Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

Aranan kelime
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

FA: Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
İçerisinde 'FA' geçenler :
AB-I MUSAFFÂ: Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.
ADEM-İ İTTİFAK: İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ KİFÂYET: Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
AFA': Eşek sıpası.
AFAF: (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
AFAİF: Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
AFAK: Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
AFAKGİR: Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
AFAKÎ: Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
AFAR: Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
AFARET: İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AFARİT: (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
AFAROZ: (Bak: Aforoz)
AFAT: Afetler. (Bak: Afet)
AFAT-I SEMAVİYE: Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.
AFAZÎ: Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
AFİFÂNE: f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AHFA: Çok gizli, pek gizli.
AHFAD: Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
AHFAS: (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
AHFAZ: (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
AHLÂK-I FÂZILA: İyi ahlâk, faziletli huylar.
AHMED-İ FÂRUKÎ: (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)
AHMED-İ RÜFÂÎ: (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)
AKFA: (Kafâ. C.) Başın arka kısımları. Enseler.
AKFAL: (Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
AKFAR: (Kafr. C.) Sahralar, çöller.
AKFAS: (Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
AKİFAN: Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
AKL-I FA'AL: İşleyen ve çalışan akıl.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALE-L-KİFAYE: Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ALFABE: Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK: Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
A'MAK-I HAFA: Gizlilik derinlikleri.
ARAFAT: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA: Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARFA: (Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
ÂRİFAN: f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASEL-İ MUSAFFA: Süzme bal.
ASFAD: (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
ASFAF: (Saff. C.) Saflar, hatlar.
ASFALT: yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
ASFAR: Sıfırlar. Boş şeyler.
ASHÂB-I SUFFA: Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi. İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek ve yaymak için her türlü şahsi menfaatlerini terkederek tam bir İslâm fedaisi olarak yaşarlardı. Bunlar evlenmezler ve dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa'nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmiyet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz'in (A.S.M.) hadis-i şerifleri mükemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kıyamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır.Bu Ehl-i Suffa'nın ahvâli Kur'an-ı Kerim hizmetine ilk ve en mühim başlangıç olduğu ve herkese büyük ibret ve ders teşkil edeceği için, Sahih-i Buhâri Tercemesi Yedinci Cildinin 62 ve 63 üncü sahifelerindeki alâkalı kısmı naklediyoruz: "Suffa, Kamus Müterciminin dediği gibi ve hepimizin bildiği veçhile, eski yerlerdeki "sed", "seki" gibi yüksekçe eyvana denir. Lisanımızda tahrifle "sofa" tâbir olunur. Ehl-i suffa buna izâfe edilmiştir. Ashâb-ı Suffa; aileden cüdâ, gaile-i dünyeviyeden âzâde ve bütün mânası ile feragatkâr bir hayata mâlik olan bir zümre-i mübârekenin ekseri vakitleri Resül-i Ekremin (A.S.M.) huzurunda geçerdi. Dâima Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ahz-ı feyz ederlerdi. Taraf-ı Peygamberiden tâyin buyurulan muallimler mârifetiyle de kendilerine Kur'ân tâlim edilirdi. Bunlardan yetişenler müslüman olan kabilelere tâlim-i Kur'ân için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara "Kurrâ" denilirdi. Bu suffaya da "Darul-Kurrâ" demek en münâsib bir isimdir. Nur-u Kur'an'ın "lemhat-ül basar" denilebilecek derecede az bir zaman zarfında âfâk-ı âleme intişar etmesi, bu ilim ocağının yetiştirdiği güzideler sâyesinde müyesser olmuştur. Mütevâzi ve fakat çok feyyaz olan dörtyüz, beşyüz raddesinde dâimâ Kur'ân ile, icâbında gazâ ile meşgul olan bir irfân-ı Kur'ân ordusu bulunuyordu. İçlerinden teehhül edenler kadro haricine çıkardı. Fakat, yenileri ile ikmal edilirdi. Burası bütün mânası ile leyli ve meccâni bir dâr-ul-ilim idi. Müdâvimleri ne ticaretle, ne bir san'at ve harâsetle iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı risâlet-penâhiden ve ağniyâ-ı ashâb tarafından te'min edilirdi. Bu hakikatı, Ehl-i Suffa'nın mübarek simâlarından birisi olan Ebu Hureyre (R.A.) kendisinin çok hadis rivâvet ettiğinden şikâyet edenlere karşı verdiği şu müskit cevabında pek güzel ifâde etmiştir: "Benim kesret-i rivâyetim çok görülmesin; muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticaretleri ile, "Ensar" kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatleri ile meşgul bulundukları sırada, Ebu Hureyre, Peygamberin (A.S.M.) mübârek nasihatlerini hıfzediyordu..." demişti.Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın maişeti ile, tâlim ve terbiyesi ile pek yakından alâkadar olurdu. Hattâ saadet-hâneleri ihtiyacatı ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kerre Hz. Fâtıma (R.A.) el değirmeni ile un öğütmekten usandığından şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde, Resül-i Ekrem (A.S.M.) - "Kızım! Sen ne söylüyorsun?... Henüz Ehl-i Suffa'nın maişetini yoluna koyamadım" buyurmuştu.Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hiç bir mev'izaları, hiç bir hitâbeleri yoktur ki, bunun irâdı sırasında Ashâb-ı Suffa orada hazır bulunmasın, dinleyip, hıfzederek diğer ashâba nakletmesin... Bu suretle ahkâm-ı İslâmiyyenin hıfz ve naklinde Ehl-i suffanın pek müstesna te'sirleri görülmüştür.İçlerinde Ebu Hureyre (R.A.) gibi müstesnâlar yetiştiği gibi, ilmi varlık göstermiyenler de vardı. Fakat, hangi türlü tedris gösterilebilir ki, umumi surette böyle sihir-âmiz bir feyz verebilmiş olsun.."Hak Dini Kur'ân Dili Cilt 2, sahife: 939, 940, 941 de de şu izahat vardır:"Bir gün Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın başlarında durmuş, hallerini nazar-ı tetkikten geçirmişti. Fakirliklerini, çekmekte oldukları zahmetlerini gördü ve kalblerini tatyib edip onlara buyurdu ki: - "Ey Ashâb-ı Suffa! Sizlere müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hâl-ı sıfâtta ve bulunduğu halden râzı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir... "
ASIFAT: (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
ATEŞ-FÂM: f. Ateş renkli, kırmızı.
