kusur.
KASTA': Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.
KASTAL: şeker tozu.
KASTAL: Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.
KASTALANÎ: (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.
KASTALANÎ: Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KÂSTAR: f. Yalancı, hilekâr.
KASTAR: (C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.
KÂSTE: f. Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış.KASUB : Mestler.KASUS : Yalnız otlayan deve.KASV : Deve kulağının kenarı.
KASVA: Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.
KASVERE: Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi.
KASVET: Katılık. * Sıkıntı. İç sıkıntısı. * Kalb katılığı. (Bak: Kasavet)
KASVET-BAHŞ: f. Kasvet ve sıkıntı veren.
KASVET-EFZA: f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
KASVET-ENGİZ: f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
KASVET-NÂK: f. İç sıkan, sıkıntı veren.
KAŞ': (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam. * Açmak. * Gidermek. Dağıtmak. * Kuru deri. Deriden olan çadır. * Hamam pisliği. * Deriden yapılmış döşek. * Balgam.
KA'Ş: (C.: Kuuş) Ağacın başını çekip eğmek. * Cem etmek, toplamak. * Kadınların bindiği merkep.
KÂŞ: f. Çok istek, arzu, özleme.
KAŞB: Karıştırmak. * Zehir içirmek. * Yaramazlıkla hatırlamak. * İncitmek.
KAŞAĞI: Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.
KÂŞÂNE: f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN: Kuş yuvası.
KAŞ'ARİRE: Ürpermek, titremek.
KAŞBE: Hasis kişi. * Maymunun dişisi.
KAŞE: Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.
KAŞEM: Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.
KAŞER: Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.
KAŞÎ: f. İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini.
KAŞİ': Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik.
KAŞİB: (C.: Kuşbâ) Yeni veya eski.
KÂŞİF: Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır'da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad.
KÂŞİGER: f. Çinici, çini yapan san'atkâr.
KÂŞİH: Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse.
KAŞİRE: Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.
KAŞKAŞA: Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
KAŞKİ: f. "Keşke, ne olurdu" gibi, özleme veya pişmanlık ifade eder.
KAŞM: Yemek. * Açlık. * Cem'etmek, toplamak.
KAŞMEŞ: Kuş üzümü.
KAŞR: Bir şeyin kabuğunu soyma.
KAŞŞ: Yaranın iyileşmesi. * Hasta iyi olmak. * Evmek.
KAŞT: Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.
KAŞUR: (C.: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.
KAŞV: Kabuğu soyulmuş olan.
KAŞVAN: Zayıf erkek.
KA'T: Kısa boylu kimse.
KAT': Kesme, ayırma. * Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek. * Delil ve bürhan ile ilzam etmek. * Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberlik eden haydudu artık koğunuz.Bunu benden duyunuz, ben ki, evet Arnavud'um!..Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!...Mehmed Akif
KAT'-I ALÂKA: Alâkayı kesme.
KAT'-I DA'VÂ: Dâvâyı halletme.
KAT'-I HAYÂT: Hayatın kesilmesi. Ölüm, mevt.
KAT'-I MERÂHİL: Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.
KAT'-I MERATİB: Mertebeleri aşıp geçme.
KAT'-I MÜNÂSEBET: Münasebeti ve ahbaplığı kesme.
KAT'-I NAZAR: Bakmamak. İtibar etmemek. * Alâkayı kesmek.
KAT'-I TARİK: Yol kesicilik.
KAT'A: Aslâ, hiçbir zaman.
KATADE: (C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.
KATAİF: (Katife. C.) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar. * Kadayıf tatlısı.
KATALOG: Fr. Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi.
KATAM: Toz, gubar.
KATAM: Cimâ arzulamak. * Et arzulamak.
KATAN: Kuşların kuyruğu dibi. * Dağ ismi.
KAT'AN: Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen.
KATANE: Az yemeklik.
KATAR: Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü. * Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.
KATAR: Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır.
KATARAT: (Katre. C.) Katreler, su damlaları.
KATARAT-I BÂRÂN: Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.
KATARAT-I SEMİNE: Kıymetli damlalar.
KATARAT-I ŞADÎ: Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.
KATARAT-I UYUN: Göz yaşları.
KATARE: Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.
KATAT: Kısa, kıvırcık saç.
KATB: (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz. * Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek. * Birikmek, biriktirmek, doldurmak. * Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak. * Arslan.
KATEA: (C.: Kutâ) Güve. *Ağaç kurdu.
KATEB: (C.: Aktâb) Deve palanı.
KATED: (C.: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.
KATEDRAL: Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.
KATEGORİ: Aralarında herhangi bir bakımdan alâka veya benzerlik bulunan şeylerin hepsi. * Zümre, grup.
KATEL: Nefs. Cismin bakiyyesi.
KATELE: (Katil. C.) Katiller. İnsan öldürmüş kimseler.
KATER: (Katre. C.) Katreler, damlalar.
KATERE: Bir şey üzerine çökmüş toz. * İs gibi bir karanlık. * Toz. * Kebap yapmak. * Pişmiş şeyin kokması.
KATF: Atın veya diğer davarın adımını geç atması. * Tırmalamak. * Üzüm kesmek. * Ağaçtan meyve devşirme. * Devşirme mevsimi.
KATI': (Kat'. dan) Kesen, Kat' eden. Durduran, mâni olan. * Keskin ve iyi bileylenmiş kılıç.
KATI-UT TARİK: Yol kesen, eşkiya.
KATI'A: Kesen, kesici.
KATIBE: (A, uzun okunur) Hepsi, tamamı. Cümleten. * Bütün hâllerde.
KATIBETEN: Tamamıyla, bütünüyle, cümleten, hepsi. * Hiçbir zaman, aslâ.
KATIN: (C.: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı.
KAT'Î: Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.
KATİ': (C.: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı. * Deve ve koyun sürüleri.
KATİA: (C.: Katâi') Kesme, kat etme. * Kırılma. * Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme. * Vergi. * Arazi.
KÂTİB: Yazan, yazıcı, kitâbet eden. Usta yazıcı.
KÂTİB-İ ADL: Noter.
KÂTİB-İ EZELÎ: Her şeyin hayatının mukadderatını ezelden bilip yazan Cenab-ı Hak (C.C.)
KÂTİB-İ HUSUSÎ: Büyük bir kimsenin kullandığı özel kâtip, hususi kâtib.
KÂTİB-İ SIRR: Gizli şeyler yazdırılan kâtip, sır kâtibi.
KÂTİB-İ VAHY: Kur'an-ı Kerim âyetlerini yazan. Vahy kâtibi.
KÂTİBANE: Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.
KAT'Î DELALET: şüphesiz, kat'i delil.
KATİFE: (C.: Katâif) Kadife.
KATİL: (A, uzun okunur) Öldüren. İnsanın ölümüne sebep olan insan.
KATİL-İ MA'FUV: Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.
KATİL-İ MÜTEAMMİD: Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse.
KATİL: Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.
KATİLE: Su silmede kullanılan bez parçası.
KÂTİM: (Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan.
KÂTİM-İ ESRAR: Sır saklıyan.
KATİM: Toz çokluğundan karanlık olan.
KATİN: Kene. * Az yiyen kimse. * Testi.
KATİR: İhtiyarlık, saç ağarmak. * Perçin yapılan çivi uçları.
KAT'İYYEN: Kat'i ve kesin olarak. * Aslâ, hiçbir zaman.
KAT'İYYET: Kesinlik, kat'ilik.
KAT'İYY-ÜD DELALE: Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.
KAT'İYY-ÜL METİN: Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)
KATL: (C.: Mekâtıl) Kesmek.
KATL: Öldürmek.
KATL-İ ÂM: Bir yerde çoklarının öldürülmesi. Herkesi kılıçtan geçirme. Toptan imha.
KATL-İ AMD: Huk: Kasden ve bile bile öldürme.
KATL-İ NEFS: İntihar. Kendi kendini öldürme.
KATL-İ NÜFUS: Adam öldürme.
KATLÂ: (Katîl. C.) Öldürülmüş kimseler.
KATLGÂH: f. Öldürme yeri. Cinayet mahalli.
KATM: Kesmek. Isırmak. * Tatmak, zevk. * Devenin kükremesi.
KATMER: t. Bir şeyin kat kat olması. * Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)
KATNE: Kırkbayır. * Boş.
KATOLİK: Fr: Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa'nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar.(Ehl-i bid'a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar. Diyorlar ki: "Alem-i insaniyetin müteselsil hadisâtına sebep olan Fransız ihtilâl-i kebirinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hassı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvib edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyade terakki ettiler?.."Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi farkı zâhirdir. Çünkü: Fransızlarda, havas ve hükümet adamları elinde çok zaman din-i hıristiyani, bahusus Katolik mezhebi bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıta ile nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve "serseri" tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyet-perverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyet-perverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistanda ihtilâller ile istirahat-ı beşeriyeyi bozmağa ve hayat-ı içtimaiyeyi zir ü zeber etmeğe bir sebep telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adavet hasıl olmuştu ki; mâlum hâdise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki: Din-i Muhammedi (A.S.M.) ve Şeriat-ı İslâmiyeye karşı; hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekva etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır. İslâmlar içinde bir iki vukuattan başka dahili muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi ise, dörtyüz sene ihtilâlât-ı dâhiliyeye sebep olmuş. M.)
KATR: Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey. * Develeri katarlamak. * Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak. * Yağmur.
KATR: Darlık.
KATRAN: (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.
KATRE: Damla. Su damlası. * Bir damla olan şey.
KATRE-İ BÂRÂN: Yağmur damlası.
KATRE-İ GEVHER: Cevher damlası. İnci tanesi. * Pek kıymetli şey.
KATRECU: f. Bir damla arıyan.
KATREFEŞAN: f. Damla saçan.
KATRED (KATÂRİD): Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.
KATT: Katı bir cismi yontma, enine kesme. * Saçın kıvırcık olması. * Narhın, fiatın fazla olması.
KATT: Kuru yonca. * Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak. * Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.
KATTA': Çok kat'eden, adah çok kesen.
KATTAL: (Katl. den) Çok öldüren, çok katleden.
KATTAN: Pamuk satan.
KATTAT: Hokkalar yapan, çıkrıkçı.
KATUB: (Bak: Katb)
KATUBE: Arkasında semeri olan deve.
KATUF: Tenbel. * Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.
KATV: Hizmet.
KATV: Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek. * Adımını biribirine yakın atmak.
KAUD: Binilmeğe kabil deve (en az iki yaşında olur.)
KAUD: Yavaş giden at.
KAUR: Çok derin. * Çöllerde, rüzgârların esmeleri sebebiyle yığılan kum tepeleri. Kumullar.
KAUS: Yaşlı, koca, ihtiyar.
KAV': (C.: Akvâ) Erkek dişiye aşmak. * Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.
KAVA': Kimse olmalan ıssız yer. * İki tarafına yağmur yağıp ona yağmayan yer.
KA'VA': İncikleri ince olan kadın.
KAVABİL: (Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.
KAVAD: Kaltaban. Arsız, gayretsiz.
KAVAD: Katili maktul yerine kısas etmek.
KAVADİH: (Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.
KAVADİM: (Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri.
KAVAF: Kundura ve terlik gibi ayakkabıları hazır olarak satan.
KAVAFÎ: (Kafiye. C.) Kafiyeler.
KAVAFİL: (Kafile. C.) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar. * Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.
KAVAİD: (Kaide. C.) Kaideler. Hareket porgaramları. Dil öğreten bir kitaptaki kaideler. Arab lisanındaki kaidelerin dercedildiği gramer kitabı.
KAVAİD-İ ESASİYE: Esası teşkil eden temel kaideler.
KAVAİM: (Kaime. C.) Kaimeler.
KAVAKİZ: (Kakuze. C.) Boş maşrapalar.
KAVALİB: (Kalıb. C.) Kalıplar.
KAVAM: Adâlet. * Güzel ve uzun boy.
KAVANİN: (Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi.
KAVANİN-İ ASKERİYE: Askeri kanunlar.
KAVANİN-İ CEZAİYE: Ceza kanunları.
KAVANİN-İ HADSİYE: Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir)
KAVANİN-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)
KAVARİ': (Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.
KAVARİR: (Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.
KAVASIF: (Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar.
KAVASIM: (Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.
KAVAYİM: Davarın ayakları. * Evin direkleri.
KAVB: Kesmek. * Çukur kazmak.
KAVD: Boy uzunluğu. * At sürüsü.
KAVDA: (C.: Kud) Uzun boyunlu kadın.* Alt dişlerin uzun başlısı.
KA'VE: Evin ortası.
KAVEME: (Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere "Sübhâne Rabbiyel Azim" diyecek kadar durmak.
KAVF: Bir kimsenin peşinden gitmek. * Ense saçı.
KAVİ: Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü. * Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed.
KÂVÎ: (Key. den) f. Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci.
KAVİM: (Bak: Kavm)
KAVİM: Doğru, dik, ayakta. * Dürüst. * İsabetli. * Boyu düzgün ve güzel.
KAVİSNAME: f. Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser.
KÂVİŞ: f. Eşme, kazma.
KÂVİŞGER: f. Kazıcı, eşici, kazan.
KAVİYYEN: Kuvvetle, kat'i olarak. Şüphesiz olarak.
KAVİYYEN ME'MUL: Çok kuvvetle ümid edilen.
KÂVİYYET: Yakıcılık, dağlayıcılık.
KAVİYY-ÜL BÜNYE: Bünyesi sağlam olan. Sağlam vücutlu.
KAVİYY-ÜL İKTİDAR: İktidarı kuvvetli.
KAVKAA: Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu.
KAVKAH: Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi.
KAVKAL: Bağırtlak kuşunun erkeği. * Keklik. * Turaç kuşu.
KAVL: Anlaşma. Sözleşme. * Konuşulan söz. Söz cümlesi. * İtikad, delâlet. * Tarif. * İlham.
KAVL-İ LEYYİN: Yumuşak söz. Sert olmayan söz. Enâniyetli olmayan söz.
KAVL-İ MÜCERRED: Delilsiz söz.
KAVL-İ RÂCİH: Daha makbul ve daha önde olan söz, kanaat, fikir.
KAVL-İ RESUL: Hadis.
KAVL-İ ŞÂRİH: Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.
KAVLEN: Söyleyerek. Söz ile. Anlaşarak.
KAVLÎ: Sözle alâkalı. Söz niteliğinde.
KAVLİYYAT: Kaviller, kuru lâflar, boş sözler.
KAVM: (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak. * Pazar kurmak. * Müşteri ile anlaşmak.
KAVM-İ MAHSUR: Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı.
KAVMÎ: Kavme âit, kavimle alâkalı.
KAVMİYET: Kavimcilik. Milliyetçilik. Bir kavmin hususiyetleri.
KAVMİYETÇİLİK: İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men'ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek. (Bak: Asabiyet-i câhiliye)
KAVNES: (C.: Kavânis) Atın iki kulağı arası. * Başa giyilen miğferin tepesi.
KAVRA: Geniş yer.
KAVS: Yay. * Eğri, yay biçiminde olan şey. * Dokuzuncu burcun adı.
KAVS-I KUZAH: (Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı.
KAVSAF: Kadife.
KAVSARRA: Kamıştan yapılan hurma sepeti. * Şeker yükü.
KAVSEYN: İki yay.
KAVSÎ: Yay biçiminde olan, yay gibi olan.
KAVS-PARE: f. Küçük yay, küçük kavs.
KAVT: (C.: Akvât) Koyun sürüsü.
KAVT: İhtiyaç miktarı yemek vermek.
KAVVAD: Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.
KAVVAL: (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen. * Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.
KAVVAM: Nezaret ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes'uliyetini üzerine alıp iyi idare eden.
KAVVAS: (Kavs. dan) Oklu asker. * Ok imâl eden kimse. Okçu.
KAVZ: (C.: Akvâz-Akâviz-Kızân) Küçük kum tepesi. * Düşmek. * Bağlamak.
KAVZ: Bozmak. Yıkmak.
KAY: Kusma, istifrağ. Hastalıktan dolayı ağızdan çıkan hazmolmamış gıdâ maddesi.(Âlim-i mürşid koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
KAY: Yağmurlu hava.
KAY': Kedi, sinnevr.
KAY'AM: (C.: Kayâım) Kedi.
KAYANE: Demircilik.
KAYASİRE: (Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.
KAYD: Kelepçe, bağ. * Bağlamak. * Bir şeyi bir yere yazmak. * Deftere geçirmek. * Sınırlamak. * Şart.
KAYD-I HAYAT: Ömür boyunca, yaşadığı müddetçe.
KAYDAHR: Halkın her işine karşı gelen. * İri gövdeli deve.
KAYDEHUR: Yaramaz huylu.
KAYDETMEK: Yazmak. * Bağlamak. * İlgilenmek, alâkalanmak.
KAYDİYYE: Deftere kaydetme ücreti.
KAYDUM: Her nesnenin önü.
KAYH: (C.: Kuyuh) İrin.
KAYID: (C.: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken. * Çavuş. * Koyunların önünde yürüyen "kösem" dedikleri koyun.
KAYIF: Ferasetle bir kimsenin nesebini bilen kişi.
KAYIM: Durucu, duran. * Kılıç kabzası.
KAYIN: Kadının veya kocanın erkek kardeşi.
KAYINÇO: Kayın. Kayınbirader.
KAYISA: (C.: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer.
KAYİLE: (Bak: Kaylule)
KAYKA': Tavuk avazı, tavuk sesi.
KAYKABAN: İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.
KAYL: (C.: Akyâl) Ulu şerif kimse. * Öğle vakti şarap içmek.
KAYLULE: Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.(Re'fet, $ âyet-i celilesindeki $ kelimesinin mânasını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevidir:Birincisi: Gayluledir ki, "fecirden sonra tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır." Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine Hadisçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı Sünnettir. Çünkü; Rızk için sa'yetmenin mukaddematını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.İkincisi : Feyluledir ki, "İkindi namazından sonra mağribe kadardır." Bu uyku ömrün noksaniyetine, yâni uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlud, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından maddi bir noksaniyet gösterdiği gibi, mânevi cihetiyle de o gün hayatının maddi ve manevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.Üçüncüsü: Kayluledir ki, bu uyku Sünnet-i Seniyyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için Sünnet olmakla beraber, Ceziret-ül-Arabta vakt-üz-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tâtil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o Sünnet-i Seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü: Yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızk için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor. L.)
KAYN: (C.: Kuyun) Demirci, haddad, * Kul, köle.
KAYNAN: At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.
KAYNATA: Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası. * Kayınpeder.
KAYS: Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı. * Süngü miktarı.
KAYS: Düşmek, sukut.
KAYSER: Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının lâkabı.
KAYSERÎ: f. Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik.
KAYSERÎ: (C.: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh. * Büyük deve.
KAYSUM: Marsama denilen ot.
KAYTAS: Balina balığı. * Kadırga balığı.
KAYTUN: (C.: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne.
KAYTUS: Bir yıldız kümesi.
KAYY: Fakirlik.
KAYYIM: İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) verilen bir isim.
KAYYİME: Müstakim, âdil. Çok değerli.
KAYYUM: Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.(... Sırr-ı kayyumiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada $ sırrıyla durdurup, kıyam ve beka verip, umumunu böyle sırr-ı kayyumiyetin tecellisine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa; hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.Hem nasıl ki bütün mevcudat, vücudları ve kıyamları ve bekaları cihetinde Kayyum-u Zülcelâl'e dayanıyorlar; kıyamları onunladır... Öyle de, mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler silsilelerin; (temsilde hata olmasın) telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyumiyette $ sırriyle, uçları bağlıdır. Eğer o nurani nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek; belki, mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ: Bu şey (hıfz veya nur veya vücud veya rızık gibi) bir cihette buna dayanır; bu da ötekine; o da ona... gitgide herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.İşte bütün böyle silsilelerin müntehâları; elbette sırr-ı kayyumiyettir. Sırr-ı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyumiyete bakar. L.)
KAYYUM: (Kıyâm. dan) Camilerde iş gören kimse. Cami hademesi.
KAYYUMİYET: Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği. (Bak: Kayyum)
KAYZ: Yaz mevsiminin en sıcak zamanları.
KÂZ: (Gâz) f. Makas.
KAZ': Kesmek. * Kahretmek. * Çiğnemek. * Fuhşiyat söylemek. Sövmek.
KA'Z: Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi.
KAZA: Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ. * Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak. * Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. * Hâkimlik, hâkimin hükmü. * İstemeden yapılan zarar. * Hükmeylemek, hüküm. * Bir şeyi birbirine lâzım kılmak. * Beyan eylemek. * Ahdini yerine getirmek. * Ödemek, edâ etmek. * İcab. * Ölüm. (L.R.) * Şeriat hâkimi olan Kadı'nın hükümetinin hududu olan memleket. (Yâni, eskiden bir hâkimin şeriat şeriat namına da'valara baktığı memlekete "kaza merkezi" denirdi.)Fık: İnsanlar arasında vuku bulan dâva ve muhasamayı şer'î hükümler dairesinde fasletmek, halletmek.(Fetvanın kazadan farkı, mevzuu âmdır; gayr-i muayyendir, hem mülzim değil. Kaza ise; muayyen ve mülzimdir.)
KAZA-İ HÂCET: İhtiyacını gidermek. * Büyük abdest bozmak.
KAZA-İ ŞEHVET: Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.)
KAZA': Çocukların başını traş edip, bazı yerlerinde kısım kısım saç bırakmak.
KAZAA: Bulut parçası.
KAZAB: Katılık, şiddet.
KAZABE: Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.
KAZAEN: Kaza olarak, tesadüfen. İstemiyerek. Bilerek değil. Beklenmedik halde.
KAZAET: Ayıp, âr. * Fesad.
KAZAHA: (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.
KAZAÎ: Kaza ile alâkalı. Hüküm vermeğe ait.
KAZAK: Her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı. * Çarlık Rusyasında ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.
KAZAL: (C: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı.
KAZAM: şey.
KAZAN (KEVZÂN): Semiz şişman kimse.
KAZANFER: (Bak: Gazanfer)
KAZAN KALDIRMAK: t. Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (O.T.D.S.)
KAZAR: Kirlenme, pislenme.
KAZARA: f. Kazâ olarak. Rastlayarak.
KAZARET: Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.
KAZASKER: İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir.
KAZAYA: (Kaziye. C.) Kaziyeler. Hükümler.
KAZAYA-YI MAKBULE: (Bak: Kaziye-i makbule)
KAZAZ: Ufak taş. * Döşek üstünde olan toprak. * Toz toprak bulaşmaz nesne.
KAZA-ZEDE: Kazaya uğramış, başına felâket gelmiş.
KAZB: Kesmek. * Yonca otu.
KAZB: Çok nikâh.
KAZBE: (C: Kuzub) Yonca otu.
KÂZE: Uyluk dibi.
KAZEF: Irak, baid, uzak.
KAZEİN: Fr. Sütte bulunan albüminli maddeler.
KAZEL: Çok fazla aksaklık. (Müe: Kazlân)
KAZEM: Tez, seri, acele.
KAZEM: Bütün bütün yutmak. * Asılsızlık.
KAZER: Nezafetsizlik, temiz olmamak.
KAZEZ: Pire.
KAZF: Atmak. İftira atmak. Ehl-i namus bir kadına zina isnad etmek. Buna "kazf-ı muhsenat" da denir. (Bak: Kebair)
KAZF (KAZÂFE): (C.: Kızâf) İncelik, zayıflık.
KAZH: Atmak, saçmak.
KAZIB: (C.: Kavâzıb-Kızâb) Kesici, kesen.
KÂZIM: Öfkesini yenen, meydana vurmayan.
KAZIM(A): Kemirici hayvan.
KÂZIME: (C.: Kezâyim) Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçen kuyu. * Büyük şehir.
KÂZIMÛN (KÂZIMÎN): Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler.
KÂZIMÎN-EL GAYZ: Öfkesini yenenler.
KAZIYE: Ölüm.
KAZİ: (A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı. * Yapan, yerine getiren.
KAZİ-YÜL HÂCÂT: Bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah (C.C.)
KÂZİB(E): Yalancı. Yalan söyleyen.
KAZİB: (C.: Kuzıbân) Ağaç dalı.
KAZİB: Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse.
KAZİFE: Sövdükleri söz. * Attıkları nesne.
KAZİM: (C.: Kazmân-Kazam) Gümüş. * Yazı yazmada kullanılan beyaz deri. * Davara verdikleri arpa.
KAZİME: (Bak: Kâzıme)
KAZİYE (KAZİYYE): Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm. * Karar. Fikir. İfâde. * Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz. * Hükmeylemek. * Hükümet.
KAZİYE-İ BEDİHİYYE: Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü tasavvur edince beyinlerindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ediverir ve bunlara Ulum-u müteârife denir. Bu da ya evveliye veya fıtriyye olur.2- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye-i evveliye: Aklın mücerret tarafeyni tasavvur ile beynindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ettiği kaziyyeye denir. (L.R.)
KAZİYE-İ BEDİHİYYE-İ FITRİYYE: Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir.
KAZİYE-İ CEHLİYYE: Man: Esası cehl üzere mebni olan bâtıl kaziyyedir. (L.R.)
KAZİYE-İ CÜZİYYE: Man: Hükmü, mevzuun bazı efradına şamil olan kaziye. "Bazı şeyler serttir." gibi.
KAZİYE-İ HAMLİYYE: Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef'i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. "Dünya fânidir" gibi.
KAZİYE-İ İHTİMALİYYE: Man: Bir şeyin olması veya olmaması mümkün olmak ihtimâli üzerine bina olunan kaziyye.
KAZİYE-İ KÜLLİYE: Man: Hüküm mevzuunun cemi efradına şâmil olan kaziyye. "İnsanların cümlesi nâtıktır" gibi.
KAZİYE-İ MA'DULE: Man: Selb, ya mevzuundan ya mahmülünden ikisinden cüz' olan, yâni kendinde hem isbat ve hem de nefiy kaziyyelerdir. "Nefs-i nâtıka gayr-i mürekkebdir" gibi.
KAZİYE-İ MAHKÛMUN BİHÂ: (Bak: Kaziye-i muhkeme)
KAZİYE-İ MAHSUSA: Man: Mevzuu yalnız bir fertten ibaret olup da hüküm onun üzerine olan kaziyyedir. Buna Kaziye-i şahsiyye dahi denir. "İstanbul en büyük şehirlerin birincisidir" gibi.
KAZİYE-İ MAKBULE: Kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia. İtimad edilir zâtların söyledikleri ve bu itimada binâen kabul edilen kaziyye.
KAZİYE-İ MEŞHURE: Man: Herkesce sâbit olduğu hasebiyle hükmolunan kaziyye.
KAZİYE-İ MEVHUME: Man: Mâkul işler üzerine kuvve-i vâhimenin hükmeylediği kâzib kaziyyedir.
KAZİYE-İ MUHAYYELE: Man: Kizb olduğu mâlum iken nefsin ya münbasit ya münkabız olduğu kaziyye. Hayali olan hüküm.
KAZİYE-İ MUHKEME: Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir. (Bak: Muhkem kaziyye)
KAZİYE-İ MUTLAKA: Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye'dir.
KAZİYE-İ MÜMKİNE: Mümkün olan hüküm, kaziyye.(Meselâ: Kim iki rekât namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır. İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rekât namazda bu mâna külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler vukuu bilfiil dâimi ve külli değil, zira kabulün madem şartları vardır. Külliyet ve daimilikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır, veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehadisteki külliyet ise, imkân itibariyledir... S.)
KAZİYE-İ NAZARİYYE: Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye'dir ve illâ zanniye olur.
KAZİYE-İ SÂLİBE: Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye'dir. "Kamerin ziyası kendinden değildir" gibi.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE: Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA: Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA: Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.
KAZİYE-İ TAKLİDİYYE: Man: Mücerred. Başkasından duymakla hükmolunan kaziyye.
KAZİYE-İ YAKÎNİYYE: Man: Yakîni ifade eden kaziyyeye denir. Ya bedihiyye veya nazariyye olur.
KAZİYE-İ ZANNİYE: Man: Karineler ve emârelerden alınmış olan kaziyyeye denir ki; akıl galip zan ile hüküm eylerse de, onun nakzını dahi tecviz eder, bu cihetle zanniyatın cümlesi nazaridir.
KAZİYE-İ ZARURİYYE: Man: Tasdikat-ı akliyyeden olmakla zıddı mümkün olamıyacak surette kat'i olan bir nevi kaziyyedir.
KAZİZ: Ufak taşlar, taş parçaları. * Topluluk, cemaat.
KAZKAZ: Arslanın, kemiği parça parça etmesi. * Yavuz arslan.
KAZKAZA: Kemiği parçalamak.
KAZM: Kuru şeyler yemek. * Dişlerin etrafıyla bir şeyi ısırıp yemek.
KAZR: Bir kimsenin peşinden gitmek.
KAZUF (KAZİF): Irak, uzak, baid.
KAZULET: Kocaman.
KAZUR: Temiz olmayan şeylerden sakınan kimse.
KAZURAT: Pislikler, süprüntüler, insan pisliği.
KAZURE: (C.: Kazurât) Pislik. * Mezbele, süprüntülük.
KAZUZE: Maşrapa.
KAZZ: Büyük taş. * Topraklı olan. * Topluluk, cemaat.
KAZZ: Bükülmüş ibrişim. Ham ipek. * Sıçramak. * Irak olmak, uzak olmak.
KAZZ: Okun yeleğini kesmek. * Yalnız, tek, ferd.
KAZZABE: Çok keskin.
KAZZAFE: Sapan.
KAZZAN: Pire.
KAZZAZ: İpekçi. İpek yapan veya satan kimse.
KAZZE: (C.: Kuzâ) Su üstündeki çörçöp. * Göze düşen çöp. * Gözün çapağı.
KEFALET-İ MUTLAKA: Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
KEFALET-İ MUVAKKATA: Geçici bir zaman için kefil olma.
KEFFARET-İ KATL: Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEHKAH: Zayıf erkek.
KELÂM-I KADİM: Kur'an-ı Kerim, Kadim kelâm.
KELİME-İ HAMKA: Ahmakça söz.
KELKÂHYA: Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.
KELKEL (KELKÂL): (C.: Kelâkil) Göğüs, sadr.
KEMÂ KÂNE: Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMKADR: f. İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı.
KEMKAİM: f. Anlayışsız. İdrakten âciz.
KEMKÂM: Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse. * Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.
KEREMKÂR: f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan.
KEŞİDE-KAMET: f. Uzun boylu.
KETKAT: Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.
KEVN Ü MEKÂN: Kâinat, âlem, dünya.
KEYLEKAN: Bir pırasa cinsi.
KEZKAZ: Tez tez yürümek, hızlı hızlı gitmek.
KILKAL: Hareket ettirmek.
KIL Ü KAL: (I ve A, uzun okunur) Dedikodu.
KIRKANBAR: İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi.
KIYAS-I FUKAHA: Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.
KIYAS-I MUKASSİM: Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")
KIYYE-İ ATİKA: Okka.
KÎL U KAL: Dedikodu.
KİRAMEN KÂTİBÎN: İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
KİRDİKÂR: f. Sâni. Yapan Allah (C.C.).
KİSB Ü KÂR: Kazanç, iş güç.
KİŞTKÂR: f. Çiftçi, ekinci.
KOÇKAR: Dövüş için terbiye olunmuş iri koç.
KUBBE-İ KANEK: Ağzın tavanı. Damak.
KUBZA (KABZA): (C: Kubzât) Bir tutam nesne.
KÛH-U KAF: Efsânelerde geçen Kafdağı.
KULKALAN: Bir nevi ot.
KURAZ (KARİZA): Isırgan otu.
KURFUSA (KARFESA): Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.
KUVVE-İ NÂTIKA: Konuşma, güzel ifade etmek kudreti.
KUVVE-İ ZÂİKA: Dildeki tad alma duygusu. (Bak: Dil)(Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idâresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvafık olur.. fazla olamaz. Tâ ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın. İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en âlâ baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsâvidirler. Belki, bazan kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, "hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse; onu içeriye sokacak. İhtilâl verecek, yangın çıkaracak, "Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün." dedirmeye mecbur edecek. İşte, iktisad ve kanaat, hikmet-i İlâhiyyeye tevfik-ı harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'i bir iştiha-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder. L.)
KUYUDAT-I ATİKA: Eski kayıtlar.
KÜFR-İ İNKÂRÎ: Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir. (Evet küfr, mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden; bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlukatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. S.)(Deniliyor : Deve kuşuna demişler : "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; "Mâdem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş. "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş... Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi; kâfir, Kur'anın semâvi ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedi biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?" O adam, Kur'anın umumi vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil, ihtimal beka var." Veyahud, deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!.Elhasıl : O meşkuk küfür vasıtasiyle deve kuşu gibi mevt ve zevali, idam mânâsında gördüğü vakit, Kur'an ve semâvi kitabların iman-ı bil'âhiret'e dair kat'i ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: "Mâdem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniyye meşakkatini çekmek gerektir!" O adam şekk-i küfri cihetiyle der: "Belki yoktur; yok için neden çalışayım." Yâni: Vaktâ ki o hükm-ü Kur'anın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedi âlâmından kurtulur ve meşkuk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlif-i diniyye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyade bu hayatta lezzet alır, zannediyor. Çünki; tekâlif-i diniyyenin zahmetinden ihtimâl-i küfri ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimâl-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü, gayet sathi ve faidesiz ve muvakkattır. L.)
KÜLKÜL (KÜLKÂL): Kısa boylu bodur adam.
KÜNC-İ KANAAT: Kanaat köşesi.
KÜNDEKÂR: f. Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz.
KÜRE-İ KAMER: Ay.
KÜTÜB-Ü MUKADDESE: Mukaddes kitablar.
KÂŞ: f. Çok istek, arzu, özleme.
KAŞBE: Hasis kişi. * Maymunun dişisi.
KAŞE: Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.
KAŞKAŞA: Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
KAŞMEŞ: Kuş üzümü.
KAŞT: Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.
KATREFEŞAN: f. Damla saçan.
KEŞİDE-KAMET: f. Uzun boylu.
KABR-İ HÂMUŞ: Sessiz mezar.
KAFŞ: Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem'etmek, toplamak.
KAL'A-KÜŞA: f. Kale zapteden.
KALB-İ NÂ-ŞÂD: Hüzünlü gönül, kederli kalb.
KALLAŞ: Kalleş. Hileci, dönek.
KALUŞE: f. Çömlek. * Tencere.
KAMŞ: Bir şeyi şundan bundan toplamak.
KARMEŞE: Cem'etmek, toplamak.
KARŞ: Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek.
KARŞAME: Atmaca kuşu.
KÂSE-İ ÇEŞM: Göz çukuru.
LAAKALL: En az. Hiç olmazsa.(Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise; hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakall günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviyye olan bir mescide veya bir seccadeye at. S.) Yani beş vakit namazı kıl.
LÂHIKA: Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.
LAKA': (C.: Elkâ) Kıymetsiz hakir nesne.
LAKAB: Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.
LAKAF: Duvar yıkılmak.
LAKANE: Zeki ve seri anlayışlı olmak.
LAKANIK: Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
LAKAT: Yabandan toplanan nesne. * Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.
LÂKAYD: Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.
LÂKAYDANE: Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
LÂKAYDÎ: Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.
LAKH (LAKÂH): Davar yüklü olmak.
LAKLAKA: Leylek sesi. * Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses. * Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak. * Boş ve mânasız söz.
LÂYENKATI': Aralıksız. Kesilmeksizin.
LÂYIHA-İ KANUNİYE: Huk: Henüz tasdik edilmemiş kanun tasarısı.
LÂYU'KAL: Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.
LEBK (LEBÂKA): Akıllı olmak. * Islah etmek, terbiye etmek. * Karıştırmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
LEKA': (Lek'â) : Yaramaz, hakire kadın.
LEKALİK: (Laklak. C.) Leylekler.
LEKALİK: Büyük, etli, şişman kadın. * Büyük deve.
LEKANET: Zeki ve anlayışlı olma.
LEMEAT-I MÜTEFERRİKA: Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.
LEŞKERŞİKÂF: f. Düşman askerini kıran.
LEV'A-İ KALB: İç yanıklığı, gönül acısı.
LEVH-İ KAZÂ VE KADER: Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LEVKA: Ceviz ağacı.
LEVS-ÜL KATL: Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.
LEYLE-İ KADR: Ramazân-ı mübârekin ve senenin en kudsi ve kıymetli gecesi. Kur'ân âyetlerinin ilk defa vahiy ile gelmeye başladığı gece. (Bak: Ramazan)
LÎKA: Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek.
LİKA: Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. * Yüz, sima, çehre.
LİKA-YI ÂFÂK: Sema. Gökyüzü.
LİKAF: Semer, palan.
LİKAH: (Lükuh. C.) Süt veren dişi develer.
Lİ-KAİLİHÎ: Söz söyleyenin.
LİKAM: f. Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin.
LİKAT: Tarlada kalan başakları toplama. * Hizada olma.
LİKAULLAH: Allah'a kavuşmak. * Kıyamet günü, Cennet'te Allah'ı görmek.
LİSAN-I KAL: Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.
LİYAKAT: İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
LİYAKATMEND: (C.: Liyâkatmendân) f. Değerli, liyâkatli. * Faziletli.
LİYAKATMENDÂN: (Liyâkatmend. C.) f. Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler.
LOKAVT: ing. Bir işverenin, isteklerini kabul ettirmek gayesiyle işyerini kapaması.
LUKA: Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) yılında vefât ettiği yazılıdır.
LÜKA': Hor ve hakir kimse. * Ufak çocuk. * At.
LÜ'KA: Kaşıkla alınan şey.
LÜKAA: Zahmet, meşakkat. * Ahmak, akılsız kişi.
LÜKAT: Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.
LÜKATA: Fık: Sâhibi belli olmayan sokakta bulunan şey. Bu malı yerden kaldırmağa İltikat, yerden kaldırana da Mültekit denir.
LÜKATA-ÇİN: f. Değersiz ve artık şeyleri toplıyan.
LÜKKAA: Hazırcevap olan.
LÜKKAH: Hoş kokulu bir ot.
LÜKKAM: Şam diyârında yüksek bir dağın adı.
LÜUKA: Sür'at, hız.
LÜVKA: Kaymak, zübde. * Yapışmak.
MÂ-İ MUKATTAR: İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
MÂ-İ MUKAYYED: Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)
MAAKAT: Derinlik.
MAAKKA: Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.
MAANÎ-İ MUKADDESE: Mukaddes mânâlar.
MA-BEKA: Arta kalan, bâkiye, geri kalan.
MA-BİHİ-L-İSTİHKAK: Hak etme sebebi.
MA'DELETKÂR: f. Âdil, adaletli.
MA-HALAKALLAH: Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.
MAHALL-İ SADAKA: Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.
MAHKEME-İ EVKAF: İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad.
MAHLUKA: Başkasının olup da benimsenen manzum parça.
MAHLUKAT: (Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.)
MAHNUKAN: Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.
MAHRUKAT: Yakılacak madde. Yanan şeyler.
MAHRUKAT-I MÂYİA: Akaryakıt.
MAİKA: Derin, amik.
MÂİL-İ KAMER: Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
MAKA: Hıyarşenber denilen nebat.
MAKABİH: (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.
MAKABİR: (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.
MA-KABL: Öndeki. Üstteki. Geçmişteki.
MA'KAD: Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.
MAKADE: Davar yedmek.
MAKADİM: (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.
MAKADİR: (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.
MAKADİR: Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.
MAKAL: Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.
MA'KAL: (C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale.
MAKALAT: (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.
MAKALE: Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.
MAKALİD: (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.
MAKALİD-İ İNKIYAD: İnkıyad, bağlılık kilitleri.
MAKALİM: (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.
MAKAM: Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.
MAKAM-I ÂLÎ: Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.
MAKAM-I CİFRÎ: Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri.
MAKAM-I HİTABÎ: Zanni delil ile iktifa edilen makam.
MAKAM-I HİZMET: Hizmet makamı. İş görme yeri.
MAKAM-I İBRAHİM: (Bak: Kâbe)
MAKAM-I MAHMUD: (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.)
MAKAMAT: (Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.
MAKAMAT-I ÂLİYE: Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.
MAKAME: (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.
MAKAMİ': (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.
MAKANİ': (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
MAKARİZ: (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.
MAKARR: (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
MAKARR-I HÜKÜMET: Hükümet merkezi. Pâyitaht.
MAKARR-I İDARE: İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.
MAKARR-I SALTANAT: Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MAKASID: Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.
MAKASID-I AKSÂ: En uzak, en son ve en büyük maksadlar.