AYASTAFANOS: İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
AYASTAFANOS MUAHEDESİ: 3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.
AZFAR: (Zufr. C.) Tırnaklar.
AZREF-İ ZÜREFÂ: Zariflerin zarifi.
BA'DEL İFA: (Ba'de-l ifâ) Yapıldıktan, ifâ edildikten sonra.
BA-SAFA: Safalı. Safa ile.
BESFAYİC: Bir ot kökü ki, içinde fıstığa benzer bir yemişi olur.
BEYT-ÜZ ZİFÂF: Gelin odası. * Edb: Aynı vezinde iki mısra'dan ibâret söz.
BEZM-İ SAFÂ: Safâ meclisi, eğlence meclisi.
BÎ-FASAL: (Kürtçe) Fırsat vermeyen, kocaman mahlûk.
BİLÂ-FAİZ: Fâizsiz.
BİLÂ-FASILA: Fâsılasız, aralıksız, durmadan.
BİLFARZ: Olduğunu kabul ederek. Farzolarak.
BİLİTTİFAK: İttifak ile. Beraberce, birlikte, elbirliğiyle.
BÎ-VEFA: f. Vefasız, dönek.
CEBEL-İ ARAFAT: Arafat Dağı.
CEBR-İ MÂFAT: Kaybedilen bir şeyin yerine başka bir şey bularak, onunla avunma.
CEDDE-İ FÂSİDE: Ananın anası, anneanne.
CEFA: Eziyet. Sıkıntı. Zulüm. * Bir şey yerinde durmayıp bir tarafa ayrılmak.
CEFA-DİDE: f. Cefa çekmiş, cefa görmüş.
CEFA ENDER CEFA: Cefa içinde cefa. Azab içinde azab veya ayrılık.
CEFAF: Kuru olma, kuruma.
CEFAKAR: f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
CEFA-KEŞ: f. Eziyete dayanan, cefa çeken, acıya katlanan.
CEFALE: İnsan topluluğu.
CEFA-PİŞE: f. Gaddar, cebbar, zâlim. * Sevgili, mâşuk, sevilen.
CEFASET: Hazımsızlık ıztırabı, sindirim zorluğu.
CEFFAH: Mütekebbir kimse, gururlu kişi.
CEFFAR: (Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse.
CİFAN: (Cefne. C.) Çanaklar.
CİFAR: (Cefr. C.) Geniş kuyular.
CÜFAEN: Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere.
CÜFAF: Kurumuş.
CÜFAFE: Dağılmış kuru ot.
CÜFAL: Selin kenara attığı çör çöp. * Davarın yünü ve kılı çok olmak. * Kıllı kimse. * Bol.
CÜFALE: Su kenarında olan çörçöp.
DAFADİ: Kurbağa.
DA'FAK: Bol ve geniş olan şey. Vâsi.
DAFATE: Ayağa giydikleri bir cins pabuç. * Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak. * Bir oyun çeşidi.
DAFFAT: Devesini kiraya veren deveci.
DAFFATA: Metâ ve kumaş götüren deve. * Çokluk, cemaat.
DAGFASA: Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne.
DAİRE-İ ÂFÂK: Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat.
DAR-ÜŞ-ŞAFAKA: İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.
DÂR-ÜŞ ŞİFÂ: Şifa yurdu, sağlık yurdu. * Tımarhâne.
DAYFEN (DAYFÂN): Misafiriyle gelen kişi.
DEFA: Boynuz ve kanat uzunluğu. * Bir şeyin eğilip ikiye bükülmesi.
DEFAAT: Kerreler, def'alar. Müteaddid.
DEFADI': (Dıfda. C.) Kurbağalar.
DEFAİN: (Define. C.) Defineler.
DEFATİR: (Defter. C.) Defterler. Not yazmağa mahsus kâğıttan beyaz kitablar.
DEFATİR-İ RESMİYYE: Resmi defterler.
DEHR-İ FÂNİ: Fâni dünya, geçici dünya.
DELAİL-İ ÂFÂKİYE: Afaka âit deliller. Kâinattaki deliller.