MAKASID-I İNSÂNİYET: İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MAKASİM: (Maksim. C.) Su taksim edilen yer.
MAKASİR: (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.
MAKASS: Makas.
MAKATI': (Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler.
MAKATİL: (Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.
MAKATİR: (Maktar. C.) Damlalar, katreler.
MAKAVİD: (Mekud. C.) Yularlar.
MAKAVİL: Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller.
MAKAZZ: Başın arka tarafından iki kulağın arası.
MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ: Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş.
MAKMAKA: Sözü boğazı içinden söylemek.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MAL-İ KARUN: Mc: Çok zengin.
MAL-İ MÜTEKAVVİM: Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah olduğundan, mâl-i mütekavvimdir. (Ist.F.K.)
MALİKANE: f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
MANTIKAN: Mantığa göre. Mantıkça.
MASDUKA: (C.: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm.
MASKAT: Düşülen yer.
MASKAT-I RE'S: Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MATEKADDEM: (Mâtekaddem) Geçmiş zaman, mâzi. * Sâbık. Geçen şey. * Önceleri.
MA-VAKAA: Vaki' olan. Hâdise. Sergüzeşt.
MA-VEKA': (Mâ-Vaka') Vâki olan, olup biten.
MAYU'KAL: Anlaşılır.
MEBKALE: (C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.
MECMA-I HAKAİK: Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.
MEDEDKÂR: f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.
MEDEDKÂRANE: f. Medet ve yardım edercesine.
MEDEDKÂRÎ: f. Yardımcılık.
MEEKA: Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek.
MEFAKA: Ansızın tutmak.
MEFHAR-I KÂİNAT: (Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: "Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem'eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: "Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?" diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor...Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil'in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me'muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedâniye Kitabı" nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za'fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! "Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor." M.N.)
MEFKAD: Kaybolacak yer.
MEFKARET: İhtiyaç, zaruret.
MEFSAKA: (Fısk. dan) Günah işlenen yer.
MEHLİKA: f. Güzel. Ay yüzlü.
MEKA: (C: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar. * Canavarların inleri ve yatakları.
MEKABİR: (Bak: Makabir)
MEKAD(E): Yakın olmak, yakınlık.
MEKADİR: (Bak: Makadir)
MEKAHİL: (Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller.
MEKAİD: (Mekide. C.) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.
MEKAL: (Bak: Makal)
MEKAMİN: (Mekmen. C.) Gizlenilecek yerler, pusular.
MEKÂN: (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.
MEKÂN-I BAÎD: Uzak mekân, uzay yer. (Mekân-ı baîd, yâni: İmanın faide vereceği teklif zamanı, teklif dünyası geçtikten, azab gelip çattıktan sonra iman, iman-ı yeis faydasızdır. E.T.)
MEKÂNE: (C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.
MEKÂNEN: Mahal ve yer bakımından.
MEKÂNET: Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç.
MEKANİK: Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.
MEKÂNİS: (Miknese. C.) Süpürgeler.
MEKANİZMA: Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
MEKÂRE: Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli miktar ücret ödenirdi.)
MEKÂRİB: (Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar.
MEKÂRİH: (Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler.
MEKÂRİM: (Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.
MEKÂRİM-İ AHLÂK: Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.
MEKÂRİMKÂR: f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi.
MEKARÎS: (Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.
MEKÂSİB: (Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler.
MEKÂTİB: (Mekteb. C.) Mektebler, okullar.
MEKÂTİB-İ ÂLİYE: Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.
MEKÂTİB-İ HUSUSİYE: Hususi mektebler. Özel okullar.
MEKÂTİB-İ İBTİDÂİYYE: İlk mektebler, ilk okullar.
MEKÂTİB-İ İ'DÂDİYYE: Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler.
MEKÂTİB-İ LEYLİYYE: Yatılı mektebler.
MEKÂTİB-İ RÜŞDİYYE: Orta mekteb derecesinde ve altı sınıflık olan Osmanlı Devleti devrindeki mektebler.
MEKÂTÎB: (Mektub. C.) Mektublar.
MEKÂYİD: (Mekide. C.) Hileler, düzenler, aldatmalar.
MEKÂYİL: (Mikyâl. C.) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler.
MEKAYÎS: Mikyaslar. Ölçüler. * Mukayeseler.
MEKÂZA: Şiddetli mümârese. Alışkanlık.
MEKKÂR: Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.
MEKKÂRÎ: Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.
MEL'ANETKÂRANE: f. Lânete müstehak surette.
MELEKA: Düz kayacak nesne.
MELEKÂT: (Meleke. C.) Melekeler. Tecrübe neticesi elde edilen alışılmış bilgiler. İsti'datlar.
MELEKÂT-I AKLİYYE: Tecrübe neticesi aklen bilinen kolaylık, tecrübeden doğan bilgililik.
MELÎKÂNE: f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı.
MEMERR-ÜL MAHLUKAT: Mahlukatın geçtiği yer. Dünya.
MEMLUKÂNE: f. Köleye yakışır hâlde. Kölece. * Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı.
MEN DAKKA DUKKA: "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur."
MENKA': Su toplanan çukur.
MENKAB (MENKABE): (C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer.
MENKABE: Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.
MENKAL: Nakledecek mekân.
MENKASE: Eksiklik, noksanlık.
MENŞUR-U MUKADDES: Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)
MENZİL-İ KAMER: Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.
MERAKÂVER: f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı.
MERKAAN: Ahmak kimse.
MERKAB: Gözetleme yeri.
MERKAD: Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir.
MERKAŞ: Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.
MERKAT: (Bak: Mirkat)
MERSİYEKÂR: f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan.
MESAG-İ KANUNÎ: Kanunen izin ve ruhsat verilmiş.
MESAİL-İ AMÎKA: Derin mevzular. Derin mes'eleler.
MESKAB: Yakın olacak yer.
MESKAT: Doğum yeri. * Düşecek yer.
MESKAT-I RE'S: Bir kimsenin doğduğu yer.
MESKAT: (C: Mesâk-Mesâki) Su maslağı.
MESKUKAT: (Meskuk. C.) Sikke hâline getirilmiş mâdeni paralar. Akçeler.
MEŞÂKKA: Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak.
MEŞAKKAT: Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet)
MEŞKA: Fark edip ayıracak yer.
MEŞKÂ: şikâyet etmek.
MEŞREKA: Güneşte oturacak yer.
METANET-İ KALBİYE: Kalb sağlamlığı.
METRUKAT: (Metruk. C.) Bırakılan şeyler, metruklar, miraslar.
MEVAİD-İ KÂZİBE: Yerine getirilmeyen va'dlar. Yapılmayan va'dlar.
MEVAKA: Hamâkat, ahmaklık.
MEVBİKAT: (Mevbik. C.) Korkulu yerler.
MEV'İD-İ MÜLÂKAT: Buluşma yeri.
MEV'İZAKÂR: f. Nasihat veren, öğüt eden. Nâsih.
MEVSUKAN: Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde.
MEZLAKA: Ayak kayacak yer. Kaypak yer. * Mc: Yanlışlığa düşmeye sebeb olan hal.
ME'ZUNİYET-İ KAT'İYE: Kat'i mezuniyet, kesin izin.
MIHKAN: (Mıhkana) Şırınga. Tenkıye âleti.
MIKASS: (C: Makâs) Kesecek âlet, mikrâz.
MIKATTA: Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.
MINKARÎ: Gaga biçiminde. Gagaya benzer olan. * Gaga ile alâkalı.
MINTAKA: (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge.
MINTAKA-İ MEMNUA: Yasak bölge.
MINTIKAT-ÜL BÜRUC: Burçlar mıntıkası. Coğ: Oniki burcun bulunduğu tutulma dairesi. (Bak: Büruc)
MINTIKA-İ HARRE: Sıcak mıntıka. Ekvator iklimi olan yerler. Hatt-ı istiva mıntıkası.
MISKAB: Delme âleti.
MISKAL: Cilâlayan, parlatan âlet. * İnce. Zarif.
MISKAT: Su kovası.
MISKA': (C: Mesâki) Fasih dilli, güzel sesli kişi.
MİDAKA (MİDAKKA): Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan.
MİDKAS: İpek.
MÎHKADEM: f. Ayağı kırık.
MİHNEKA: (C.: Mehânık) Maktul. * Gerdanlık. * Boğacak âlet.
MİHVEKA: Süpürge.
MİHVER-İ HAREKÂT: Askeri harekâtın yapıldığı yer.
MİKA: Muhabbet, sevgi.
MİKAA: Kassarların üzerinde bez döğdükleri ağaç. * Kassarlar tokmağı. * Yaşlı ve uzun boylu kimse.
Mİ'KAB: Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran.
MİKÂİL: Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike)
MİKAMME: Süpürge.
MİKAT: Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.) * Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.
MİKAT: Bir iş için tayin edilen zaman veya yer. * Mekke-i Mükerreme yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer.
MİKATÎ: Hacc mevsimini beklemek üzere Mekke-i Mükerreme'de kalan kimse.
MİKAT SÜNNETİ: Hacca niyet edenin ihrama girmesi.
MİKATT: (C.: Mikât) Üzerinde kalem kesecek âlet.
MİKDAR-I KÂFİ: Yeter derecede.
MİKDAR-I KAMET: Namaza başlamak için okunan kamet zamanı kadar.
MİL'AKA: (C.: Melâik) Tahta kaşık.
MİL'AKA-TIRAŞ: f. Tahta kaşık yapan.
MİLKA: Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham iplik.
MİLKAT: Cerrah cımbızı.
MİLKAT: (C: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet.
MİMLAKA: Yer düzeltecek taş.
MİN-EL KADİM: Çok evvelden. Eskiden beri.
MİN-EL MÜHLİKAT: Helâk edenlerden. Mühlik olanlardan.
MİNKAA: Küçük taş çömlek.
MİNKAB: Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.
MİNKAL: (C: Menâkıl) Çamur teknesi.
MİNKALE: Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.
MİNKAR: (C.: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem.
MİNKAR-I MAHRUT: Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi)
MİNKAR-I MEŞKUK: Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.
MİNKARÎ: Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.
MİNKAŞ: (Minkaşe) Cımbız, kıskaç. * Demir kalem.
MİNKAZ: Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.
MİNŞAKKA: Yarık, çukur, oyuk.
MİRFAKA: Dirsek yastığı.
MİRKAK: Oklava.
MİRKAM: (C.: Merâkım) Kalem.
MİRKAT: Merdiven. Basamak. Derece.
MİRŞEKA: (C: Merâşik) Terzi yüksüğü.
MİSKÂ': Sıklık vermek.
MİSKAB: (C: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap.
MİSKAL: Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
MİSKAL: Devamlı tenbel olmak.
MİSKAM: Hastalıklı, illetli.
MİSKA(T): (C: Mesâki) Su bardağı. Su kovası.
MİSKATA: Düşürtücü ilâç veya sebep.
MİŞKA: Tarak.
MİŞKAS: (C: Meşâkıs) Ensiz uzun demir.
MİŞKAT: İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil.
MİZKÂR: Dâima erkek doğuran dişi.
MİZLAKA: Uzun burunlu ışık fitili makası.
MİZRAKA: Küçük şırınga.
MUAHEZEKÂR: f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan.
MUAKAB: Cezalandırılmış.
MUAKABE: Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.
MUAKADE: (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.
MUAKARA: Nefret etmek.
MUAKKAB: (Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş.
MUAKKAD: İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü.
MUALLEKA: (C.: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar. * Kocası kaybolan kadın. * İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler.
MUALLEKAT-I SEB'A: (Yedi askı) Kur'ân henüz nâzil olmadan, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yedi meşhur kaside.(Ceziret-ül Arab ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmi idi. Ümmilikleri için mefâhirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsâllerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydiyle muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtri neticesi olarak o kavmin mânevi çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revac bulan, fesâhat ve belâgat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlariyle idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde "Muallekat-ı Seb'a" nâmiyle yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan nüzul etti. Nasılki, zamân-ı Musâ Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâm'da tıb revaçta idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülegâ-yı Arabı, en kısa bir suresine mukabeleye dâvet etti: $ fermaniyle onlara meydan okuyor. Hem der ki: "İman getirmezseniz mel'unsunuz. Cehennem'e gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem'de idâm-ı ebedî ile beraber dünyevî idam ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir."İşte eğer muâraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin! Evet o zeki kavim, o siyasi millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin! En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünki: Edipleri, birkaç hurufatla muâraza edebilseydi; Kur'an, dâvasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve mânevi helâketten kurtulurlardı. Halbuki, muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular. Hem, Kur'anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep var. Birisi, düşmanın hırs-ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-ı şedid altında milyonlar Arabi kitablar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim O'na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: "Kur'an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez." Şu hâlde, ya Kur'an, bütününün altındadır. Bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir. Veya Kur'an, o yazılan umum kitabların fevkindedir. S.)
MUANAKA: Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
MUAREKAT: (Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.
MUAŞAKA: Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
MUBİKAT: (Vebk. den) Helâk edici şeyler. Mühlik.
MUBİKAT-I SEB'A: İnsanı felâkete götüren yedi kebâir, yedi büyük günah: Katil, zinâ, şarab içmek, ukuk-ı vâlideyn (yâni; sılâ-yı rahmi terk), kumar oynamak, yalan şâhidliği, dine zarar verecek bid'alara tarafdarlık. (Bak: Kebâir)
MU'CİZEKÂR: f. Mu'cizeli, mu'cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan.
MUDHİKÂT: (Mudhike. C.) (Dıhk. den) Gülünecek şeyler. Mudhikeler.
MUFARAKAT: Ayrılık, ayrılmak.
MUGALAKA: Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.
MUĞLAKAT: (Muğlak. C.) Kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler.
MUHABBETKÂR: Muhabbetli, sevgi gösteren.
MUHAFAZAKÂR: f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.
MUHAKAT: Bir kimseyi ahmak yerine koyma.
MUHAKAT: Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek. * Birbirine hikâye söylemek.
MUHAKKA: Çekişme. * Hak iddia etme.
MUHAKKAK(A): (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru. * Mutlaka ne olursa olsun.
MUHAKKAR: Hakir görülen. Hakarete uğramış.
MUHAKKİKANE: f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde.
MUHIKKANE: f. Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle.
MUHKEM KAZİYE: Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edilmesi. (Bak: Kaziye-i muhkeme)
MUKA: Islık çalmak.
MUKA'AR: (Ka'r. dan) Oyuk, çukur, çökük.
MUKA'ARİYET: Çukurluk, oyukluk.
MUKABBEB: (Kubbe. den) Kubbeli.
MUKABBEL: (Kabl. dan) Öpülmüş, takbil edilmiş.
MUKABBIZ: (Kabz. dan) Sıkan, daraltan.
MUKABBİL: (C.: Mukabbilîn) Öpen, takbil eden.
MUKABBİLÎN: (Mukabbil. C.) Öpenler, takbil edenler.
MUKABEDE: şiddet ve zahmet vermek.
MUKABELE: Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak.
MUKABELE-İ BİLHURUF: Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek. (Bak: Muaraza-i bilhuruf)
MUKABELE-İ BİLMİSİL: Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek.
MUKABELE-İ BİSSÜYUF: Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.
MUKÂBELE: Hapsetmek. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Meşveret etmek, danışmak. * Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek.
MUKABİL: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
MUKAD: Ağır yüklü.
MUKADDED: Parçalanmış.
MUKADDEM: Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan. * Askerin ön tarafına sevkedilen karakol. * Değerli, üstün. * Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen.
MUKADDEM-ÜL AYN: Gözün kenarı. Gözün pınarı.
MUKADDEMA: Önce. Evvelce. Eskiden. Bundan evvel.
MUKADDEMAT: (Mukaddeme. C..) Başlangıçlar. Mebde'ler. İleride bulunanlar.
MUKADDEMÂT-I İHZARİYE: Bir şeyi hazırlamak için önceden yapılan işler.
MUKADDEME: İlk söz. Başlangıç. * Önde gelen. Medhal. Giriş. * Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi.
MUKADDEME-İ İSTİSNAİYE: Man: İçinde istisnâ edatı olan evvelki kaziye. "Eğer güneş doğarsa gündüz olacak. Güneş doğmuştur." kaziyelerinde: "Eğer güneş doğarsa" kaziyesi Mukaddeme-i istisnâiyedir.
MUKADDER: Tâyin olunmuş. * Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan. * Kazâ. * Kıymeti biçilmiş. * Beğenilmiş. * Yazılmış olan. * Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de, her sureden evvel "Bismillâh" yazılı olması, bize her işimizde veya her okumaya başlarken Bismillâh diye emir olduğu "mukadder" dir. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de ( De ki:) mânasındaki Cenab-ı Hakk'ın hitabında: "Ya Muhammed (A.S.M.), Sen kullarıma de ki!" mânası, mukadder olarak vardır. Aynı zamanda Peygamber'in (A.S.M.) yolunda olanlara ve bütün vâris-i nebi olabilen büyük hakikatlı ve veli kullara aynı emir mukadderdir. Çünkü, emir olarak hitabdır. Hitab ise muhakkak bir muhataba söylenir. Vahiy hitabında birinci muhatab ise, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. (Bak: Kader)
MUKADDERAT: (Mukadder. C.) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı. (Bak: Kader)(Hayat, "İman-ı Bil'kader" rüknüne bakıyor; remzen isbat eder. Çünki, madem hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlik-ı Kâinat'ın en câmi âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbaniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb yani mâzi, müstakbel yani geçmiş ve gelecek mahlukatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlumiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekviniyeyi imtisâle müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler... Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklariyle herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyyede muhtelif tavırlar ile müteaddit vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hârici gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nevi olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayatîye mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, Hayat-ı Ezeliye Güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücud-u hâriciyeye münhasır olamaz; belki, herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı. S.)(Eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekviniyenin ünvanı olan "Kitab-ı Mübin"den haber veren ve işaret eden, ham nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhinin bir ünvanı olan "İmam-ı Mübin" den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddi keyfiyat ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır. Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey'in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise âlemde "Kitab-ı Mübin" ve "İmam-ı Mübin"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfuz"dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisat-ı mâziyesi kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pek çok âyineler var ki, Kadir-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, beka için pek çok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânilerin mânalarını onlarda yazıyor... S.) (Bak: İmam-ı mübin)
MUKADDERAT-I HAYATİYE: Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.
MUKADDES: (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi.
MUKADDESÂT: (Mukaddes. C.) Kudsi olanlar. Mukaddes olanlar.
MUKADDİM: (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan. * Cür'etli çeri kimse. * Gözün pınarı, ("mukdim-ül ayn" da derler.)
MUKADDİMAT: (Mukaddime. C.) Mukaddimeler. İlk gelenler. İlk sözler.
MUKADDİME: Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli. * Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz. * Alın. Nâsiye. Alındaki perçem.
MUKADDİME-İ KÜBRÂ: Büyük başlangıç.
MUKADDİR: Takdir eden. Bütün mahlukatın ve her şeyin esaslarını tanzim ve takdir edip sıralayan. Allah (C.C.). Bir şeyin kıymetini biçen, takdir eden. Beğenen.
MUKADDİRÂNE: f. Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde.
MUKADDİRÎN: (Mukaddir. C.) Kıymet ve paha biçenler. Takdir edenler.
MUKAFFA: Kafiyeli, kafiyelenmiş. Birbirini tâkib eden.
MUKAFFEL: (Kufl. den) Kilitlenmiş, kilitli.
MUKAFFÎ: Resul-i Ekremin (A.S.M.) bir ismidir. (Çünkü, O'nu dünyanın hiç bir şeyi Allah'a tâbi olmaktan ayıramamış ve bütün enbiyâ ve resullerin iyi yollarını da tâkib etmiştir.)
MUKAHHİR: (Kahr. dan) Kahreden, tahkir eden, yok eden.
MUKALKAL: Kararsız. * Şarap, hamr.
MUKALKALE: şişe. Sürahi.
MUKALLED: (Kald. dan) Boynuna gerdanlık takılmış. * Padişah tarafından nişan takılan kimse. * (Taklid. den) Taklid edilen. Örnek tutulan. Misal alınan.
MUKALLEF: Kalafatlanmış, taklif edilmiş.
MUKALLİB: (Kalb. den) Başka tavra geçiren. Başka hâle değiştiren. Bir başka tarafa döndüren.
MUKALLİD: Benzemeye veya benzetmeğe çalışan. Taklid eden. * Bir şeyi boynuna takan, asan. * Kuşatan.