DESFAN: (C.: Desâfi) Bir şeye tâlip olan kişi.
DİFAF: Hazırlandırmak.
DÎK-UL ELFAZ: İfade zorluğu. Gayet ince ve derin ve ruhen hissedilen bazı mânaların ifade edilemeyişi.
DÜFAK: Bir şeyin dolu olması.
DÜFFA': Büyük sel.
EBU-L FADL: Altun.
ECFAN: (Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler.
EDFA: (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse. * Uzun boynuzlu keçi. * Kanadı uzun kuş.
EFADIL: (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.
EFAHİM: (Efhâm. C.) Büyük zatlar. Pek büyük, muhterem kimseler.
EFAHİS: (Ufhus. C.) Taşların aralarında veya kayalıkta bulunan kuş yuvaları.
EFAİ: (Ef'a. C.) Engerek yılanları.
EFAİK: (Efike. C.) Yalanlar, dolanlar, düzme sözler. İftiralar.
EFAİM: Vâsi olmak, geniş olmak, bol olmak.
EFAKİL: (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
EFANİN: (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
EFARİT: (İfrit. C.) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler. * Pek hain cinler. * Şeytanlar, iblisler.
EFATİH: Mantar ve ona benzer bitkiler.
EFAVİC: (Efvâc. C.) Bölükler, takımlar, kısımlar.
EFAVİK: (Fuvâk. C.) Hıçkırıklar.
EFAVİYE: Yemeklere konulan kokulu baharat.
EFAYİK: (Efike. C.) Uydurma, düzme, asılsız, yalan sözler. İftiralar.
EFÂZIL: (Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
EFÂZIL-I UKALÂ: Akıllıların en ileri gelenleri.
EFÂZIL-I VÜKELÂ-YI FİHÂM: Büyük vekillerin bilgilileri.
EFFAF: Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.
EFFAK: (İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi.
EFFAK: Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.
EHL-İ SUFFA: (Bak: Ashab-ı Suffa)
EHL-İ VİFAK: Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.
EHVAL-İ MUHAVVİFANE: Dehşetli korkular.
EKFA': (Küfv. C.) Eşler, benzerler, denkler, eşitler, uygunlar, müsaviler, muadiller.
EKFAL: (Bak: Akfâl)
EKFAN: (Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler.
ELFAF: Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş. * Cemaatler, taifeler.
EL-FATİHA: Kur'ân-ı Kerim'in birinci suresinin adı olup bu sureyi okumaya işâret için söylenir. (Bak: Fâtiha)
ELFAZ: (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
ELFAZ-I CEMİLE: Güzel sözler.
ENFA': Daha nâfi. Daha menfaatli. Pek faydalı.
ENFAL: Ganimetler. Düşmandan alınan mallar.
ENFAL SURESİ: Kur'ân-ı Kerim'in 8. suresidir.
ENFAR: (Nefir. C.) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.
ENFAS: (Nefes. C.) Nefesler. Soluklar. * Ruhlar. Canlar. * Cevherler. * Duâlar.
ENFAS-I HAYRİYYE: Hayırlı nefesler.
ENFAS-I MA'DUDE: Sayılı nefesler. İnsan hayatı. Miktarı muayyen olan ömür dakikaları.
ERFA': Daha yüksek, çok ulvi, en yüce.
ERFA'-I DERECÂT: Derecelerin en yükseği.
ERFAK: En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.
ESEFA: Vâ esefâ! Eyvah, yazık!
ESFA: En saf, pek safi, pek temiz.
ESFA: Alnı dar at. * Tez yürüyüşlü katır.
ESFAD: (Safd. C.) Atiyye ve ihsanlar.
ESFAR: (Sefer. C.) Seferler, yolculuklar, yola gidişler. * Düşmana karşı gidişler, akınlar. * (Sifr. C.) Büyük kitaplar, ciltler.
ESFAR-I BAHRİYYE: Deniz yolculukları. Deniz seferleri.
ESFAR-I BAÎDE: Yolculuklar, uzak seferler.
ESFAT: (Sefet. C.) Sepetler.
ESSEBEBÜ KELFAİL: (Essebebü ke-l fâil) Bir işe sebeb olan, o şeyi yapan fâil gibidir (mealinde). (Hizmet-i Kur'âniye ve imâniyenin yapılmasına sebeb olanlar, bu mukaddes hizmeti yapmış gibi mes'ud ve me'cur olurlar, hayırlara, ecir ve sevablara nâil olmak nimet-i uzmasına erişirler.)
EŞFA': En çok şefaat eden. En şafi.
EŞFA: Hastalığı def'e çok faydalı, şifa-bahş olan.
EŞFAK: Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
EŞFAR: (Şüfr. C.) Göz kapağının kenarları, kirpik yerleri.
ETFAL: (Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar.
ETFAL-İ BAĞ: Yeni yetişen körpe hâlindeki fidanlar.
ETFAL-İ MEKÂTİB: Mekteb çocukları, okul talebeleri.
ETFALİYET: Çocukluklar. Çocukluk halleri.
EVFA: Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli. * En çok. Pek tamam. * Tam yetişmek.
EVFAD: Çeşitli fırkalar.
EVFAK: Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
EVHAMIN MÜDAFAASI: Vehimlerin def'edilmesi, kuruntuların kovulması.
EVSÂT-I MUFASSAL: Kur'ân-ı Kerimin 86. suresi olan Tarık Suresinden 98. sure olan Beyyine Suresinin sonuna kadar olan surelerdir.
EZ'AF-I MUZÂAFA: Pek çok, kat kat.
EZFAR: Tırnaklar. * Tırnakbahuru denilen tıbbi bir koku. * Şimal kutbunda bulunan küçük yıldızlar.
EŞFA': En çok şefaat eden. En şafi.
EŞFAK: Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
FA'AL: (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
FA'ALÂNE: f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
FAAL: Balta sapı. * Kerem.
FAALE(T): (Fâil. C.) Fâiller, özneler, iş yapanlar.
FA'ALİYET: İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.
FAALİYET-İ RUBUBİYET: Allah'ın rububiyet faaliyeti ve icraatı.(Hâlik-ı Zülcelâl hayret-nümâ, dehşet-engiz bir surette bir faaliyet-i Rububiyetiyle, mevcudatı mütemadiyen tebdil ve tecdit ettiğinin bir hikmeti budur: Nasılki mahlukatta faaliyet ve hareket; bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki: Herbir faaliyette, bir lezzet nev'i vardır; belki herbir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi, bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir. Mâdem faaliyet; bir kemâl, bir lezzet, bir cemâle işaret eder. Ve mâdem kemâl-i mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vâcib-ül-Vücud, zât ve sıfât ve ef'âlinde, bütün enva-ı kemâlâta câmi'dir; elbette o Zât-ı Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğnâ-i zâtisine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına ve tenezzüh-ü zâtisine münasip bir şekilde; hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddesen ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tâbiri câiz ise, hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır. Ve elbette o lezzet-i mukaddese ile beraber; hadsiz onun merhameti cihetiyle faaliyet-i kudreti içinde, mahlukatının istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden, o mahlukatın memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen Zât-ı Rahman ve Rahim'e ait, tâbiri câiz ise, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki; hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor. Ve o hadsiz faaliyet dahi, hadsiz bir tebdil ve tağyir ve tahvil ve tahribi dahi iktiza ediyor ve o hadsiz tağyir ve tebdil dahi; mevt ve ademi, zeval ve firakı iktiza ediyor.Bir zaman, hikmet-i beşeriyenin masnuâtın gayelerine dâir gösterdiği faideler nazarımda çok ehemmiyetsiz göründü. Ve ondan bildim ki, o hikmet abesiyete gider. Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalâletine düşer veya Sofestai olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni'i inkâr eder veya Halika "mûcib-i bizzat" der. M.)
FA'ALÜN LİMA-YÜRİD: "Kayyumiyet sırrıyla ve faaliyet-i daimesiyle her an istediğini istediği gibi yapar." meâlinde bir âyettir.
FABRİKA: Sanayi mâmüllerinin büyük ölçüde imal edildiği yer.
FACİ': (Fâcia) Büyük belâ. Musibet. Acıklı. Elem verici hâdise. (Dram)
FÂCİA-ENGİZ: Fâcialı. Çok acıklı.
FÂCİA-NÜVİS: f. Acıklı ve hazin tiyatro romanı yazan kimse.
FACİAT: Fâcialar, belâlar, musibetler.
FACİR: Haktan sapan. Haram ve günaha dalmış kötü insan. Günah işleyen. (Bak: Fecir)
FACİRE: Kötü hayata alışmış, ahlâksız kadın. Günahkâr.
FADIL: (Bak: Fâzıl)
FADIR: (C: Füdr) Zayıf. * Âciz, güçsüz. * Yaşlı dağ keçisi.
FA'FA': Kasap. * Çoban. Hafif kimse.
FA'FAA: Çobanın koyunu çağırması. Çağırıp "fâfâ" demek.
FA'FAÎ: Koyun çobanı.
FAĞFUR: Yarı şeffaf Çin porseleni. Çok kıymetli porselenden yapılan yemek kabı. Çin yapısı. * Eskiden Çin İmparatoruna verilen isim.
FAGIRE: Hind nilüferi denilen bitkinin kökü.
FAGOSİT: yun. Organik yahut inorganik maddeleri alıp sindirebilen hücre.
FAGR: Açmak.
FAHAMET: (Fehâmet) Büyüklük. Kadr ü şânı yüksek. (Eskiden büyük zatlara veya sadrazamlara karşı kullanılan hitab şekli idi. Fehametli Sultânım... gibi)
FAHAMET-LÛ: Osmanlı İmparatorluğu devrinde sadrazama, prenslere ve Mısır Hidivi'ne verilen bir ünvan.
FAHAMET-PENAH: f. Yegâne müracaat edilecek en büyük makam.
FAHEKA: Vurulduğu yerden kan çıkartan kılıç ve neşter parçası.
FAHH: Ağ, kapan, tuzak.
FAHH-UL FÂR: Fare kapanı.
FAHHAM: Kömürcü.
FAHHAR: Çok öğünen. Çok iftihar eden. Fahur. * Çanak, Çömlek. Toprak testi.
FAHHARE: Ağaç kap.
FAHHARÎ: Çanak, çömlek, testi ve bardak yapan kimse.