MUKALLİDÂNE: f. Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına.
MUKALLİDÎN: (Mukallid. C.) Taklidçiler. Örnek ve misâl alanlar. * Takınanlar. Boyuna takanlar.
MUKALLİS: Ağaç oynatıcı.
MUKAM: Durduracak mekân. İkamet mevzii. * Durmak, ikamet.
MUKAME: İkamet, oturma. * İkamet yeri, vatan. * Ümmet.
MUKAMEHA: Başını yukarı kaldırmak.
MUKAMERE: Kumar oynama.
MUKAMİK: Sözü boğazı içinden söyleyen.
MUKAMİR: Kumarbaz. Kumar oynatan.
MUKANAT: Karıştırmak.
MUKANFEZ: Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.
MUKANNA': Peçeli.
MUKANNEN: (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli. * Kanun ile vâcib ve mukarrer olan. * Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan.
MUKANNİBE: Gelin süsleyen kadın.
MUKANNİN: Kanun yapan. İntizama koyan. Kanun tertib ve ihdas edici olan.
MUKANNİT: Yer altından kanalla su akıtan kişi. * Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.
MUKANTAR(A): (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü. * Birbiri üstüne yığılmış çok şey. * Muhkem.
MUKANTARAT: (Mukantara. C.) Köprüler. Kemer şeklinde olan yapılar.
MUKARAA: (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme. * Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları. * Bir şeyin taksiminde atışmak.
MUKARAZA: Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.
MUKAREBET: (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.
MUKARENET: (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek. * Bitişmek. Birleşmek. * Uygunluk. * Bir yere gelmek.
MUKARİB: Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan.
MUKARİB-ÜL VÜCUD: Olması yakın, vücuda gelmesi yakın.
MUKARİN: Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.
MUKARNES: Kubbe biçiminde olan. * İşlemeli, nakışlı ve rengarenk olan. * Merdiven şeklinde dereceleri olan kubbe.
MUKARR: (Karâr. dan) İkrâr olunmuş. "Vardır, öyledir evet." denilmiş.
MUKARRE: Göz yaşının durması.
MUKARREB: (Kurb. dan) Yakınlaşmış. Yakınlaştırılmış. Yakın. * Büyük zât veya padişah gibi kimselere hizmette yaklaşmış olan.
MUKARREBUN (MUKARREBÎN): Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar.
MUKARREN: Bağlanmış nesne.
MUKARRER: Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş.
MUKARRERÂT: Kararlaştırılan şeyler, kararlar.
MUKARRİ': Azarlıyan, paylıyan, başa kakan.
MUKARRİB: Takrib eden. Yaklaştıran.
MUKARRİB-ÜL VÜCUD: Vücudunu yakın eden, yaklaştıran.
MUKARRİH: (C.: Mukarrihât) Yara açan ilâç.
MUKARRİHAT: (Mukarrih. C.) Yara açmakta kullanılan etkili ilâçlar.
MUKARRİN: Birlikte bulunduran.
MUKARRİR: (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan. * Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.
MUKARRİZ: (C.: Mukarrizin) (Karz. dan) Medheden, öven. Bir eseri medheden.
MUKARRİZÎN: (Mukarriz. C.) Medhedenler, övenler. Medih yollu yazı yazanlar. Bir eseri medhedenler.
MUKARRÜN-BİH: Başka birisine âit olduğu, birisi tarafından haber verilen hak. İkrâr olunan hak.
MUKASAT: Zahmet ve eziyet çekme.
MUKASEME: (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme.
MUKASIM: (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.
MUKASMEL: Asâsı çok şiddetli olan.
MUKASSA: Kısas etmek. * Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek.
MUKASSAT: (Kıst. dan) Taksitli.
MUKASSATAN: Taksitli olarak, taksitle.
MUKASSEM: (Kısm. dan) Ayrılmış, bölünmüş, taksim edilmiş. * Güzel yüzlü.
MUKASSIR: Taksir eden, yapabilir iken yapmayıp çekinen. * Kusur işleyen. * Gücü yetmediği için yapmayan.
MUKASSÎ: (Kasvet. den) Kasvet verici. Sıkıntılı, kasvetli. Sıkıcı, dar.
MUKASSİM: (Kısm. dan) Ayıran, bölen, taksim eden.
MUKAŞŞER: (Kışr. dan) Kabuğu soyulmuş.
MUKATAA: (Kat'. dan) Kesişmek. * Ülfeti terk eylemek. * Birbirinden kesmek ve kesişmek. * Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi. * Ekilen toprak için verilen muayyen vergi.
MUKATANE: Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.
MUKATELAT: (Mukatele. C.) (Katl. den) Muharebeler, savaşlar, kavgalar, dövüşler. * Vuruşmalar, düello yapmalar.
MUKATELE: (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş.
MUKATİL: (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan.
MUKATİLUN: (Mukatil. C.) Düşmanla muharebe eden mücâhidler.
MUKATTA': Kesilmiş. * Parçalanmış.
MUKATTAA: (Kat'. dan) Bitişik olmayan. Kesik, ayrı.
MUKATTAAT: (Mukattaa. C.) Kat' edilmiş, kesilmiş şeyler. * Kısaltmalar. * Çeşitli gazel ve kasidelerden seçilmiş beyitler. * Herbiri bir kelimeye delâlet eden harfler.
MUKATTAAT-I HURUF: Edb: Matlâsız şiir parçaları. Muhtelif olarak alınmış şiir parçaları. * Kısaltmalar. Tamamlanmamış cümleler. (Bak: Huruf-u mukattaa)
MUKATTAR: (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su.
MUKATTARAT: (Mukattar. C.) Taktir edilmiş, damıtılmış sular.
MUKAVELAT: (Mukavele. C.) Mukaveleler.
MUKAVELAT MUHARRİRİ: Noter. Kâtib-i adl.
MUKAVELE: Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek. * Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.
MUKAVELENAME: Anlaşma yazılı olan kâğıt. Mukavele yapılan kâğıt.
MUKAVEMET: Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek.
MUKAVEMET-SUZ: f. Dayanmayı te'sirsiz hâle koyan. Tahammülsüzlük veren. Mukavemeti kıran.
MUKAVEMET-ŞİKEN: f. Mukavemeti kıran.
MUKAVERE: Zayıflamak.
MUKAVİM: Sağlam. Dayanıklı. Mukavemet eden. Direnen. Karşı duran.
MUKAVİMÎN: (Mukavim. C.) Karşı koyanlar, direnenler.
MUKAVVA: (Kuvvet. den) Sağlamlaştırılmış, kavileştirilmiş.
MUKAVVER: Ziftle karışık veya ziftle kaplı. * Yuvarlak kesilmiş.
MUKAVVES: (Kavs. den) Yay gibi bükülmüş ve eğri olan. * Kavis teşkil etmiş, bükülü.
MUKAVVÎ: Takviye eden. Kuvvetlendiren. Kuvvet veren. Takviye eden ilâç.
MUKAVVİM: Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu.
MUKAYAZA: Trampa etme, değişme. Mübadele.
MUKAYEFE: Firâset etmek. * Bir kimsenin ardınca gitmek.
MUKAYESAT: (Mukayese. C.) Mukayeseler. Kıyas etmeler.
MUKAYESE: (Kıyas. dan) Kıyas etme. Ölçme. Karşılaştırma.
MUKAYYED: Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı. * Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. Bağlanmış. El veya ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan. * Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem verip bakan.
MUKAYYİ: Kay ettiren, kusturan.
MUKAYYİAT: (Mukayyi. C.) Kusturucu ilâçlar.
MUKAYYİD: Kayd eden. Kayıt me'muru. Kayıt takan.
MUKAYYİDÎN: (Mukayyid. C.) Kayıt memurları, mukayyidler.
MUKAZEFE: Sövüşmek.
MUKAZZEZ: Heyeti hafif olan kimse.
MUKKA: (C: Mükâyâ-Mükâki) Hicaz diyarında yaşıyan bir cins beyaz kuş.
MUKTEZA-İ HİLKAT: Yaradılışın gerektirdiği şey. Yaradılış itibariyle olan hal ve netice.
MUNİKA: Hoşa giden, beğenilen şey. Güzel.
MUNKABIZ: Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı. * Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış. * Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız.
MUNKALİB: İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen.
MUNKARIZ: İnkıraz bulmuş. Batmış. Bitmiş. Son bulmuş. Mahvolmuş. Sönmüş.
MURAFAKAT: Beraberlik, arkadaşlık.
MURAKABE: Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. * Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. * Hıfz etmek. * Beklemek. İntizar. * Dalarak kendinden geçmek. * Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak.
MURAKASA: (Raks. dan) Raksetme, dans.
MURAKKA': (Ruk'a. dan) Yamalı, yamanmış.
MURAKKAK: (Rikkat. den) İnce. İncelmiş.
MURAKKAM: (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış. * Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş.
MURAKKAN: Bozulmuş, aradan çıkarılmış.
MUSADAKAT: (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk.
MUSADEKA: Dostluk.
MUSAHHİR-ÜŞ ŞEMSİ VE-L KAMER: Güneş'i ve Ay'ı teshir eden, istediği şekilde idare eden Cenab-ı Hak (C.C.)
MUSAKKA: (Saky. den) Sulanmış, sakyedilmiş.
MUSAKKAB: (Sakb. dan) Delinmiş, teskib olunmuş.
MUSAYKAL: Cilâlı. Parlak. Yaldızlı. Perdahlı.
MUSİKA: Mızıka. Çeşitli ses çıkarılan bir çalgı âleti.
MUSTAKA: Sakız.
MU-ŞİKÂF: (C.: Mu-şikâfan) f. İnceden inceye araştıran.
MU-ŞİKÂFAN: (Mu-şikâf. C.) İnceden inceye araştıranlar.
MU-ŞİKÂFANE: f. İnceden inceye.
MU-ŞİKÂFÎ: İnceden inceye araştırma.
MUŞT-ÜL KADEM: Ayak tarağı.
MUTABAKAT: Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.
MU'TAK (MU'TAKA): Serbest bırakılmış köle, câriye veya esir.
MUTALLAKA: (Talak. dan) Boşanılmış kadın. Bırakılmış, nikâhı bozulmuş.
MUTAREKA: Vuruşmak.
MUTAVASSIT-ÜL KAME: Orta boylu.
MUTAVVAKA: Halka biçimi boynunda tüyler olan güvercin kuşu.
MUTBAKA: (Bak: İtbak)
MU'TEKADAT: İtikad edilenler. İnanılan hususlar.
MUTLAKA: Ne olursa olsun, her halde, illâ.
MUTREKA: Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.
MUVAFAKAT: Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
MUVAFAKAT-I TARAFEYN: İki tarafın râzı olması.
MUVAKAA: Düşmek, sukut.
MUVAKKAR: (Vekar. dan) Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olan. * Ağırbaşlı, vakarlı, ciddi.
MUVAKKARAN: Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla. * Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.
MUVAKKAS: Dolu, memlu.
MUVAKKAT: Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
MUVAKKATEN: Az bir zaman için, şimdilik, geçici ve muvakkat olarak.
MUVASAKA: Birbirine söz verip anlaşma.
MUVBİKAT: (Bak: Mubikat)
MUZAYAKA: (Bak: Müzayaka)
MUZMER-İ HAKAİK: Saklı, gizli kalmış, meydana çıkarılmamış hakikatler. Hakikatlerin gizlisi.
MÜBALAT-KÂR: f. Dikkat, itina ve düşünce ile kaygılanan.
MÜBAREKÂT: Bütün tebrike sebeb olacak ve mâşâallah dediren ve bârekâllah söyleten bütün hâletler ve san'atlar. Mübarekiyet ifade eden bolluk ve İlâhî lütuflar.
MÜBASAKA: Tükürmek.
MÜBERKAA: Yüzünde perde olan kadın.* Başı beyaz olan koyun.
MÜBTEHİC-ÜL KALB: Kalbi mesrur olan. Sevinçli, memnun.
MÜDAHENE-KÂR: F. Dalkavuk, koltukçu.
MÜDAM-KÂRE: f. Her zaman yapan, işleyen.
MÜDAVELE-İ EFKÂR: Birbirinin fikirlerinden istifade ile karşılıklı konuşmak ve fikir alış-verişi yapmak.(Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar. N.Kemal)
MÜDEKKİKANE: f. İnceden inceye tedkik ederek, en ince noktaları, mes'eleleri de görmeğe, bilmeğe çalışarak.
MÜDRİKAT: (Müdrik. C.) Akıllılar. İdrak sahipleri.
MÜFAKAME: Cima etmek. * Büyük olmak.
MÜFARAKAT: Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek. * Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.
MÜHAKALE: Ekini biçmeden buğday ile satmak.
MÜHLİKÂT: (Mühlik. C.) Kötü ve günah olan işler. * Helâk edenler. Hayrı ve sevabı bozan fenâ hareketler.
MÜHLİKÂT-I SEB'A: Yedi büyük ve helâk eden amel. Yedi büyük günah. (Bak: Kebâir - Mubikat)
MÜKA': Islık. Islık çalmak.
MÜKA'AB: Geo: Mikâp, küp.
MÜKAAME: Öpmek.
MÜKÂBEDE: Eklemek, kendine bir şey ilâve etmek. * Bir işten zorluk görmek.
MÜKÂBERE: (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.(Hilkat-ı kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiyye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilân eder. Çünkü, saadet-i ebediyye olmazsa, şu kâinatta bilbedahe sâbit olan hikmetleri, fâideleri mükâbere ile inkâr etmek lazım gelir... S.)
MÜKÂBESE: Çukur doldurmak.
MÜKÂBİR: Kendini büyük gören, karşısındakini küçümsüyerek, doğru sözünü kabul etmeyen. Haksız olduğu hâlde hak iddiasında bulunan.
MÜKÂDEBE: Meşakkat çekme, bir işten zorluk görme.
MÜKÂDERE: Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.
MÜKÂFAHA: Karşılaşma. Yüzyüze gelme. * Savaşma.
MÜKÂFAT: (Kifâyet. den) Bir hizmet veya muvaffakiyete ve iyiliğe karşı verilen karşılık. * Berâberlik. * Takdirnâme.
MÜKÂFAT-I NAKDİYE: Para mükâfatı.
MÜKÂFATEN: Mükâfat ve karşılık olarak.
MÜKÂFEE: Beraberlik, eşitlik, müsavat.
MÜKÂFELE: Karşılıklı olarak birbirine kefil olma.
MÜKÂFÎ: (Kifâyet. den) Eşit, müsâvi. Beraber.
MÜKÂFİL: Karşılıklı kefillerden herbiri.
MÜKAHHAL: (Kuhl. dan) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.
MÜKÂLEBE: (Kelb. den) (Köpekler gibi) dalaşma.
MÜKÂLEMAT: (Mükâleme. C.) (Kelâm.dan) Mükâlemeler, konuşmalar.
MÜKÂLEME: Karşılıklı konuşma. Anlaşma. Müzakere. Muhavere. Söyleşme.
MÜKAM: Durulacak yer, ikametgâh. İkametgâhta geçen zaman.
MÜKÂNEFE: Yardım etmek, muavenet.
MÜKÂRAT: Kiraya verme. Kira ile tutma.
MÜKÂREHE: Tiksinme.
MÜKÂREME: Cömertlik ve kerem hususunda yarışma.
MÜKÂRÎ: (Kira. dan) Katırcı. Kira ile hayvan işleten.
MÜKÂŞEFE: Gizli şeyleri birbirine açıp keşf ve izhar etmek, açığa çıkarmak. Meydana çıkarmak. * Bir hususu keşif yolu ile anlamak, bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarına ve sâir sırlarına vukufiyyet. (Bak: Keşfiyat)
MÜKÂŞEHA: Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
MÜKÂŞİF: (Keşf. den) Mükâşefede bulunan.
MÜKÂTEBAT: (Mükâtebe. C.) Mektuplaşmalar, mükâtebeler, yazışmalar.
MÜKÂTEBE: Yazışma. Mektuplaşma. Birbirine yazma. * Fık: Azâd edilmesi, bazı şartlara -mal kazanmak veya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye- bağlı olan köle veya câriye ve bu azad hususunda yapılan mukavele.
MÜKÂTEME: (Ketm. den) Ketmetme, gizleme.
MÜKÂTİB: Mektup yazan. Mektuplaşan. * Fık: Köle veyâ câriyesinin azâd edilmesini bir kazanca veya bir müddete bağlayan efendi.
MÜKÂVAHA: Muharebede üstün gelme, galib olma.
MÜKÂYEDE: (Keyd. den) Hile tertip etme, tuzak yapma.
MÜKÂYELE: (Mükâyelet) Bir kimsenin davranışına aynıyla karşılık verme. * Ölçülmek.
MÜKÂYESE: Zariflik ve akıl hususunda çokluk iddiasında bulunma.
MÜKÂZEBE: (Kizb. den) Karşılıklı olarak yalan söyleme.
MÜLAHAKA: Sonradan yetişmek ve tâbi olmak.
MÜL'AKA: Bir kaşık dolusu miktar.
MÜLAKAHA: Hâmile olmak.
MÜLAKAME: Yutmak.
MÜLAKANE: Telkin etmek.
MÜLAKAT: Kavuşma. Buluşma. Birleşme. * Resmi görüşme. Yüz yüze olma.
MÜLAKKAB: Lâkablanmış. Lâkablı. Başka isim verilmiş.
MÜLASAKA: Ulaşma, yanaşma. * Bitişme, yapışma, iltisâk etme.
MÜLEMMA'-KÂR: f. Riyakâr, mürâi.
MÜLHAKAT: (Mülhak. C.) Bir merkeze bağlı veya ait olan yerler. * Ekler, ilâveler, katmalar.
MÜLTEKA: Kavuşup buluşulacak yer, iki şeyin birleştiği yer. * Kavşak. * Hanefi hezhebinin meşhur bir fıkıh kitabının ismi.
MÜLÛKÂNE: f. Padişahlara yakışır bir surette.
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜMAZAKA: Dostluk hususunda riyâ gösterme.
MÜMAZEKA: Karışmak.
MÜMHİKA: Bereket gidermek.
MÜNAFAKA: (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.
MÜNAFIKANE: f. Münafıklıkla.
MÜNAKADE: Bir şeyin iyisini kötüsünden seçip ayırmak.
MÜNAKAHA: Pâk etmek, temizlemek.
MÜNAKALAT: Nakiller. Nakil işleri. Ulaştırma işleri.
MÜNAKALE: Taşımak, ulaştırmak, aktarmak.
MÜNAKARE: Talep edişmek, karşılıklı istemek.
MÜNAKASA: (C.: Münakasât) (Noksan. dan) İhale ve alışveriş gibi şeylerde eksiltme.
MÜNAKASAT: (Münakasa. C.) Eksiltmeler, münakasalar.
MÜNAKAŞA: Mücadele. Münazaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek. (Bak: Hakperest)(Hadis-i Şeyheyn'in ittifakına alâmet olan işaretiyle bir hadis bana gösterildi. "Hadis midir, değil midir?" sual edildi.Ben dedim : Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadisinin ittifakına hükmeden bir zâta itimad etmek lâzım; demek hadistir. Fakat hadisin, Kur'an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havass onların mânâlarını bulabilir. Şu hadisin zâhiri dahi, müşkilât-ı hadisin müteşabihat kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medar-ı münakaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevap verecektim:Evvelâ: Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, su'-i telâkkiye sebeb olmadan müzakeresi câiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey'i öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimâli var.Sâniyen : Sebeb-i münakaşa, eğer hadis ise; hadisin merâtibini ve vahy-i zımnînin derecâtını ve tekellümât-ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avam içinde müşkilât-ı hadisiyeyi münakaşa etmek, izhar-ı fazl suretinde avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enaniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak câiz değildir. M.)
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
MÜNAKAZA: İki sözün mânasının birbirine zıd olması. * Bir sözü evvelce söylediği kelâma zıd ve muhâlif söylemek.
MÜNAKKAH: (Nakh. dan) En iyileri seçilmiş. Müntehab, güzide. * Soyulmuş, temizlenmiş, ayıklanmış. * İdâre gayesiyle fazlası kesilmiş masraf.
MÜNAKKAHİYET: Ayıklanma, soyulma. En iyileri seçilme.
MÜNAKKAS: (Noksan. dan) Eksiltilmiş, azaltılmış, tenkis edilmiş.