FAHHAŞ: Her cins fenalık ve kötülükleri şahsında toplamış olan kimse.
FAHİM: Akıllı. Anlayışlı.
FAHİM: (Fahm. dan) İtibâr ve nüfuz sâhibi olan, büyük zât.
FAHİMÂNE: f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
FAHİR: (Fâhire) İftihar eden. Kendi amelini ve kendini beğenen. Övünen. * Şa'şaalı. Ağır. Parlak. Şanlı. * Büyük ve iyi nesne. * Koruğu büyük çekirdeksiz hurma. * Memeleri büyük deve.
FAHİŞ: Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan. * Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı. * Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.
FAHİŞE: Ahlâksız ve hayâsız kadın. Namusunu korumayan kadın. * Allah'ın menettiği şey. * Zâniye. Kahbe.
FAHİTE: (C: Fevâhit) Yabani güvercin.
FAHL: İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam. * Erkek. (hayvan) * Aygır. * Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
FAHL: Yavaşlık, hilm.
FAHM: Büyük, kebir, ulu.
FAHM: Kömür. Karbon. * Susmuş. Nefesi kesilmiş.
FAHM-İ HAYVANÎ: Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
FAHM-İ MA'DENÎ: Mâden kömürü.
FAHM-İ NEBATÎ: Bitkisel kömür.
FAHMÎ: (Fahmiyye) Kömürümsü, kömürle alâkalı.
FAHMİYYET: Karbonat. Kömürleşmiş olan şey.
FAHR: Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
FAHR-İ KÂİNAT: (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.). (Bak: Mefhar)
FAHREDDİN-İ RAZÎ: (Milâdi 1149-1209) Büyük bir müfessir-i Kur'andır. Fizik, matematik ve tıb hakkında eserleri de vardır.
FAHRÎ: Karşılıksız olarak. Parasız olarak. * İftiharla. Övünerek.
FAHRİYE: Bir kimsenin kendini medih için söylediği söz veya şiir. Fahre mensub ve müteallik olan.
FAHRİYYEN: Gönülden isteyerek. Karşılıksız olarak.FAHRUL İSLAM $ (Pezdevî): Mavera-ün Nehir'deki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. Hicri 482 tarihinde Semerkant'ta vefat etmiştir.
FAHS: Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. * Ayırtmak. * Bahsetmek. * Seyirtmek. * Sıçramak.
FAHŞA: Büyük günahlar. Çirkinlikler. Zina gibi şehevâta tâbi olmakta ifrat ile alâkadar olan günahlardır ki, lisanımızda fuhşiyat tâbir olunur. Ve bunlar, insanların en çirkin hâlleridir.
FAHUR: Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici.
FAHUR: Bir fesliğen cinsi.
FAHURANE: f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
FAHZ: Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı. * Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.
FAHZ: Büyüklenmek, kibirlenmek.
FÂİDE: (C.: Fevaid) Kazanç, kâr, nef', menfaat. İstifadeye sebeb. Yararlılık, işe yarama.
FÂİDE-MEND: f. Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden.
FAİH: (C.: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu.
FÂİK: Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli. * Başın boyun ile bitiştiği yer.
FÂİK-ÜL AKRÂN: Akranlarından daha üstün.
FAİKİYYET: Üstünlük. Kıymetlilik.
FÂİL: İşi yapan. Fiili işleyen. * Gr: Masdarın mânasını meydana getirene denir.
FÂİL-İ HAKİKÎ: Bir işte hakiki te'sir sahibi. Onu hakkı ile yapan (Allah C.C.)
FÂİL-İ HAYR: Hayır işleyen, hayır sahibi.
FÂİL-İ MUHTAR: Re'yinde müstakil olan. İstediğini yapmakta serbest olan (Cenab-ı Hak).
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂİL-İ MÜŞTEREK: Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı.
FÂİLİYYET: İşleyicilik. Müessir olmak. Fâile mensub ve müteallik oluş.
FAİTE: Geçen. Fevt olan. * Vaktinde kılınmamış olan namaz.
FAİZ: Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edilen (üretilen) malların fiatına masraf olarak bu faiz eklenir. Böylece malların fiatı faiz yüzünden %50 civarında veya daha fazla artar. Bu malı satın alanlar, ödedikleri fiatla birlikte vaktiyle yatırımcının ödediği faizi kendileri ödemiş olurlar. Böylece tasarruf sahipleri bankadan aldıkları faizden çok daha fazlasını bu malı satın almakla geri ödemiş olurlar. Ayrıca fiatların yükselmesiyle dar gelirlilerin haklarına tecavüz etmiş olurlar. Çalışmadan para alıp vermekle zenginleşen bir zümrenin türemesine de sebep olurlar. İslâm, faizi haram kılmakla bu haksızlıkları önler. (Bak: Riba) * Taşan, dolan.
FAİZ: (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan. * Kapının üstündeki eşik.
FAJ (FÂJE): f. Esneme.
FAK' (FIK'): (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
FAK: Yaşlanmış, ihtiyar kimse.
FÂKA(T): Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
FÂKA-İ ŞEDİDE: şiddetli ihtiyaç.
FAKAD: Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKAKA: Ahmak adam.
FAKAKI': Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKAM: Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAKAT: ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
FAKD: Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek.
FAKD-ÜL AHBAB: Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
FAKD-I NAKD: Para yokluğu.
FAKE: Fakirlik.
FAK'E: Uyumak.
FAKFAKA: Köpeğin korkudan ürümesi.
FAKFAKA: Ahmak adam.
FAKFON: Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
FAKHA: Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası.
FAKIA: Zahmet, meşakkat.
FAKID: Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
FAKIRA: Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
FAKİD: Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
FAKİH: (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren.
FAKİH: Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
FAKİHE: (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
FAKİHET-ÜL CENNET: Cennet meyvesi.
FAKİHET-ÜŞ ŞİTA: Kış meyvesi. * Mc: Ateş.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ): Yemiş satan kimse.
FAKİR: Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz. Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.)
FAKİRÂNE: f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
FAKİRHÂNE: Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
FAKÎS: Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
FAKKAH: Ezhar otunun çiçeği.
FAKLEYUN: Semizotuna benzer bir ot.
FAKR: İhtiyaç, yoksulluk. * Azlık, muhtaçlık. * Cenab-ı Hakk'a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek. * Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a âit olduğunu bilmek.(Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtiyle, naks ve kusuru ile, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ.. Pekçok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdat aramağa mecbur olduğundan vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahim'in dergâhına dayanır; dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim'in bârigâh-i rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir. S.)
FAKR-ÜD DEM: Kansızlık.
FAKR-I HÂL: Fakirlik hâli.
FAKR-I MUTLAK: Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.
FAKR-PİŞE: f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde.
FAKS: Kırmak, kesr.
FAKS (FEKUS): Ölmek. * İfsat etmek.
FAKTÖR: Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil.
FAKUS: Hıyar. * Kavun.
FAKÜLTE: (Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri. * Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet.
FAL: Uğur. Baht. Tali'. (Bak: Tefe'ül)
FAL-İ HAYR: İyi alâmet ve işaret. Uğur.
FA'L: İşlemek mânâsına mastar.
FALAK: Tomruk. * Falaka. * Sabah aydınlığı.
FALAKA: İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.
FÂLIK: Çatlatan. Açan. Büyümesi için tohumu açan, yaratan. (Allah C.C.)
FÂLIK-ÜL HABBİ VENNEVÂ: Tohum ve çekirdekleri açarak büyüten (Allah C.C.)
FALÎ: Falcı kimse.
FALİC: Felce uğramış. * Vücudun bir kısmını veya her tarafını tutmaz hale koyan hastalık. * İsabeti çok olan ok.
FALİC: f. Muzaffer, galib. Muvaffak.
FALİH: İsteğine kavuşan. Kurtulan. Felâh bulan. * Toprak süren. Çiftçi.
FALÎZ: (C: Fevâliz) Bostan.
FALS: Halâs etmek, kurtarmak.
FALT (FELÂT): Ansızlık.
FA'M: Dolu.
FÂM: f. Renk, levn.
GÜL-FÂM: Gül renkli.
SEBZ-FÂM: Yeşil renkli.
FAMİLYA: Fr. Aile. Soy. Zevce. Kadın. Eş. * Aynı cinsten olan nebat grubu. Aynı soydan veya cinsten olan. Aralarında benzerlik bulunan grup.
FAMİYY: Yemiş satıcı, meyve satan kimse.
FANATİK: Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
FANİ: Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. L.)
FANİD: Bayat şeker.
FANİYYET: Fânilik, ölümlülük.
FANTAZİYE: yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.(Sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere Cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!......Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. L.)
FANTEZİ: yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.
FANUS: yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
FAR: Fr. Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar.
FÂR: Fâre, sıçan.
FAR': Budak ve ağaç başı. * Her şeyin alâsı. İyisi. * Her kavmin şereflisi.
FARABÎ: (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
FARAKLİT: İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
FARAN: İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
FARAŞ: (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
FARAT: Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
FARAZA: (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
FARAZÎ: (Bak: Farzî)
FARAZİYE: (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir. Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur.
FARFARA: Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
FÂRIK: (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
FÂRIKAT: Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
FARIT: Geçmiş, önceki, önde bulunan. Sâbık, mukaddem.
FARİ': Yüce nesne.
FARİC: (Ferec. den) Keder ve tasadan kurtaran.
FARİG: İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş. * Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.
FARİG-ÜL HAL: Hali rahat, hali vakti iyi olan.
FARİH: (C: Fevârih-Füreh) Gayretli davar. * Akıllı kişi.
FARİS: İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
FARİSAN: (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
FARİSÎ: Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
FARİSİYYAT: Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
FARİZ: Yaşlı.
FARÎZA: Borç, vazife. Allah'ın açık emri olup, yapılması şart olan vazife. * Fık: Ölen bir kimsenin mirasından mirasçılara düşen hisse, pay.
FARÎZA-İ ZİMMET: Yapılması mutlaka boynumuza borç olan vazife.
FARİZIYY (FERAZIYY): Feraiz bilen kişi.
FARK: Ayrılık, başkalık. Ayırma, ayrılma, seçilme, * Başın tepesi, baştaki saçın ikiye ayrıldığı yer.
FARK-I FÂHİŞ: Çok fazla, haddini çok aşan fark.
FARK-I TÂMM: Tas: Dünya ile olan alâkaları tamamen terkederek, ehadiyyet dergâhına tam bir teveccühle istiğrak haleti.