MÜNAKKAŞ: Nakışlı, süslü, nakşedilmiş, işlemeli, resimli.
MÜNAKKAT: (Nokta. dan) Noktalı, noktalanmış. Nokta konmuş.
MÜNAKKAYAT: Temizlenmiş şeyler.
MÜNEKKA: Temizlenmiş.
MÜNEKKAH: Tenkıh edilmiş, fazlalıkları atılarak düzeltilmiş, temizlenmiş.
MÜNEVVERİYET-İ EFKÂR: Fikir aydınlığı.
MÜNGALİKA: Kapalı, mesdud. * Kilitli.
MÜNKABIZ: (Bak: Munkabız)
MÜNKAD: (Kavd. dan) İnkiyad eden, boyun eğen, muti olan, itaat eden.
MÜNKALEB: Rücu etmek, geri dönmek.
MÜNKALİ': (Kal'. dan) Kökünden sökülen.
MÜNKALİB: İnkılab eden. Dönen, dönmüş. Başka bir hale girmiş olan. Değişen.
MÜNKARIZ: Kesilmiş.
MÜNKASIM: (Kısım. dan) Bölünen, kısım kısım ayrılan, taksim edilen.
MÜNKAŞIR: (Kışr. dan) Kabuğu soyulan. İnkışar eden.
MÜNKATI': (Kat'. dan) İnkıta eden, kesilmiş, kesilen. Aralıklı ve son bulan. * Arada bağ kalmıyan, ayrılmış. * Herkesten ayrılıp bir kişiye bağlı kalan.
MÜNKAZİ: (Münkaziye) (Kazâ. dan) Bitmiş, tükenmiş, sona ermiş, ardı kesilmiş.
MÜNKESİR-ÜL KALB: Kalbi kırılmış. İncitilmiş, gücenmiş.
MÜNKİR-İ HAKİKAT: Hakkı, hakikatı inkâr eden. * İmansız.
MÜNTABIKA: Söylenirken dilin üst damağa kapanması. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler; sad, dad, tı, zı.
MÜNTEKA: Muhtar. Güzide, seçkin.
MÜRAFAKA: Yoldaşlık.
MÜRAHAKA: Büluğ çağına, oniki yaşına yaklaşmak.
MÜRAKA: Deriden yolunan yün. Yolup davara verilen ot.
MÜRAKADE: Uyumak.
MÜRAKASA: Raksetmek, oynamak.
MÜRKAB: Baş ve boyun derisi. Baş ve boyundan soyulan deri.
MÜRTEZİKA: (Rızk. dan) Ulufe sahipleri.
MÜRÜVVETKÂRÂNE: f. Yiğitçesine. Mertçesine. * Mürüvvetlicesine.
MÜSABAKA: Karşılıklı yarışma. Hangisinin ileride olduğunu anlamak için yapılan tecrübe, imtihan. Bir şeyde derece anlama için iki veya daha çok şahıslar arasında bazı şartlarla yapılan tecrübe.
MÜSABAKAT: Yarış, yarışma, müsâbaka.
MÜSADEME-İ EFKÂR: Fikirlerin çarpışması, muhtelif fikirlerin birbirine karşı söylenişi.
MÜSAHELEKÂR: f. Kolaylık gösteren. * Kolay sanan.
MÜSAKAT: (Ka, uzun okunur) Meyvesinin bir kısmını almak şartiyle bir bağı veya ağaçları bir kimseye verme.
MÜSAKATA: Düşürme. Peyderpey düşürme.
MÜSAKKAF: (C.: Müsakkafât) (Sakf. dan) Üstü dam veya tavanla örtülmüş. Tavanı veya damı olan.
MÜSAKKAL: Ağırlaştırılmış. Sakilleştirilmiş.
MÜSALEMETKÂR: f. Barışçı, sulh taraftarı.
MÜSAMAHAKÂR: f. Müsamaha eden. Göz yuman, hoş gören, görmemezlikten gelen. * Aldırmayan, ihmalci.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSARAKA(T): (Sirkat. den) Hırsızlık, çalma.
MÜSKAB: Erkek doğuran.
MÜSKAL: Yük altında ezilen. Ezilmekte olan.
MÜSMEKAT: (Mesmükât) Gökler, semavat.
MÜSTAHKAR: (Hakaret. den) Hakir, hor görülen, küçümsenen.
MÜSTAKARR: (Karar. dan) Karar bulan, bir yerde sabit ve sakin olan. Kararlı. * Karargâh. Durulan yer.
MÜSTEKA: (C.: Mesâtık) Uzun yünlü kürk.
MÜSTEKARR: (Bak: Müstakarr)
MÜSTEMLEKÂT: Müstemlekeler. Başka devletlerin emri ve idaresi altında olan yerler. Memleketler.
MÜSTESKAL: (Sıklet. den) İstiskal edilen. Soğuk muamelede bulunulan. Kendisine kovarcasına muamele yapılan.
MÜŞAKAT: Sıkıntı ve zorluklara dayanma hususunda yarışma. Aykırılık. Düşmanlık.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜŞEVVİKANE: f. şevk vermek suretiyle, teşvik ederek, sevdirerek.
MÜŞFİKANE: f. Şefkatle, merhametle. Müşfik olana lâyık surette.
MÜŞTAKANE: f. şevkle, çok isteyerek, severcesine.
MÜŞTAKKAT: (Müştakk. C.) (şakk. dan) Türemiş kelimeler.
MÜŞTEKÂ: şikâyet olunan, kendisinden şikâyet edilen.
MÜŞTEKÂ-ANH: Kendisinden şikâyet olunan kimse.
MÜŞTEKAT: Türemiş kelimeler. Bir kökten ayrılmış kelimeler.
MÜTEALLİKAT: Yakın olanlar, müteallik olanlar. Akraba. * Gr: Bir cümlenin mânasını açıklayan, tamamlayan kelimeler.
MÜTEFERRİKA: Çeşitli işler gören. * Padişahın, vezirlerin veya sadrazamın emirlerini götüren kimse. * Muhtelif masraflar ve bunlara karşı verilen para, ücret.
MÜTEFEVVİKANE: f. Üstünlükle, üstün gelerek.
MÜ'TEFİKAT: Lut kavminin köyleri, memleketleri. * Lut kavmi.
MÜTEHÂLİKÂNE: f. Acelecilikle, çabuklukla.
MÜTEHAMİKANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEKABBIZ: (Kabz. dan) Toplanıp çekilen. *Asık suratlı, asık, çehreli. * Buruşup kasılan adale.
MÜTEKABBİL: (Kabul. den) Kabul eden, üstüne alan.
MÜTEKABİL: Karşılıklı, bir diğerinin karşısında.
MÜTEKABİLE: Karşılıklı davranış veya vaziyet.
MÜTEKABİLEN: Karşılıklı olarak, karşı karşıya.
MÜTEKABİLETAN: Birbirine karşı olan iki şey.
MÜTEKABİLİYET: Karşılıklı vaziyet, karşılıklı durum.
MÜTEKÂBİR: (Kibr. den) Kibirli. Kendini büyük gören.
MÜTEKADDİM: Evvelki, önceki, öne geçen, takaddüm eden. * Takdim olunan, sunulan.
MÜTEKADDİMÎN: Evvelkiler, geçmiştekiler. * Eskiden gelmiş İslâm allâmeleri.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MÜTEKADDİS: (Kuds. den) Çok temiz olan. Takaddüs eden, kutsal olan.
MÜTEKADİM: Geçmiş bulunan, tekadüm eden.
MÜTEKÂFİ: (Mütekâfiyye) Birbirine denk ve akran olan. Eşitleşen.
MÜTEKÂFİYEN: Birbirine eşit, denk, müsavi ve akran olarak.
MÜTEKÂHİL: Tembel, üşengeç.
MÜTEKAIS: Göğsü dışarı çıkıp, arkası içeri giren kimse.
MÜTEKAİD: Tekaüd olan. Emekli.
MÜTEKAİDÎN: (Mütekaid. C.) Emekliler, emekliye ayrılmış olanlar.
MÜTEKÂLİB: (C.: Mütekâlibîn) (Kelb. den) Köpek gibi birbirinin üstüne atılan.
MÜTEKÂLİBÂNE: f. Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak.
MÜTEKÂLİBİN: (Mütekâlib. C.) Köpek gibi birbirlerinin üzerlerine sıçrayanlar.
MÜTEKALKİL: Deprenen, sarsılan.
MÜTEKALLİB: Dönen, değişen. Başka şekil olan.
MÜTEKALLİD: Kuşanan. Kılıç takan, takınan. Kılıç kuşanmış. * Bir işi üzerine alan. Bir vazifeyi deruhte eden.
MÜTEKALLİL: (Kıllet. den) Azalan, azalmış olan.
MÜTEKALLİS(E): Gerilen, çekilip toplanan, gerilmiş.
MÜTEKÂMİL: Kemâlli, olgun, tekâmül etmiş olan.
MÜTEKÂMİLÂNE: f. Olgunluk ve kemâlât göstererek. Olgunlukla.
MÜTEKÂMİLÎN: Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.
MÜTEKAMİR: Birbiriyle kumar oynayan. Kumar arkadaşı.
MÜTEKAMMİS: Gömlek giyen.
MÜTEKARİB: (Kurb. dan) Yaklaşan, tekarüb eden. Birbirine yakın olan, gittikçe birbirine yaklaşan.
MÜTEKARİN: (Karn. dan) Birbirine birleşmiş, bitişmiş olan. * Yaklaşmış, yakınlaşmış, tekarün eden.
MÜTEKARRİB(E): (C.: Mütekarribîn) (Kurb. dan) Yaklaşan, yaklaşmağa çalışan, yakın olan, takarrüb eden.
MÜTEKARRİBÎN: (Mütekarrib. C.) Takarrüb edenler, yaklaşanlar, yakın olanlar.
MÜTEKARRİH: (Karh. dan) Yaralı, çıbanlı. Cerahatli yara veya çıban.
MÜTEKARRİR: (Karar. dan) Kararlaşan, takarrür eden. Yerleşip kuvvet bulan.
MÜTEKASIM: (C.: Mütekasımîn) (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen. Bir şeyi paylaşanların beheri.
MÜTEKASIR: (C.: Mütekasirîn) (Kasr. dan) Kısalık gösteren. * Elinden gelip gücü yettiği hâlde iş yapmıyan.
MÜTEKASIRÎN: (Mütükasır. C.) Kısalık gösterenler. * Ellerinden geldiği, becerebildikleri halde iş yapmayanlar.
MÜTEKÂSİF: (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.
MÜTEKÂSİL: Tekâsül eden. Üşenir ve tembel olan.
MÜTEKÂSİLÂNE: f. Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak.
MÜTEKÂSİLÎN: (Mütekâsil. C.) (Kesl. den) Üşenenler, tembellik yapanlar.
MÜTEKASİM: Kısmet eden. * Aralarında bir şey taksim edenlerin her biri. * Birbiriyle kasemleşen, andlaşan.
MÜTEKASİR: (Kesret. den) Çok çoğalan, tekâsür eden, çoğalmış.
MÜTEKASSİ: Dikkatle araştıran.
MÜTEKAŞŞİ': (Kaş'. den) Balgam çıkaran hasta. * Balgam söktüren ilâç.
MÜTEKATI': Karşılıklı kesişen, birbirini kesen.
MÜTEKATIR: (Katr. dan) Damlıyan. Katre katre dökülen.
MÜTEKATİL: (Katl. den) Karşılıklı olarak birbirine öldüren, katleden.
MÜTEKATTI': (Kat'. dan) Kesik. Biteviye olmayan.
MÜTEKATTIR: Damlayan, katre katre dökülen.
MÜTEKAVVEM: Biçilmiş, kesilmiş. Toplanmış.
MÜTEKAVVİ: (Kuvvet. den) Kuvvetlenen, kuvvet bulan. Kuvvetlenmiş.
MÜTEKAVVİL: (C.: Mütekavvilîn) (Kavl. den) Yalan uydurup söyleyen.
MÜTEKAVVİLÎN: (Mütekavvil. C.) (Kavl. den) Mecbur olmadığı halde kendiliğinden yalan söyleyenler.
MÜTEKAVVİM: Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan. * İyi idâre edilen. * Sağlam, muhkem. * Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.
MÜTEKAVVİS: (Kavs. dan) Yay gibi eğri. Yay şekline giren, kavislenen. Eğrilmiş, bükülmüş.
MÜTEKAYHIK: Diline ne gelirse söyleyen. Ağzına geleni konuşan.
MÜTEKÂYİD: (C.: Mütekâyidîn) Birbirine hile yapan.
MÜTEKAYİDÂNE: f. Düzenbazlık ve hile ile.
MÜTEKÂYİDÎN: (Mütekâyid. C.) Birbirlerine hile yapanlar, birbirlerini aldatanlar.
MÜTEKAYYİD: (C.: Mütekayyidîn) (Kayd. dan) Dikkatli davranan.
MÜTEKAYYİDÂNE: f. Dikkatli davranarak, kayıtlı bulunarak.
MÜTEKAYYİDÎN: (Mütekayyid. C.) (Kayd. dan) Dikkatli davrananlar, kayıtlı bulunanlar.
MÜTEKAYYİH(A): (Kayh. dan) İrinli. Cerahat bağlamış.
MÜTEKAZİ: (Tekaza. dan) Borçluyu (borcunu ödemesi için) sıkıştıran.
MÜTEMELLIKANE: f. Yaltaklanarak. Alçakcasına yalvararak.
MÜTESALLİKA: Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar.
MÜTEŞEVVİKANE: f. Çok istekli olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. Şevkli bir tarzda.
MÜTEVESSİKANE: f. Bir işe sımsıkı sarılarak. Bir işi sebat ve devam üzere tutarak.
MÜTTEFİK-UL KAVL: Söz birliği.
MÜTTEFİKAN: Beraber olarak, anlaşarak, birlikte.
MÜTTEKA: Dayanmağa, yaslanmağa yarayan şey.
MÜVAHEKA: Vâdeleşmek, sözleşmek.
MÜVASEKA: Ahdedişmek, karşılıklı yeminleşmek.
MÜZAYAKA: Sıkıntı, darlık, yokluk, parasızlık. Zorluk.
MÜZEKKA: Temizlenmiş, pâk edilmiş, ıslah edilmiş. * Zekâtı verilmiş. * Allah'ın adı anılarak kesilmiş hayvan.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MENŞUR-U MUKADDES: Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)
MEŞKÂ: Şikâyet etmek.
MEŞREKA: Güneşte oturacak yer.
MÜKÂŞEFE: Gizli şeyleri birbirine açıp keşf ve izhar etmek, açığa çıkarmak. Meydana çıkarmak. * Bir hususu keşif yolu ile anlamak, bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatlarına ve sâir sırlarına vukufiyyet. (Bak: Keşfiyat)
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
NA-BEKAİDE: f. Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz, kuralsız, nizamsız.
NA-BEKÂR: İşsiz, işe yaramaz.
NADİREKÂR: f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
NAFAKA: Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
NAFAKA-İ İDDET: Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
NAFAKA-İ MAKZİYYE: Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.
NAFAKAT: (Nafaka. C.) Nafakalar.
NAFIKA: (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak, münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus).
NAFİKA: (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
NAGAM-KÂR: f. Nağmeler söyleyen, ezgici.
NAHİKA: (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
NAİKAN: Cevzâ burcundan iki yıldız.
NÂKA: Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce.
NÂKA-İ SÂLİH: Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.)
NAKA': Temiz olma.
NAKA: (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe.
NA-KABİL: f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil, kabiliyetsiz.
NA-KABUL: f. Kabiliyetsiz, istidatsız.
NA-KÂFİ: f. Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil.
NAKAİS: (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar.
NAKAKA: Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.
NAKAL: Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
NAKALE: (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler.
NA-KÂM: f. Muradına eremeyen, tali'siz. Arzusuna kavuşamayan.
NÂ-KÂMÎ: f. Mahrumiyet, bahtsızlık. isteğine kavuşamama.
NAKARAT: (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
NAKARE: f. Davul, kös. Dümbelek.
NA-KÂRE: f. Bir işe yaramaz olan.
NA-KA'RYAB: f. Dibi bulunmayan, dipsiz.
NA-KASTE: f. Eksiksiz, noksansız. Tamam.
NAKAVE: Temizlik.
NAKKA': Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.
NAKKAB: (Nakb. dan) Delici, delik açıcı.
NAKKAD: (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran. * Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam, hatib.
NAKKAF: Temkinli kimse, iyi niyet sâhibi olan kişi.
NAKKAL: (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
NAKKAR: Müzik, çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
NAKKARE: (Bak: Nakare)
NAKKAŞ: Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
NAKKAŞ-I EZELÎ: Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. Allah (C.C.)
NAKKAŞE: Nakış yapan kadın. Nakışçı.
NAKNAKA: (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses.
NAKŞ-I KADEM: Ayak izi.
NALEKÂR: f. İnleyen, figân eden, feryad eden.
NALİŞKÂR: (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen.
NAMUSKÂR: f. Namuslu. * Doğru adam.
NA-PÂKÂN: (Nâpâk. C.) Murdarlar, pisler.
NA-SAZKÂR: f. Uygun görmeyen, muhâlif. * Beklenmemiş, işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan.
NA-SAZKÂRÎ: f. Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık, uygunsuzluk.
NASİHATKÂR: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NASS-I KATI': Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet.
NATIKA: (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti.
NATIKA-İ CEMİYET: Cemiyetin nâtıkası, yâni: Söz söyleme kudreti.
NATIKAPERDAZ: f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen.
NAVEK-İ KALBÎ: İçten, kalbden çekilen âh.
NAZC-I KABL-EL VAKT: Zamanından önce büluğa erme.
NÂZİKÂNE: f. Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice.
NECASET-İ KALİLE: Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.
NEDAMETKÂR: f. Nedamet eden. Pişman olan.
NEDAMETKÂRÎ: f. Pişmanlık, nâdim oluş.
NEFS-İ NÂTIKA: Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred, fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu.
NEKÂ': Yarayı kaşımak. * Soymak. * Çok azap etmek, acı çektirmek.
NEKAB: Devenin tabanı aşınmak.
NEKÂBET: Dönme, vazgeçme, cayma.
NEKABET: Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol.
NEKABET-İ ULEMÂ: Âlimlerin başı olma.
NEKAD: (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.
NEKAHET: Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek, anlamak, bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
NEKAİS: (Nakise. C.) Nakiseler. Noksanlar.
NEKAİZ: (Nakize. C.) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.
NEKÂL: Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret.
NEKAM: (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.
NEKÂRE: Güçlük, zorluk. * Belirsizlik.
NEKAVE(T): Her şeyin iyisi, seçkini. * Temizlik, paklık.
NEKAVET-İ VİCDÂN: Vicdan temizliği.
NEKÂYAT: Çarklar. * Vakitler.
NEKAYİ': (Nakia. C.) Ziyâfetler.
NEKAZ: (C: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi.
NEKKAD: Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi.
NEKKAR: Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu.
NEMİKA: (C.: Nemâik) Mektub. Name.
NEMİMEKÂR: f. Koğucu, fitneci, dedikoducu, münafık.
NEMREKA: (C.: Nemârık) Yastık.
NEŞRİYÂT-I KÂZİBE: Yalandan, uydurma sözler.
NETİCE-İ HİLKAT: Yaratılışın sonu, gayesi. Yaratılmanın neticesi.
NEVAHİ-İ KAZA: bir kazâya bağlı olan nahiyeler.
NEVKA: Ahmak, akılsız kimse.
NEVKAR: f. Acemi. İşe yeni başlamış.
NİKAB: Yüz örtüsü, peçe, perde.
NİKABE (NEKABE): Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET: Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİKÂH: Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
NİKÂH-I DÂHİLÎ: İçerden evlenme, akrabadan kız alma.
NİKÂH-I HÂRİCÎ: Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma.
NİKÂH-I MUT'A: Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir.
NİKÂH-I SAHİH: Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
NİKAHTER: (Nik - ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu.
NİKÂL: f. Ateşli kömür parçası.
NİKÂL: Dizgin demiri.
NİKAL: Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
NİKAM: (Nikmet. C.) İntikamlar, öc almalar.
NİKAN: (Nik. C.) f. İyiler, iyi kimseler.
NİKAR: İnat. Kin.
NİKAŞE: Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
NİKAT: (Nokta. C.) Noktalar.
NİKÂT: (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı, şakalı ve zarif sözler.
NİKÂYET: Düşmanı kılıçtan geçirme.
NİKUKÂR: f. İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli.
NİYAZKÂR: f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
NİYAZKÂRÂNE: Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NOKTA-İ TEKATU': Kesişme noktası.
NUKA: Her şeyin kötüsü.
NUKAA: Birşeyi ıslamada kullanılan su.
NUKAT: (Nokta. C.) Noktalar.
NUKAVE: Temizlik, paklık. * Her şeyin iyisi, seçkini.
NUKAYE: Her nesnenin iyisi.
NUKAZ: Küçük serçe kuşu.
NUKAZA: Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
NUKRE-İ KAFA: Ense çukuru.
NUMRUKA: (C.: Nemarik) Küçük yastık.
NUR-İ KASD: Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
NÜKAF: Deveyi öldüren bir verem.
NÜKAH: Tatlı soğuk su.
NÜKAS: Devenin dudağında olan bir hastalık.
NÜKAT: (Bak: Nikât- Nüket)
NÜMAYİŞKÂR: f. Gösterişli.
NÜMRUK (NÜMRUKA): (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
NÜŞKA: Davarın boynuna takılan ip.
NÜMAYİŞKÂR: f. Gösterişli.
OKKA: t. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Dörtyüz direm ağırlık. Okiyye. (Bak: Direm)
PÂ-BE-RİKÂB: Hareket etmek üzere olan.
PADERİKAL: (Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
PAKAN: (Pâk. C.) f. Temizler, pâklar. * Mc: Veliler, evliya.
PAKÂR: f. Tahsildar.
PAKÂRÎ: f. Tahsildarlık.
PALİKANE: f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
PALİKARYA: Mc: Kabadayı, yiğit, cesur. * Rum gençleri.
PASKAL (PASCAL): Fr. Hristiyanlıkta dindarlığı ile beraber fizik, edebiyat, hesap, hendese ve felsefede (Milâdi 17. asırda) büyük bir âlim olarak tanınmıştır.
PENÇE-İ KAHR: Kahir pençesi. Mahveden el.
PENDKÂR: (C.: Pendkârân) f. Nasihat eden, nâsih. Öğüt veren.
PERDEKÂR: f. Perdeli. Perde ile örtülü yer.
PERESTİŞKÂR: İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
PERHİZKÂR: Perhiz eden, nefsini tutan. Zararlı şeylerden, günahlardan sakınan.
PEYKAN: Okun ucundaki sivri demir.
PILAÇKA: (Arnavutça) Tar: Muharebede ve yağmada alınan eşya, çapul.
PİŞEKÂR: f. Sanatkâr, oyuncu.
POLİTİKA: İtl. Memleket işlerini idare için tutulan ölçülü yol. Siyaset.
PİŞEKÂR: f. Sanatkâr, oyuncu.
RABT-I KALB: Kalb bağlama, gönül bağlama.
RA'D-I KASIF: Korkunç gök gürültüsü.
RA'D-I KAZA: Kaza yıldırımı, kaza şimşeği.
RAHM Ü ŞEFKAT: Merhamet ve şefkat etmek.
RAKAAT: Hamâkat, ahmaklık.
RAKABAT: (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar.
RAKABE: Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye.
RAKADAN: Oynayıp sıçrama.
RAKAHA: Ticaret. * Kesb, kazanma.
RAKAK: Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer.
RAKAM: Bütün satıcı, bütün satan.
RAKAM: Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. * Yazı yazmak.
RAKAMÎ: Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı.
RAKAMKEŞ: f. Rakam atan. Yazan çizen.
RAKAMZEDE: f. Yazılan, söylenen. Yazılmış.
RAKAMZEN: f. Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden.
RAKAN: (Rakun) Za'feran çiçeği. * Kına.
RAKİK-ÜL KALB: Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu.
RAKKA: Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi. * Bir yerin adı.
RAKKAS: Oynayan, dans eden, köçek.
RAKKASÂNE: f. Oynar şekilde. Raksederek.
RAKKASE: Oynayıp dans eden kadın.
RAKRAKA: Su dökmek. * Su gelip gitmek. * Parlamak. * Suyun akması.
RAKRAKA: Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.
RAKRAKAN: Serap.
RASTKÂR: f. Doğru adam.
REBİKA: İp ile bağlanan davar.
REFAKAT: Arkadaşlık, beraberlik.
REFİ'-ÜL KADR: Şanı, kadri, değeri yüce olan.
REHAKÂR: (C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı.
REİS-İ KABİLE: Kabile reisi.
REKABET: Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak.
REKAİK: (Rakik. C.) İnce ve nâzik olan şeyler.
REKAKET: Kekeleme, dil tutukluğu. * Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak. * Zayıf ve ince olmak, yufka olmak. * El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak. * Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.
REKAM: Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne.
REKANET: Vakarlılık, ağırbaşlılık.
RESM-İ KADİM: Eski usûl.
REŞAHAT-İ KALEM: Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar.
REŞAKAT: Bel inceliği. * Davranma ve kımıldanıştaki incelik ve hoşluk.
RETK (RETKÂN): Adımların birbirine yakın olması. * Deve kuşunun sür'atle gitmesi.
REYHEKAN: Za'feran.
REZZAKANE: f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
RIBKA: (C.: Ribak) Davar bağlamada kullanılan ip.
RIKA: Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları. * Kısa mektublar. * Yamalar. * İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler.
RIKA: Darbolunmuş dirhem.
RIKAK: Yer yarığı.
RİAYETKÂR: f. Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren.
RİBKA: Kement. Kement bağı. İlmekli ip.
RİKAB: (Rakabe. C.) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler. * Boyun, ense kökü.
RİKÂB: Özengi. * Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı.
RİKÂBDAR: Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi.
RİKÂBÎ: Binici, binen.
RİKASE: Davar bağlanan yer.
RİKAZ: Yer altında bulunan madenler. * Câhiliyet zamanından kalmış gömülü mal.
RİKKAT: Acıma, incelik, yufka yüreklilik. Yumuşaklık.
RİKKAT-İ CİNSİYE: Cinsi şefkat. İnsanın kendi cinsinden olana acıması.
RİKKAT-İ KALB: Kalb rikkati, kalb yufkalığı.
RİKKAT-ÂMİZ: Acıma veren, kalbe hüzün verecek olan, acındıran.
RİKKAT-ÂVER: f. Acıma ve merhamet uyandıran.
RİKKAT-ENGİZ: f. Acıklı.
RİKKAT-YÂB: f. Acıyan, merhamet eden.
RİVAYET-İ SÂDIKA: Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet.
RİYAKÂR: Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.
RİYAKÂRÂNE: f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RUBUBİYYET-İ MUTLAKA: Herşeyi kaplayan ve idaresi altına almış olan Allah'ın rububiyeti.(Evet bütün kâinatta hususan zihayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakimâne, rahimâne bir dest-i gaybi tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir Rububiyyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat'îdir. Madem bir Rububiyyet-imutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabul etmez. Çünkü, o Rububiyyetin kendi cemâlini izhar ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhir ve gizli hünerleri göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz'iyyatta ve zihayatta temerküz ve içtimâ' ettiğinden en cüz'i bir şeye ve en küçük bir zihayata kendi başı ile müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harab eder. Ve zişuurun yüzlerini o gayelerden ve o gâyeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet Rububiyyetin mahiyetine bütün bütün muhâlif ve adavet olduğundan elbette böyle bir Rububiyyet-i mutlaka hiçbir cihetle şirke müsaade etmez. ş.)
RUKABA': (Rakib. C.) Bekçiler.
RUKAD: Uyku, nevm. Uyuma.
RUKAK: Yufka ekmeği.
RUSG-ÜL KADEM: Ayak bileği.
RÜFEKA: (Refik. C.) Arkadaşlar.
RÜFKA: (C.: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat.
RÜKAM: Yığın. Birbiri üzerine kat kat yığılmış olan.
RÜKKAB: (Râkib. C.) Biniciler, ata binenler.
RÜYA-YI SÂDIKA: Makbul ve muteber kimselerin gördükleri ve gördükleri gibi dünyada hakikatları zuhur eden sâdık rüya.
RAHM Ü ŞEFKAT: Merhamet ve şefkat etmek.
RAKAMKEŞ: f. Rakam atan. Yazan çizen.
SÂBIKA-İ MÜKERRERE: Birden fazla suç işleme.
SÂBIKAN: Bundan önce, evvelce.
SABİT-KADEM: Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
SADAKA: Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.)
SADAKA-İ CÂRİYE: Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)
SADAKA-İ FITR: Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir.
SADAKAT: (Sadaka. C.) Sadakalar.
SADAKAT: (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık.
SADAKATKÂR: f. Sâdık, sadakat sahibi.
SADAT-I KABİLE: Kabilenin ileri gelenleri.
SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.): Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır.
SADIK-UL KAVL: Doğru sözlü.
SADIKAN: f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
SADIKANE: f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SADİK-I KADİM: Eski dost.
SADUKAT: Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr)
SAFF-ŞİKAF: f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit.
SAFİYY-ÜL KALB: Kalbi temiz.
SAFKA: Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını gör" demeleri. * Yapılan satış.
SAFVET-İ KALB: Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak.
SAHABETKÂR: f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
SAHA-KÂR: f. Eli açık, cömert, sahi.
SAHAVETKÂR: f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
SAHHAKA: Sevici kadın.
SAHTEKÂR: f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
SAHTEKÂRÎ: f. Hilekârlık, sahtekârlık.
SAHTEVEKAR: f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
SAİKA: Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek.
SAİKA-VARİ: f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
SAİKA-ZEDE: f. Yıldırım çarpmış.
SAİKA: Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.
SA'KA: Bayılma. Baygınlık.
SA'KA-İ ŞEDİDE: Şiddetli baygınlık.
SAKA: Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı.
SAKALAN: (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SAKAM: (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet.
SAKAMET: Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
SAKAR: Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem)
SAKAR: (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak.
SAKARE: Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
SAKAT: Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde).
SAKATÎ: Yanlışları çok olan muharrir veya şâir.
SAKAYN: İkizkenar.
SAKKA: Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu.
SAKKA': Kulağı çok küçük olan koyun.
SAKSAKA: Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi.
SAKTA (SIKAT): Kapmak. * Düşmek.
SALÂT-I İSTİSKA: Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz.
SÂLİKÂN: (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
SALKAME: Azı dişlerinin birbirine dokunması.
SAMİM-ÜL KALB: Kalbin içi.
SAN'ATKÂR: f. Usta, san'atçı.
SAN'ATKÂRANE: f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SANDUKA: Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.)
SANDUKKAR: Veznedar.
SÂRIKANE: f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SAYKAL: Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen.
SAYKAL VURMAK: Cilâ vurmak, parlatmak.
SAYKALZEDE: f. Cilâlı. Cilâlanmış.
SAYKALZEN: f. Yaldızcı.
SAZKÂR: f. Uygun, muvafık.
SAZKÂRÎ: f. Uygunluk, muvafakat.
SEBATKÂR: f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan.
SEBEB-İ HİLKAT: Yaratılışa sebeb ve gaye, yaratılışa vâsıta ve âlet olan.(... Nasıl ki O Zât, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vüsulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. S.)
SEBKAT: Geçmek, ilerlemek.
SEDD-İ ZÜLKARNEYN: (Bak: Zü-l karneyn)
SEFAKA: Katılık. * Sıklık.
SEHAB-ÜS SİKAL: Ağır yağmur bulutları.
SEHİ-KAMET: f. Düzgün boy.
SEHV-İ KALEM: Yanlış yazılış, kalem yanlışı.
SEKA': Kulağı olmayan dişi hayvan.
SEKAB: Dayanıp itimat edilen, güvenilen.
SEKAB: Yakınlık.
SEKAF: Kabile, soy. Nisbet.
SEKAF: Uzunluk.
SEKAFE: Akıllılık.
SEKAL: (C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)(Sekal, meta-i beyt yani ev eşyasıdır. Ayrıca sekal: Misafirin yani yolcunun ağırlık tabir olunan meta ve ailesine ve sahibinin çok zaman kullanmayıp sakladığı kıymetli şeye denir.İns ü cinne sekaleyn denilmesi, arzın içinde ve üzerinde bulunmaları itibariyle onun sekali, ağırlığı gibi olmalarından, yahut amellerinin günahlarının ağırlığındandır denilmiştir.) (E.T.)
SEKAM: Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam)
SEKENE-İ KARYE: Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri.
SEKKA': Su ulaştıran.
SEKKAB: Delici, delen.
SEKKAK: Bıçakçı, çakıcı.
SEKKAKÎ: (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. "Miftâh-ül Ulûm" isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî bu kitabı şerhetmiştir.
SEKKAR: Lânet eden kişi.
SEKKARE: şarap yapan.
SEKTE-İ KALB: Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması.
SELACİKA: (Selçuk. C.) Selçuklular.
SELENKA': Yıldırım.
SELİKA: Güzel söz söyleme ve yazma istidadı.
SELİKA: Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat.
SELİM-ÜL KALB: Temiz kalbli.
SELKA': (C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer.
SEMM-İ KATİL: Öldürücü zehir.
SENAKÂR: f. Öven. Medheden.
SENAKÂRANE: f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENED-İ HÂKANÎ: Tapu senedi.
SENG-İ KABİR: (Seng-i mezar) Mezar taşı.
SENG-İ KAZA: Kaza taşı. Belâ, musibet.
SER-KÂTİB: Başkâtip.
SERADİKAT: Padişaha mahsus perdeler.
SEREKA: İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar.
SERİ-ÜL İNTİKAL: Çabuk anlayan, çok zeki.
SERİKA: Çalınmış. Çalınmış şey.
SERKÂR: f. Müdür, iş başı, kâhya.
SERKAT: (Bak: Sirkat)
SERKÂTİB: f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri.
SETTUKA: İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.
SEVAD-ÜL KALB: Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül kalb)
SEVDA-ÜL KALB: Kalbdeki siyah nokta. (Bak: Süveyda)
SEVDAKÂR: f. Sevdalı. Âşık.
SEYKANE: İnce bellilik.
SIDDÎKA: Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.
SIKA': Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü.
SIRKATİBİ: Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib.
SİBKAN: Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır.
SİFLEKÂM: f. Adi kişilerin işine yarayan.
SİHAM-I KAZA: Kaza okları. * Şâir Nefi'nin eserinin ismidir.
SİKA: (C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve inanılır kimse.
SİKA': (C.: Eskiye-Eskıyât-Esâk-Esâki) Su kurbağası.
SİKA': Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe.
SİKA: (C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses.
SİKA': Sakaların içine su doldurdukları köseleden yapılmış kap, kırba.
SİKAB: Su çeken. Su çekici.
SİKAF: Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç.
SİKAL: Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal)
SİKALİŞ: (Bak: Sigâliş)
SİKAT: (Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler.
SİKAYE: Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer.
SİKAYET: Birine içecek su verme.
SİLKA': Arkası üstüne yatmak.
SİPER-İ SÂİKA: Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kısmı yapar. Minarelerle büyük binaların en yüksek noktalarına konularak sarkıtılan bakır tel, toprağa gömülüdür.
SİRKAT: (Serkat) Çalma. Hırsızlık.
SİTAYİŞ-KÂR: f. Medheden, öven.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SİTEM-KÂR: (C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim.
SİTİZE-KÂR: f. Kavgacı.
SİYAHKÂR: (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
SİYAHLİKA: f. Kara yüzlü.
SİYAK VE SİBAKA MÜLÂYEMET: Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.
SİYAKAT: Binek hayvanını arkasından sürme.
SU-İ KASD: Bir kimsenin aleyhinde tertib alma. * Adam öldürmeğe tertib alma. * Kötü kasd.
SUDEKA: (Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar.
SUDKAN: (Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.
SUHREKÂR: f. Maskaralık yapan. Maskara.
SUKA: Çarşı adamı, esnaf.
SUKA': Horoz sesi, horoz ötüşü.
SUKAB: (Sukbe. C.) Delikler.
SUKATA: Kırıntı, döküntü, artık.
SUKATAÇİN: f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan.
SUKATAHÂR: f. Kırıntı, artık yiyen.
SUKAYBE: Küçük delik, delikçik.
SUKM (SEKAM): (C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.
SUTUR-U KÂİNAT: Âlemdeki mânalar, kâinat satırları.
SÜKALA': (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
SÜKARA: (Sekren. C.) Sarhoşlar.
SÜKAT: Yüksek yerden düşen nesne.
SÜKKÂN: (Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu.
SÜKKÂN-I BELDE: Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri.
SÜKKÂN-I HÂNE: Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.
SÜMKAT: Kızıl, kırmızı, ahmer.
SÜRAKA: (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç def'a tekerrür etmiştir. O vakit anladı ki elinden bir şey gelmez. "El Aman!" diyerek, Resulüllâh'ın duasına mazhar olmuş ve Mekke'nin fethinde şeref-i İslâmla müşerref olmuştur. Hz. Osman'ın (R.A.) hilâfeti zamanında, Hicri 24. senesinde vefat etmiştir.
SÜR'AT-İ İNTİKAL: Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu.
SÜVEYDA-ÜL KALB: (Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir. Bir kısım âlimler de "Kalbin dahili olan akıldan ibarettir" demişler. (Kamus)Kalbdeki bu mezkûr nokta: Kâfirler ve Allaha isyan edenler için şekavet ve günah, mü'minler için ise: Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir.
SİTAYİŞ-KÂR: f. Medheden, öven.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
ŞADKÂM: f. Çok sevinçli.
ŞAHİKA: Dağ tepesi, zirve.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
ŞAİKANE: f. İsteklice ve şevkli olarak.
ŞAKA' (ŞIKA'): Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞAKA' (ŞÜKU'): Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek.
ŞAKA: Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.
ŞAKAVET: (Bak: şekavet)
ŞAKİKA: (C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş. * Çatlak, yarık.
ŞAKK-I KAMER: Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)
ŞAKŞAKA: Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.
ŞARIKA: (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
ŞEB-İ FİRKAT: f. Ayrılık gecesi, firkat karanlığı.
ŞEDAKA: Çok konuşan kadın.
ŞEDKAM: Geniş, vâsi.
ŞEFAKAT: Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
ŞEFAKAT-I ÜBÜVVET: Babalık şefkati.
ŞEFEKA: Esirgemek, korumak.
ŞEFİKANE: f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
ŞEFKAT: Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, sâfi, ivazsız sevgi beslemek.(Şefkat pek geniştir. Bir zat, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hattâ ziruhlara şefkatini ihâta eder ve Rahim isminin ihâtasına bir nevi âyinedarlık gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna hasr-ı nazar edip, herşey'i mahbubuna feda eder; yahut mahbubunu i'lâ ve sena etmek için, başkalarını tenzil ve mânen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. " Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz ism-i âzamın bir sahife-i nuranisi olan Güneş'i böyle utandırıyorsun?Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor; sâfi ve ivazsızdır... Hattâ en âdi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedakârane ivazsız şefkatleri buna delildir. Halbuki aşk ücret ister ve mukabele taleb eder. Aşkın ağlamaları, bir nevi talebdir, bir ücret istemektir. M.)
ŞEHD-KÂM: f. Tadı damağında kalmış.
ŞEHKA: Hıçkırık. Keskin çığlık.
ŞEHREKA: (C.: Şühruk-Şührûk-Şührîk) Çıkrık.
ŞEKA': Rezalet, rezillik, alçaklık. * Bedbahtlık, kutsuzluk.
ŞEKA': Maraz, hastalık. * Hiddet, kızgınlık, gadap. * İncelemek.
ŞEKA': şikâyet.
ŞEKAB: Çukur yer.
ŞEKAH: Yakınlık.
ŞEKAHTEB: İki boynuzlu koç.
ŞEKAKIL: Bir Hind ağacının dalları.
ŞEKAVET: Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. * Haydutluk, eşkiyalık.
ŞEKAYA: şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.
ŞEKAZ: Gitmek. * Uzaklık. * Bir adamın gözünün çok değer olması.
ŞEMATETKÂRANE: f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞERKA': Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.
ŞIKAK: Ayak yarığı. * Ot. * Muhalefet etmek, karşı gelmek.
ŞIKKAYN: Bir işin iki ciheti. Bir şeyin iki şıkkı.
ŞIKŞAKA: (C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi.
ŞIKVE (ŞEKÂVE): Bedbahtlık. * Yaramazlık.
ŞİFAKÂR: f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
ŞİKA: (Şekve. C.) Şikâyetler, sızıltılar.