FARKADAN: (Bak: Ferkadan)
FARMASON: Fr. Mason. Dinsiz, imansız. (Bak: Mason)
FARS: (Fers) İran'lı. * Şark kavimleri.
FARS: Yarmak. * Yırtmak. * Kesmek.
FART: İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. * Acele etmek ve ansızın gelmek. * Yollara alamet olarak konulan işâret.
FART-I GAYRET: Gayrette aşırılık.
FART-I MUHABBET: Muhabbet ve sevgide aşırılık.
FART-I ZEKÂ: Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.
FARUK: Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. Haklıyı haksızı ayırmakta çok mâhir olan. (Hak ile bâtılı birbirinden tam ayırarak İslâmiyeti kabul ettiği ve islâm nurunu izhar ettiği ve imân ve küfrün arasını fark ve faslettiği için Hz. Peygamber (A.S.M.) tarafından Hz. Ömer'e (R.A.) bu isim verilmiştir.)
FARUKÎ: Hz. Ömer (R.A.) soyuna veya adâletine mensub olan. Hz. Ömer'e mensub ve müteallik. İmam-ı Rabbanî'nin bir lakabı.
FARYAB: f. Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. * Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı.
FARZ: Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
FARZ-I AYN: Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.
FARZ-I KİFAYE: Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi.
FARZ-I MUHAL: Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
FARZ-I NEBEVÎ: (Bak: Sünnet)
FARZ-I ZANNÎ: Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
FARZA: Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
FARZEN (FARZAN): Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
FARZÎ: Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
FARZİYE: (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
FAS': Hurmanın kabuğunu soymak.
FASAFIS: Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
FASAHA: Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
FASAHAT: Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
FASAHAT-PERDÂZ: f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
FASAL: Ek. Bilek.
FASD: Kan alma, hacamet. * Damar kesmek.
FASDA': "Fe" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı.
FASETE: Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri.
FÂSIK: (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.(Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme! Çünki fâsık adam, fıskı istiyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor... Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, El-iyâzübillâh! irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.) (R.N.)
FÂSIK-I MAHRUM: Günah işlemeye hazır olduğu halde fırsat bulamayan.
FÂSIK-I MÜTECÂHİR: Açıktan açığa kimseden sıkılmadan günah işleyen. İşlediği günah ile övünen günahkâr kimse. (Böylelerin aleyhinde konuşmak gıybet sayılmaz.)
FÂSIL: Fasıllara ayıran. Kısım kısım eden.
FÂSILA: Bend. Kısım. Bölük. Durak. * Mevsim. * Mebhas.
FÂSILA-İ SALTANAT: Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FÂSİC: Semiz. * Yüklü olmayan kısır deve.
FÂSİC: Kısır, semiz davar.
FÂSİD(E): Bozguncu. * Doğru olmayan. Bozuk. Müfsid. * Yanlış olan. * Fık: Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yani, kendi nefsinde meşru' iken gayr-i meşru' bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru'iyyetten çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir. Meçhul bir şeyi satmak gibi. (Bak: Bâtıl)
FÂSİD-ÜL MİZAC: Ahlâkı ve iyi huyları ifsad eden.
FÂSİD DAİRE: Man: A yı B ile, B yi A ile ispat etmek. Bir düşünceyi isbat etmek için isbat edilmemiş başka bir düşünceyi delil olarak kullanmak ve bunu da isbat için isbatı istenen ilk düşünceyi doğru sayıp buna delil diye kullanmak. Yani isbat edilen ile isbat edeni birbirine delil saymak olup isabetsizdir.
FÂSİH: (Fesh. den) Vazgeçen. Dağıtıcı. Bozguncu. Fesheden. * Çürüten.
FÂSİH-İ ŞİRKET: şirketi fesheden.
FASÎH: Fasahat sâhibi. Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan.
FASÎHANE: f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
FASİKA: Fâre.
FASİKÜL: Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri.
FASÎL: (C: Fisâl-Fuslân) * Hâkim. * Kale duvarından kısa duvar. * Deve yavrusu.
FASÎLE: (C.: Fesâil) Anababa, ebeveyn, âile. * Familya, bir cinsten olan bitkilerin hepsi.
FASÎS: Seyelan etmek, akmak.
FASİT DAİRE: (Bak: Fâsid daire)
FASL: (Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna "Faysal" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet.
FASL-I BAHAR: İlkbahar.
FASL-I GÜL: Gül mevsimi, ilkbahar.
FASL-I HARİF: Güz mevsimi.
FASL-I HAZÂN: Sonbahar, güz.
FASL-I HİTÂB: İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek.
FASL-I ŞİTÂ: Kış mevsimi.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FASM: Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak.
FASS: Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği.
FASSAD: (Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah.
FASSAL: Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse.
FASSAS: Yüzük taşı yapan kimse.
FASUR: Gümüş tabak.
FASYE: Darlıktan ve belâdan kurtulmak.
FAŞ: Meydana çıkmış. Yayılmış. * Anlaşılmış olan.
FAŞİST: Fr. Faşizm taraftarı.
FAŞİYE: (C: Fevâşi) Koyun, deve ve benzeri hayvanat gibi doğurup çoğalan mal cinsi.
FAŞİZM: Fr. Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi.