ŞİKAB: İki dağ arası. * İki kaya arası.
ŞİKÂF: f. (Şikâften: "Yarmak" mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. * Kelime sonuna gelerek "yırtıcı, yırtan" mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf $ : Ciğer parçalayan.
ŞİKAK: Nifak, ikilik, ittifaksızlık.
ŞİKAL: Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek. * El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at.
ŞİKAR: f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet.
ŞİKAR: Mc: Değerli, kıymetli.
ŞİKARİSTAN: f. Av yeri, avı çok olan yer.
ŞİKAYAT: (Şikâyet. C.) Şikâyetler.
ŞİKAYET: Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.
ŞİKEN-İ KÂKÜL: Kıvırcık saç.
ŞİRİNKÂM: f. Tadı damağında kalmış.
ŞİRİNKÂR: f. Hoş ve tatlı muamele eden.
ŞİVEKÂR: f. İşveli, şiveli, cilveli.
ŞÖHRET-İ KÂZİBE: Geçici şöhret. Yalancı dünyalık, fâni şöhret. Aldatıcı nâm.
ŞUKAK: Bir çeşit hayvan hastalığı.
ŞUKKA: Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
ŞÜKAF: (Bak: şikâf)
ŞÜKARA: Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKAT: (şâki. C.) şikâyet edenler, şikâyetçiler.
ŞÜREKA: (şerik. C.) şerikler, ortaklar.
ŞADKÂM: f. Çok sevinçli.
ŞAHKÂR: f. En güzel eser. Baş eser. Şâheser.
ŞAKAVET: (Bak: Şekavet)
ŞEDKAM: Geniş, vâsi.
ŞEFEKA: Esirgemek, korumak.
ŞEKAB: Çukur yer.
ŞEKAYA: Şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.
ŞİKEN-İ KÂKÜL: Kıvırcık saç.
ŞÜKAF: (Bak: Şikâf)
ŞÜKARA: Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKAT: (Şâki. C.) Şikâyet edenler, şikâyetçiler.
ŞÜREKA: (Şerik. C.) Şerikler, ortaklar.
TAALLUKAT: Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
TAAMMUKAT: (Taammuk. C.) Derinleşmeler.
TAASSUBKÂR: f. Taassub gösteren. Mutaassıb.
TABAKA: Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
TABAKA-İ HAYAT: Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat)
TABAKA-İ MESTURİYET: Gizlilik tabakası. Örtülü oluş.
TABAKA-İ SEVÂBİT: Sabit bilinen yıldızlar tabakası.
TABAKA': Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
TABAKAT: Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
TA'DİL-İ ERKÂN: Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi.
TAHAFFUZKÂR: f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden.
TAHARRİ-İ HAKİKAT: Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak.
TAHILLET-ÜL KASEM: Yemin keffareti.
TAHKİKAN: İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.
TAHKİKAT: Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat.
TAHKİKAT-I İBTİDAİYYE: Huk: İlk tahkikat. İlk soruşturma.
TAHRİBKÂR: Tahrib eden, yıkan.
TAHRİKAT: Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.
TAHRİR-İ RAKABE: Köle veya cariye azad etme.
TÂKA: Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar.
TAKA: İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli.
TAKA: Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak.
TAKABBUH: Çirkinlik.
TAKABBUZ: (C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik.
TAKABBÜB: Binaya kubbe yapmak.
TAKABBÜL: (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme.
TAKABUZ: Kabz edişmek.
TAKADDES: Mukaddes olsun (mânasında).
TAKADDÜM: (Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma.
TAKADDÜS: Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma.
TAKADİ: Birbirine hakkını vermek.
TAKADU': Birbirine süngü ile vurmak.
TAKADÜM: Üzerinden zaman geçmek.
TAKAFFÜL: Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği.
TAKAFKUF: Titremek.
TAKAHHUM: Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.
TAKAHHUR: Kahrolmak.
TAKAHHÜL: şikâyet etmek.
TAKA'KU': Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek.
TAKALİ: Birbirini düşman kabul etmek.
TAKALKUL: Deprenmek, hareket etmek.
TAKALLU': Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak.
TAKALLUS: Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak.
TAKALLÜB: Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek.
TAKALLÜD: (C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma.
TAKALLÜL: (Kıllet. den) Azalma, az olma.
TAKALLÜS: Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
TAKAMMÜL: Bitlenme. Bitli olma.
TAKAMMÜM: Evin süprüntüsünü ayırmak.
TAKAMMÜS: Gömlek giymek.
TAKAMÜR: Kumar oynamak.
TAKANNU': Başına örtü örtmek.
TAKANNÜN: Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.
TAKARR: Birbiriyle kararlaşmak.
TAKARRUH: (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma.
TAKARRÜB: Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
TAKARRÜM: Tatlı tatlı yeme.
TAKARRÜR: Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak.
TAKARRÜŞ: Kesbetmek, almak, kazanmak.
TAKARU': Kur'a atışmak.
TAKARÜB: Birbirine yakın olmak.
TAKAS: Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.
TAKASSİ: Bir şeyin aslını esasını araştırma.
TAKASSU': Dühul etmek, girmek.
TAKASSUF: Kırılmak.
TAKASUR: (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.
TAKASÜM: Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek.
TAKAŞKUŞ: Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek.
TAKAŞŞU': Havanın açılması.
TAKAŞŞUR: (Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma.
TAKAŞŞÜF: Maişet şiddeti, geçim zorluğu.
TÂKAT: Güç, kuvvet. İktidar.
TÂKAT-I BEŞER: Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.
TÂKATFERSÂ: f. Dayanılmaz, tâkat götürmez.
TÂKATGÜDAZ: f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden.
TÂKATŞİKEN: f. Tâkati tüketen.
TAKATTUB: Kaşların çatılması. * Buruşma.
TAKATTUF: Yüz ekşitmek.
TAKATTUR: Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. * Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)
TAKATU': Kesilmek. Kesişmek.
TAKATÜL: Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.
TAKAUD: Oturmak.
TAKA'UR: (Ka'r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması.
TAKAUS: Durdurmak. Sonraya bırakmak.
TAKAVİM: (Takvim. C.) Takvimler.
TAKAVÜL: Birbiriyle söyleşmek.
TAKA'VÜS: Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması.
TAKAVÜM: Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.
TAKAVVİ: (Kuvvet. den) Kuvvetlenme.
TAKAVVUZ: Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak.
TAKAVVÜB: Bir şeyin kabuğu soyulmak.
TAKAVVÜL: Haber vermek. * Yalan söylemek.
TAKAYYUZ: Kırılmak. * Benzetmek.
TAKAYYÜ': Kusar gibi olup kusamama.
TAKAYYÜD: Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. * Dikkatli davranmak.
TAKAYYÜL: Uymak, iktida etmek.
TAKAZA: Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.
TAKAZİC: Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.
TAKAZÜF: Birbirine iftira edip atışmak.
TAKAZZUB: Kesilmek.
TAKAZZÜR: İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek.
TAKAZZÜR: Çirkin şeylerden uzak olmak.
TAKTAKA: (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses. * Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.
TAKVİR (TAKAVÜR): Bir cismi yuvarlak kesmek.
TALAKAT: Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
TALEBKÂR: f. İstekli, talebli, arzulu.
TA'LİKAT: Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. * Bediüzzaman Hazretlerinin İlm-i Mantık üzerine te'lif ettiği bir eserinin ismi.
TAMA'KÂR: Aç gözlü. Cimri.
TA'MİKAT: (Ta'mik. C.) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.
TARİH-İ KADÎM: Eski zaman tarihi.
TARİKAT: Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
TARRAKA: Gümbürtü.
TASADDUKAT: (Tasadduk. C.) Sadakalar.
TASDİKAN: Tasdik için. Tasdik suretiyle.
TASDİKAT: (Tasdik. C.) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar.
TASFİYE-İ KALB: Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.
TATBİKAN: Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.
TAYY-İ MEKÂN: Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
TAZARRU'KÂRANE: f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
TAZYİ-İ EVKAT: Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.
TAZYİKAT: (Tazyik. C.) Tazyikler. Sıkıştırmalar. Baskılar. Zorlamalar. * Basınçlar.
TEATİ-İ EFKÂR: Birbirlerine fikir verme.
TEBAH-KÂR: (C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren.
TEBAREKÂLLAH: "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TEBAYÜN-İ EFKÂR: Fikirlerin aykırılığı. Düşüncelerin farklı olması.
TEBDİL-İ MEKÂN: Yer değiştirme.
TEBEHKAR: (C.: Tebehkâran) f. Mahveden, harab eden. Bitiren.
TEBRİKÂT: (Tebrik. C.) Tebrikler. Tebrik etmeler.
TECAHÜLKÂR: f. Bilmezlikten gelen.
TECAVÜZKÂR: (C.: Tecavüzkârân) f. Sataşan, saldıran, tecavüz eden.
TECDİD-İ NİKÂH: Nikâh tazeleme. Nikâh yenileme.
TECESSÜSKÂR: f. Gizliden araştıran, meraklı.
TEDAÎ-İ EFKÂR: Bir fikrin veya şeyin başka bir fikri veya şeyi hatıra getirmesi.
TEDKİKAT: (Tedkik. C.) Tedkikler. Araştırmalar. İncelemeler.
TEDKİKAT-I AMİKA: Çok inceden ve derinden yapılan tetkik.
TEFRİKA: Nifak. Ayrılık. Bozuşma. * Bir gazete veya dergide parça parça, bir önceki yazının devamı olarak çıkan uzun yazı. * Fırka fırka olmak.
TEHDİDKÂRÂNE: f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TEKABBEL: "Kabul etsin" mânasında söylenir.
TEKABBELALLAH: Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
TEKABBUH: (Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.
TEKABBÜL: Kabul etmek.
TEKABKUB: Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.
TEKABÜL: Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama. * Tezat.
TEKADDÜM: Geçmiş bulunma. * Öne geçme. İlerleme. * Birine gelmesi muhtemel bir zararın def'i için evvelceden iş'ar ve tenbih eylemek. * Fık: Mürur-u zaman olmak. Zamanı geçmiş bulunmak.
TEKADİM: (Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.
TEKADİR: (Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller.
TEKADÜM: Geçmiş bulunma. * Mürur-u zaman olma.
TEKÂFİ: (Tekâfü') Birbirinin dengi olma.
TEKÂFÜ': Beraberlik, eşitlik, müsâvilik.
TEKAHHUL: (Bak: Tekehhül)
TEKÂHÜL: Dikkatsizlik, ihmal.
TEKA'KU': Yaramaz gönüllü olmak. * Geri durmak.
TEKALİB: (Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.
TEKÂLİF: Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif)
TEKALKUL: Deprenme, hareketlenme, sarsılma.
TEKALLÜD: Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma.
TEKÂLÜB: (Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
TEKAMMUS: Giyinme, gömlek giyme.
TEKÂMÜL: Kemâl bulma. Olgunlaşma.
TEKÂMÜLÂT: (Tekâmül. C.) Olgunlaşmalar, tekâmüller.
TEKAMÜR: (Kımâr. dan) Kumar oynama.
TEKÂPU: f. Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. * Dalkavukluk.
TEKÂRİ: Kira almak.
TEKARİR: (Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler.
TEKARRÜR: (Bak: Takarrür)
TEKARÜB: Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme. * Tedenni etme.
TEKÂRÜM: Ayıp ve kusur olacak şeylerden kaçınma.
TEKARÜN: (Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.
TEKAS: (Bak: Takas)
TEKASİT: (Taksit. C.) Taksitler.
TEKÂSÜF: Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma. * Bir noktada toplanma. * Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.
TEKÂSÜL: Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.
TEKÂSÜLÂT: (Tekâsül. C.) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler.
TEKÂSÜLÎ: Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen. (Bak: Himmet)
TEKASÜM: (Kasem. den) Andlaşma. * Bölüşme.
TEKÂSÜR: (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma. * Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.
TEKÂSÜR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 102. Suresi. Mekkîdir. Makbure Suresi de denilmiştir.
TEKAŞŞU': (Kaş'. dan) Balgam çıkarma.
TEKATİR: (Taktir. C.) Damlamalar.
TEKATTU': Tıb: Sıtma nöbetinin muntazam vakitlere ayrılması.
TEKATTÜL: Birbirini kesme, kesişme.
TEKATU': Kesme. Kesişme. * Çatışma. İki çizginin bir noktada birbirini kesmesi.
TEKATUR: Damlama. Damla damla dökülme.
TEKATÜB: Yazışmak.
TEKATÜL: (Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.
TEKATÜM: Birbirinden sır saklama.
TEKAÜD: Oturma. Fârig olma. * Karşılıklı oturma. * Emeklilik.
TEKAÜDEN: Emekliye ayrılarak.
TEKAÜDİYE: Tekaüde mahsus olan aylık.
TEKÂVER: f. Koşucu, seğirtici. * Yorga yürüyüşlü at.
TEKAVİM: Takvimler.
TEKAVÜL: (Kavl. den) Sözleşme.
TEKÂVÜS: Bir yere cem'olmak, yığılmak, toplanmak. * Sıkışmak.
TEKAVVÜL: Kendisinde olmayanı söylemeğe çalışma. Yalan söyleme.
TEKAVVÜLAT: (Tekavvül. C.) Yalan sözler.
TEKAVVÜM: Eğri iken doğrulma.
TEKAVVÜT: (Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme.
TEKAVVÜS: Kavislenme. Bükülme. Eğilme. Kavis şekline girme.
TEKÂYA: (Tekye. C.) Tekyeler. (Türkçede bazan "tekke" şeklinde de kullanılır.)
TEKÂYÜD: (C.: Tekâyüdât) (Keyd. den) Birbirine hile yapma.
TEKAYYÜD: (Bak: Takayyüd)
TEKAZ: Birbiriyle ödeşme. * Karşılaştırma.
TEKAZA: (Bak: Takaza)
TEKÂZÜB: (Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.
TEKAZZU': Çıbanın irinlenmesi.
TELAHUK-U EFKÂR: Fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi.
TELAKKİ-İ Bİ-L-KABUL: Kabul ile karşılamak, kabul etmek.
TELATTUFKÂR: f. Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden.
TELH-KÂM: f. "Damağı acı": Kederli, dertli.
TENFİZ-İ AHKÂM: Hükümleri yürütmek, kanunları tatbik etmek.
TENSİKAT: (Tensik. C.) Islahat. Düzen ve nizama koymalar.
TERANEKÂR: f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
TEREKAT: (Tereke. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler, terekeler.
TERFİKAN: Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek.
TERKİN-İ KAYD: Kaydını silme, defterden çıkarma.
TERTİB-İ MUKADDEMÂT: Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.
TERTİBÂT-I MUKADDEME: Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.
TESADÜM-Ü EFKÂR: Fikirlerin çarpışması. Münazara.(Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise: Maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfuruşluk, şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan "bârika-i hakikat" değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkisi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahittir. M.)
TESEHHURKÂR: Maskara.
TESLİYET-KÂR: f. Avutucu, teselli verici.
TEŞKİKÂT: Şek ve şüpheler. Şüphede bırakmalar.
TEŞVİKAT: (Teşvik. C.) İsteklendirmeler, şevke getirmeler. Kışkırtmalar.
TEVAFUKAT: (Tevâfuk. C.) Uygunluklar. Tevafuklar.
TEVAFUKAT-I GAYBİYE: Göze görünmeyen ve bizim için gaybi olan tevafuklar. Kur'an veya kıymetli dinî eserlerde, bir kısım kudsi kelimelerin, yazılışlarında İlâhî bir takdir ile, altalta ve yanyana dizilişleri.(Elbette böyle mübarek bir cemaatte ve tevafukat-ı gaybiyeden daha ziyade kuvvetli bir işaret-i gaybiye var ve ben görüyorum fakat herkese ve umuma gösteremiyorum. M.)
TEVARİ-İ KAMER: Ayın gizlenmesi, görünmez olması.
TEVAZU'KÂR: f. Tevazulu, alçak gönüllü.
TEVBEKÂR: f. Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan.
TEVEKAN: İstekli olma.
TEVEKÂN: Sormamak.
TEVFİKAN: Uygun olarak. Uyarak.
TEVKÂF: (Ev) damlamak.
TEYKAN: Çok sıçrayan kişi. Çok sıçrayan kimse.
TEZKÂR: (Tizkâr) Zikretme, hatırlatma, anma, yâdolunma.
TIKTIKA: (Bak: Taktaka)
TILSIM-I KÂİNAT: Kâinatın tılsımı, kâinattaki anlaşılması zor olup herkesin yalnız kendi akliyle bilemeyeceği gizli ve ince hakikatlar.
TİLKA': Taraf, yön, cihet. * Hiza. * Mülâkat. Görüşmek ve buluşmak.
TİLKA-İ NEFİS: Nefis tarafından. Nefis cihetinden.
TİYAKA: Cimaa pek ziyade düşkün olmak. * Şehvetin galip olması.
TOKAT: Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer. * Dere arası olan hayvan mer'ası. * El içiyle vurulan sille.
TUBA-İ HİLKAT: Hilkat ağacı, hilkat tubası. Kâinat, teşbih yapılarak tuba ağacına benzetilmiştir.(Tuba-i hilkatten semavat şıkkına hep kehkeşan ağsanınaBir Cemil-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış pek güzel meyveleriz biz. M.)
TUKA: Takva. Allah'tan korkmak. Havfullah.
TUKAT: Nefsini haramdan ve şüpheli nesnelerden saklamak.
TURFE-KÂR: f. Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan.
TURKA: Bir kere.
TÜKÂH: Tekyegâh.
TÜRKÂN: (Türk. C.) Türkler.
TAKARRÜŞ: Kesbetmek, almak, kazanmak.
TÂKATŞİKEN: f. Tâkati tüketen.
U'CUBE-İ HİLKAT: Yaratılıştan insanlara hayret verici olan. Şaşılacak, hayrete düşülecek hilkat garibesi.
UDİKA: Demir çengel.
UFKA: İnce deri. * Sünnet edilen deri.
UHUD-İ ATİKA: Eski anlaşmalar.
UHUVVET-İ EFKÂR: Fikir kardeşliği.
UHUVVETKÂR: f. Kardeş gibi davranan. Kardeş gibi muâmelede bulunan.
UHUVVETKÂRANE: f. Kardeşçesine, kardeş gibi olarak. Birlik, beraberlik ve karşılıklı sevgi ile.(Uhuvvetin sırrı: Şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip, onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek. L.)(Her ikinizin, Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir... Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir.. Bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... Ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlıyacak mânevi zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın! M.)
UKAB: Duman, toz.
UKAB: (C.: Ukbân-Ekub) Tavşancıl kuşu.
UKABEYN: İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı. * Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş. * Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası. * Havuz içinde akan suyun yolu. * Büyük ilim.
UKAD: (Ukde. C.) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.
UKAD-I HAYATİYE: Can alıcı noktalar, hayat düğümleri. Bir şeyi meydana getiren aslî rükünler.
UKALA: (Âkıl. C.) Akıllılar. * Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
UKAM: Çok sert. Pek şiddetli.
UKAMA': (Akîm. C.) Kısırlar. Zürriyeti olmayanlar.
UKAMİS: Çok.
UKAR: şarap. * Lüks mobilya.
UKAS: Bir cins ot. * "Kesmek" mânâsına mastardır.
UKAYKAN: Karınca.
UKAZ: Mekke-i Mükerreme yakınındaki bir pazar adı.
UKBE BİN AMİR BİN KAYS EL-CÜHENÎ (R.A.): Ashab-ı Kiramın mümtaz fakihlerinden ve Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip yazanlardandır. 55 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Mısır Valiliğinde bulunmuş ve orada Hicri 58 tarihinde vefat etmiştir.
UKKAŞE BİN EL-MİHSAN EL-ESDÎ (R.A.): Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.
UKKAZE: (C.: Akâkiz) Ucu demirli sopa.
ULKA: Kahvaltı. * Az nesne. * Küçük çocuklara yapılan elbise.
ULUHİYET-İ MUTLAKA: Kayıt altında olmayan, mutlak uluhiyet. Ancak bir tek İlâhın mâbud oluşu.(Evet, nev'-i beşerin her taifesi birer nevi ibadetle fıtrî gibi meşgul olması ve sair zihayatın belki cemâdâtın dahi fıtrî hizmetleri birer nevi ibadet hükmünde bulunması ve kâinatta maddî ve manevî bütün nimetlerin ve ihsanların herbiri bir Ma'budiyet tarafından hamd ve ibadeti yaptıran perestişe ve şükre birer vesile olmaları ve vahiy ve ilhamlar gibi bütün tereşşuhât-ı gaybiye ve tezahürat-ı maneviyenin, bir tek İlâhın ma'budiyetini ilân etmeleri; elbette ve bedahetle bir uluhiyyet-i mutlakanın tahakkukunu ve hüküm-ferma olduğunu isbat ederler. Ş.)
UMKAN: Derinliğine.
URUK-U İNSANİYETKÂRANE: f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
URVET-ÜL VÜSKA: Sağlam kulp. Metin ve muhkem olan tutulacak şey. * İslâmiyet. * Kur'an-ı Kerim.
UTEKA: (Atik. C.) Azatlılar. Azat olmuş köle veya cariyeler.
UKBE BİN AMİR BİN KAYS EL-CÜHE: Ashab-ı Kiramın mümtaz fakihlerinden ve Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip yazanlardandır. 55 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Mısır Valiliğinde bulunmuş ve orada Hicri 58 tarihinde vefat etmiştir.
UKKAŞE BİN EL-MİHSAN EL-ESDÎ (R.A): Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.
ÜMMET-İ KAİME: Hakşinas, doğru, doğrudan ve Allah için kalkan, müstakim ve âdil ümmet.
ÜSS-ÜL HAREKÂT: Askerî harekâtın başlangıcına esas olan yer.
ÜŞTÜLÜMKÂR: f. Kavgacı, gürültücü.
ÜVEYS-EL KARANÎ: Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
VÂFİ VE KÂFİ: Bol bol yeter.
VAKA': Yufka bulut. * Taş. * Yerin taşlı olmasından ayak incinmek. * Cefa, eza. * Vurma, darp.
VAKAD: Alevlenen ateş.
VAKAD: (Ateş) yanmak ve tutuşmak.
VAKAH: Katı yüzlü, utanmaz, hayırsız kimse. * Sağlam ve sert tırnak.
VAKAHAT: Arsızlık. Utanmazlık. Katı yüzlülük. Açıklık ve saçıklık. * Pek sağlam ve metin.
VAKAHET: (Vakhe) İbadet, taat. * Bir adamın sözünü dinleyip itaat ve imtisal etmek, ona uymak. * Bir şeyi bırakıp feragat etmek. * Büyük papaz olmak.
VAKAR: Ağırbaşlılık. Halim ve heybetli oluş. Nâmusu muhafazayı mucib haslet. Temkinlilik. Azamet ve izzet.
VAKAS: Boynun kısa olması. Ateşe attıkları ufacık değnekler. * İki nisap zekâtın arasındaki zekâtı olmayan hayvanlar.
VAKAYİ': (Vak'a. C.) Vâki olup zuhur eden hususlar. * Kıtaller. Öldüresiye vuruşlar.
VAKH (VEKAHE): Taat, ibadet.
VAKKAS: Okçu. İyi muharebe eden. Savaşçı.
VAKVAKA: Kurbağa, tavuk, kuş sesi veya köpek havlaması.
VÂLÂKADD: f. Boyu yüksek, uzun boylu.
VÂLÂKADR: f. Değeri yüksek, kadri yüce.
VARAKA: Tek yaprak hâlindeki kâğıt. * Nebât yaprağı. Maden yaprağı. Kitap yaprağı. * Hasis kimse. * Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği sırada Hz. Hatice vâlidemizin (R.A.) hâdiseyi kendisine bildirdiği ve o zamanın meşhur bir âlimi olan Varaka İbn-i Nevfel'in adı.
VASAT-ÜL KAME: Orta boylu.
VAV-I KASEM: Gr: Herhangi bir kelimenin, çok defa Allah isminin evveline gelerek, yemin için kullanılan vav harfi. Vallahi, Veşşemsi, Velfecri kelimelerinde olduğu gibi.
VÂZI-I KANUN: Kanun koyan. Kanun yerleştiren. Kanun hazırlayan.
VECH-İ DİKKAT: Dikkat ve ferasetle.
VEFADAR (VEFAKÂR): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
VEKA': Ayak parmaklarından baş parmağın, şehâdet parmağı üstüne gelmesi.
VEKAD: Sığır bağladıkları ip.
VEKAHAT: Hayâsızlık. Utanmazlık. Edebsizlik. (Bak: Vakahat)
VEKÂLET: Vekillik. Birisinin nâmına iş görme. Kendi nâmına hareket etme salâhiyetini başkasına verme. Nezâret, bakanlık. * Vekilin vazife gördüğü bina.
VEKÂLETEN: Birisine vekil olarak. Başkası adına.
VEKÂLETNÂME: f. Birisine vekillik verildiğini isbat eden ve ekseriya noterlikçe tanzim edilmiş bulunan yazılı kâğıt.
VEKÂLETPENÂH: f. Padişahın vekili olan, sadrâzam. Başvekil. Başbakan.
VEKAR: (Bak: Vakar)
VEKKAD: Aydınlık, ışıklı, parlak.
VELİKA: Yağla unu karıştırarak yapılan yemek.
VELKA: (C.: Velkât) Vurmak.
VELKALEMİ: Kalem hakkı için. Kaleme yemin olsun.
VERKA': (C.: Verâki') Yabâni güvercin. * Açık boz renk.
VERZİŞKÂR: f. Çalışkan.
VERZKÂR: f. Rençber, çiftçi, işçi.
VESİKA: Bir hâlin, bir hadisenin veya bir sözün doğruluğunu gösteren, inandırıcı şey. Belge, sened.
VESİKA: Cemaat, topluluk.
VEŞKAN: Hızlı ve aceleci kimse.
VEYSEL KARANÎ: (Bak: Üveys-el Karanî)
VEZANET-İ EFKÂR: Düşüncelerin isabeti.
VİKA': Cinsî münasebet. * Savaş, harp.
VİKÂ': (C: Evkiye) Kırba ve tulum ağzını bağladıkları nesne.
VİKA (VEKA): Kendi ile bir şey saklanan nesne.
VİKAF: Tevakkuf etmek, vâkıf olmak, durmak.
VİKÂF: Eşek semeri ve palanı.
VİKAHAT: (Bak: Vakahat)
VİKAL (VEKÂL): Devamlı diğer davarların ardına kalan davar.
VİKAYE: Koruma. Koruyuculuk. Sahib olma. Arka çıkma. Kayırma. * Tıb: Herhangi bir hastalık için önleyici tedbir alma.
VİLAKÂR: f. Ahbab, dost.
VOKAL: İtl. Sesle anlatma. * İnsan sesinin müzikte kullanılması. * Gr: A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü gibi sesli harfler.
VOLKAN: Fr. Yanardağ.
VUKUKA: Tavuk gıdaklaması. * Köpek havlaması.
VUSKA: (Bak: Vüska)
VÜCUB-U ZEKÂT: Zekâtın vacib, şart oluşu. * Verilmesi Allah tarafından emredilmiş olan zekât.
VÜRKA: Siyahı galip olan bozluk.
VÜSKA: Çok kuvvetli ve sağlam olan.
YAKAZA: (Bak: Yakza)
YAKAZAN: Uyanık kimse. * Tozu yükselen toprak.
YÂR-I KADÎM: Eski dost.
YEKÂYEK: f. Birer birer. Tek tek. * Ansızın.
YEREKAN: Sarılık hastalığı. * Ekin âfetlerinden bir âfet.
ZAHMKÂR: f. Yaralayıcı, yara açan.
ZAHR-I KALB: Kuvve-i hâfıza. Ezber kuvveti. Ezbere.
ZAİKA: (Zevk. den) Tatma, tad alma. Tad alıcı kuvvet, tad duyurucu hassa.(Hakiki ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyyenin envâını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu suretle kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor, belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkinde hükmü var, makamı var. S.)
ZAKZAKA: Çocukların oynayıp sıçramaları.
ZANKÂ': (Bak: Dankâ')
ZANN-I KABUL-Ü CUMHUR: Bir hükmün doğruluğunu ekseri müçtehidlerin ve ehl-i reylerin zann derecesinde, yani kuvvetli ihtimal ile kabul etmeleri.(Ümmeti da'vetle teşri' edemez, fehmi şeriatten olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.Yoksa, davet bid'attır; reddedilir, ağzına tıkılır; onda daha çıkamaz... Lemeât)
ZARF-I MEKÂN: Mekân gösteren kelime. ("Burada, dışarda, içerde" gibi)
ZÂT-UL İLKAH-İ ZÂHİRE: İlkahı (döllenmesi) çiçek vâsıtasıyla olan nebat.
ZEHR-İ KATİL: Öldürücü zehir.
ZEKÂ: Çabuk anlama ve bilme kabiliyyeti. Fehim ve idrakte çabuk olma. * Ateşin alevlenmesi. * Güzel koku alma.
ZEKÂ: Saflık, duruluk. * Hâl düzgünlüğü.
ZEKÂB: f. Yazı mürekkebi.
ZEKAN: (C.: Ezkân) İki çenenin birleştiği yer. ("Enek" de derler.)
ZEKÂRET: Erkeklik.
ZEKÂT: Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme, artma. * Temizlik. Taharet. (Bak: Sadaka, Nisab).( $ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icab ettiren münasebet ise: Namaz $ Yani dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. Demek; birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır. İ.İ.)(Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için bir kaç şart vardır:1- Sadakayı vermekte israf olmaması.2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.3- Minnetle in'âmın bozulmaması.4- Fakir olmak korkusu ile sadakanın terk edilmemesi.5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesi ile ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylere de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcât-ı zaruriyyesinde sarfetmesi lâzımdır. İ.İ.)(Sadakalar kimlerin hakkıdır, bu cihete gelince, emr ü teşvik olunduğunuz infak u sadakat $ Allah yolunda tutulmuş, din uğrunda ilme, cihada vakf-ı nefs etmiş, $ Yeryüzünde şuraya buraya gidemiyen, yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya maraz ve acz gibi bir maniadan dolayı nafakalarını kazanmağa iktidarları olmayan o fakirler içindir ki $ hallerini tecrübe etmeyen cahil, onları $ taaffüflerinden, yani istemeğe tenezzül etmeyip tahammül ve tecemmül ile iffetlerini muhafaza ve ibraz eylediklerinden dolayı, zengin zanneder. $ Sen onları simalarıyla, dikkat edildiği zaman hallerinde görülecek edeb ü nezahet, yüzlerinde müşahede olunacak âsâr-ı fakr u zaruret gibi alâmetleriyle tanırsın. $ İnsanlardan dilenmezler, hele $ ilhah-ı ısrar ile hiç dilenmezler, olsa olsa pek muztar kaldıkları zaman ehline ifham-ı hâl ederler...Bu âyet, Ashab-ı Suffa tesmiye olunan fukara-yı Muhacirîn hakkında nazil olmuştur ki; dörtyüz kişi kadar vardılar. Medine'de ne bir meskenleri, ne aşiret ve akrabaları, hiçbir şeyleri yoktu, daima Mescid-i Nebeviyeye mülazemet ederler, mescidin sofasında ikamet eylerler, ilm-i Kur'an tahsil ederler, mevâız ve tedrisat-ı Peygamberîyi istimâ' ile müstefid olurlar, hep oruçlu bulunurlar. Hâsılı; ilm ü ibadete hasr-ı evkat ederler ve her ne zaman bir gaza olursa giderlerdi. Bunlar Medrese-i Risalet'in Allah yoluna vakf-ı nefs etmiş talebesiydiler.İbn-i Abbas Hazretlerinden vaki olan rivayete göre birgün Resulullah (A.S.M.) Ashab-ı Suffa'nın başlarına durmuş, hallerini nazar-ı tedkikten geçirmişti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri gördü ve kalblerini tatyib edip buyurdular ki: "Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun ki, her kim şu sizin bulunduğunuz hal ü sıfatta ve bulunduğu halden razı olarak bana mülaki olursa o benim refiklerimdendir. " İşte bu âyet de bunlar dolayısiyle nâzil olmuştur. Ve fakat hükmü âmmdır. Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten veya Allah rızası için hidemât-ı âmmeye vakf-ı nefs eden ve bu ahval içinde malı mülkü yok, muhtaç olmakla beraber nafakasını kesbe vakit bulamayan veya kudreti yetişemiyen fukara-yı mü'minîn bu âyetin hükmünde dâhildirler. Bunlar infakat ü sadakatın en güzel masrıfını teşkil ederler. E.T.)
ZEKÂVET: Zeki oluş. Zeyreklik. Çabuk anlama ve kavrama. Keskin anlayış.
ZELAKA: (İzlâk - Zellâka) Fasâhat, kolaylık ve lisan inceliği, keskinlik. Nutkun güzel ve çabuk olması. * Tecvidde: Keskin olarak çıkan $ harflerinin ismi. Bunlara müzlika harfleri de denir.
ZELLET-ÜL KARİ': Okuyanın yanılması. Namaz içinde, kırâat esnasındaki yapılan yanlışlık.
ZEMKA: Kuşun kuyruğunun bittiği yer.
ZENADİKA: (Zındık. C.) Zındıklar.
ZENDEKA: Kâfirlik, dinsizlik. (Zendeka sâhibine zındık denir. Bazılarınca zındık; hem dinsiz, hem emvâl ve ezvacın iştirakine ve dehrin bekasına kail olan kimsedir.)
ZENKA: Dar sokak.
ZEVREKA: (C.: Zevrak-Zevârik) Ölçek. * Küçük gemi.
ZİBERKAN: Ay, kamer. Ay ve güneş. * Arap reislerinden bir reisin adı.
ZİKÂR: (Zeker. C.) Erkekler.
ZÎKARED GAZVESİ: Zîkared, Gatafan diyarı civarında oniki mil mesafede bir kuyudur. Rivayete göre Medine ile Hayber arasında ve Şam yolu üzerindedir ve Medine'ye iki konak mesafededir. Bu Zîkared kuyusu yakınında yapılan gazaya Gabe Gazası da denilir, hicretin altıncı yılında rebiül-evvel ayında vuku bulduğu rivayet edilir.Hayberden üç gün önce bir takım Gatafan ve Fezare çapulcuları Resulullah'ın sağılan develerine yağmacılık etmeleri üzerine bu gaza vuku bulmuştur. İbn-i Sa'd, bu develerin yirmi tane olduğunu ve Gabe Korusu'nda yayılırken baskına uğradığını bildiriyor. (S.B.M.)
ZİKR-İ KALBÎ: Kalb ile yapılan, sessiz zikir.
ZİLKA'DE: Arabi ayların on birincisi.
ZİNAKÂR: f. Zina eden, zâni.
ZİYA-YI KALB: Kalbin ziyası, nuru, ışığı. Kalbin iman nuruyla ziyalanması, uyanması, gafletten halâs olması.
ZİYANKÂR: f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.
ZUKAK: (C.: Ezikka) Sokak.
ZURKÂR: f. Zorlayan.
ZÜBDE-İ MAKAL: Sözün özü.
ZÜHD-Ü KALB: Kalben dünyaya değil, Allah rızasına müteveccih olmak. Kalbin dünya alâkalarından kesilmesi.
ZÜKA': Nakit.
ZÜKA': Üveyik kuşunun sesi.
ZÜKA': Güneş.
ZÜKAE: Malı çok olan, zengin.
ZÜKAK: (C.: Zekâk-Ezikka) Sokak. * Üveyik kuşunun sesi. * Ses, avaz, sadâ.
ZÜKAM: Nezle.
ZÜLAKA: (Bak: Zelâka)
ZÜLENKATA: Zeker. * Kısa boylu kişi.
ZÜ-L FİKAR: (Zülfekar) Resül-ü Ekrem (A.S.M.) zamanında bir kâfire âit kılıç iken Hz. Peygamber (A.S.M.) Bedir Muharebesinde Hz. Ali'ye (R.A.) verdiği ve ucu iki kısma ayrılan meşhur kılıç.(Mecâzen, şimdiki devirde Hz. Peygamber (A.S.M.) ve Kur'an-ı Kerim hakkında inkâra ve şüpheye düşenleri ilmen, aklen ikna edip, mânen küfrü kesen Risale-i Nur Külliyatından çok mühim bir eserin ismidir. Bu kitapta üç yüzden ziyade, râvileri ile birlikte hadis-i şerifler nakledilerek Kur'an-ı Kerim'in mu'cizeliği ve Resül-ü Ekrem'in (A.S.M.) hak peygamber olduğu isbat ve beyan edilmiştir.)
ZÜLHUKA: Çocukların üzerine çıkıp kaydıkları nesne.
ZÜLKA: Kaypak, düz yer.
ZÜ-L KARNEYN: İki boynuzlu. Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen ve Peygamber olup olmadığı tam bilinmeyen büyük bir hükümdar ismi. İki zülüflü yahut da şark ve garbın hakimi olduğu için böyle denilir. Eski Yemen Padişahlarından birisidir. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm zamanında bulunup Hazret-i Hızır'dan ders almıştır. Bazıları yanlış olarak bunu İskender-i Rumî ile karıştırır. İskender-i Rumî Milâddan 300 sene evvel yaşamış ve Aristo'dan ders almıştır. Yemen'li İskender'e İskender-i Kebir de denir. (Bak: Karn)
SEDD-İ ZÜLKARNEYN: Zülkarneyn'in yaptırdığı büyük sed.(İkinci sualiniz : Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc, Me'cüc kimlerdir?Elcevab: Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-i hâfızam tatil-i eşgal etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun için bu mes'elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:Ehl-i tahkikin beyanına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarından Zülyezen gibi "zü" kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan bu Zülkarneyn, İskender-i Rumî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahim'in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır'dan ders almış. İskender-i Rumî ise, milâddan takriben üçyüz sene evvel gelmiş, Aristo'dan ders almış. Tarih-i beşerî, muntazam surette üçbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahim'in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurafe-vâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender namiyle iştiharının sebebi, ya o Zülkarneyn'in bir ismi İskender'dir ki, İskender-i Kebir ve Eski İskender'dir. Veyahut âyât-ı Kur'aniye'nin zikrettiği hâdisat-ı cüziyeler, küllî hadisatın uçları olduğu cihetle; Zülkarneyn olan İskender-i Kebir'in nübüvvetkârane irşadatiyle akvam-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mani olacak meşhur Sedd-i Çin'in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rumî misillü müteaddit cihangirler ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin padişahları olan bir kısım enbiya ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde o Zülkarneyn'in arkasında gidip iktida edip, mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri (Hâşiye), sonra dağlar başlarında kal'aları kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyahud irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra şehirlerin etrafında surları ve ortalarında kal'aları, tâ son çare olan kırk ikilik topları ve kal'a-i seyyar gibi diritnavtları yapmışlar. Hattâ ruy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çinî Kur'an lisaniyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün ve tabir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zir ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harab eden akvam-ı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hind ve Çin'deki akvam-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvam-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi, Kafkas Dağlarında Derbent cihetinde yine çapulcu garetgir akvam-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için Zülkarneyn-misal eski İran padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu neviden çok sedler var. Kur'an-ı Hakîm umum nev-i beşer ile konuştuğu için zâhiren bir hâdise-i cüz'iyyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisatı ihtar ederek konuşuyor.İşte bu nokta-i nazardandır ki, sedde ve Ye'cüc ve Me'cüc'e dair rivayetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.Hem Kur'an-ı Hakîm, münasebât-ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münasebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte seddin harabiyetinden kıyametin kopmasını Kur'anın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münasebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir: Yâni bu sed nasıl harab olacak, öyle de dünya harab olacaktır. Hem nasılki fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metindir, ancak kıyametin kopmasıyla harab olurlar; öyle de: Bu sed dahi dağ gibi metindir, ancak dünyanın harab olmasiyle hâk ile yeksan olabilir. İnkılâbât-ı zaman tahribat yapsa da, çoğu sağlam kalır demektir. Evet Sedd-i Zülkarney'nin külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı halde daha meydanda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan, mücessem, mütehaccir, mânidar tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor. L.)(Hâşiye): Ruy-i zeminde mürur-u zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir surete gelmiş çok sun'î sedler vardır.
ZÜ-L KAVAFİ: İkiden fazla kafiyeli nazım şekli.
ZÜREYKA': Aş çervişi. (Aşın üstüne gelir)
ZÜRKA(T): Mâvi, mâvimtırak renk.
ZÜRMANİKA: Sof zırh.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar :
K : Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...