FATANET: (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
FAT'E: Vurmak. * Yarmak. * Cimâ etmek. * Yere vurmak.
FATH: Yassı ve enli olmak.
FATIMAT-ÜZ ZEHRA: Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)
FATIMÎ: (Fâtımiyye) Hz. Fatıma Sülâlesinden olmak iddiasında bulunan, önce kuzey Afrika, sonra Mısırda hükümet süren sülâleye mensub meliklerin takındıkları isimdir. (Mi: 910-1171) İsmâiliye nâmında bâtıl fırkadandırlar. Salâhaddin-i Eyyubî, ordusu ile, Fâtımîlerin hâkimiyetine son verdi.
FATIN: (Fıtnat. dan) Fıtnat sahibi, zihni açık, uyanık. İleri derecede akıllılık.
FÂTIR: Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.)
FÂTIR-ÜS SEMÂVÂT: Gökleri yaratan, Allah.
FÂTIR SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 35. suresi. Melâike Suresi de denir. Mekkîdir.
FÂTİH: Açan, fetheden. Teshir eden, zapteden. * Kapıları selâmet üzere açan, Cenab-ı Hak.
FÂTİH SULTAN MEHMED HAN: (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth eden kumandan ve askerlerini medh ü senâ etmişti. Dört-beş lisan bilen Sultan Fâtih, saltanatı boyunca büyüklü küçüklü 17 devleti aldığı gibi 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul'u fethederek İslâma kazandırdı ve orta çağa son verdi. En eski ve büyük Bizans Kilisesi olan Ayasofya'yı putlardan temizledi ve orasını sâdece Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen camiye çevirdi ve kıyamete kadar câmi' kalmasını yazılı vasiyet ile vakfeyledi, Müslüman Türk milletine bıraktı. (R. Aleyh)(Meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fâtih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir âbidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fâtih, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fâtih'in arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih, cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fâtih aleyhine dâva açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birden bire, hâkimin şu ihtariyle karşılaşmış: - Oturma Beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğni bildirir.Fakat mimar kısası istemediği için, Büyük Fâtih günde on altun tazminata mahkûm olur; ve hatta kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır." İslâm mahkemesinin adâletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur-u mahakimde müsavi olduğunu gösteriyor. İ.İ.)
FÂTİHA: Bir şeyin başlangıcı, ibtidası. * Mübaşeret. Başlamak. * Karar vermek. * Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade. * Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi. (Bak: Seb'ul mesâni)
FÂTİHA-İ KELÂM: Sözün başlangıcı.
FATİK: (C: Fitâk) Çeri ve öncü olan kimse.
FATİK(E): (C.: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.
FATİM: Sütten kesilmiş çocuk.
FATİN: (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.
FATİN(E): (Fıtnat. dan) Anlayışlı, akıllı, zeki, uyanık.
FATİN-ÜL ASR: Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.
FATÎR: Tâze şey. * Mayalanmış hamur.
FATİR: Durgun, füturlu, gevşek. * Ilık, az sıcak.
FATK: Kırma, ayırma, yarma, çatlatma. * "Kasık yarığı" denilen bir hastalık. * Elbisenin dikişlerini sökmek.
FATM: Kesmek.
FATR: Bir şeye başlamak. * İcab eylemek. * Yarık, çatlak. * Yarmak. * Yaratmak. * Oruç tutanın orucunu açması.
FATUR: Oruç bozacak şey.
FATV: Bir şeye el ile vurmak. * Cimâ etmek.
FA-ÜL FİİL: Gr: Bir fiilin aslî harflerinden birinci harfi.
FAVÎNA: Ud-us salib dedikleri nesne ki iki sınıftır; biri erkek olup uzundur, biri dişidir ki ondan kısa olur ve ikisi de kafasızdır.
FAVORİ: Fr. Sakalın kulak hizasından yanağa doğru inen kısmı. * Bir müsabakayı kazanacağı tahmin edilen şahıs, takım veya hayvan.
FAY: Fr. Arazide meydana gelen ve bir tarafı yüksek, bir tarafı alçak olan büyük yarık.
FAYIK: Yüce, âli.
FAYİH: Kendiliğinden dağılan güzel koku.
FAYİHA: (C.: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu. * Güzel kokulu nesne.
FAYSAL: Karar. Hüküm. Fasıl. Hall. (Bak: Fasl)
FAZ: Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha.
FAZ' (FEZÂA): Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
FAZA': Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak.
FAZA: (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat.
FAZA: Karışık.
FAZAH: Boz renkli olmak.
FAZAHAT: (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
FAZAİL: Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
FAZAİL-SİMAT: Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
FAZAİL-İ AHLÂK: Ahlâk faziletleri.
FAZAİL-İ ÂLİYE: Yüksek faziletler.
FAZALAT: Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
FAZAYİH: (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
FAZAZET: Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
FAZC: Yarmak. * Saç dibinin terlemesi.
FAZE: Küçük çadır.
FAZFAZ: Geniş ve bol nesne.
FAZFAZA (FAZFÂZA): Elbisenin çok geniş ve bol olması.
FAZH: (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak.
FAZIL: (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
FAZILE: (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
FAZÎ': Korkulu nesne.
FAZÎH(A): Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil.
FAZÎH: Hurma koruğundan yapılan şarap.
FAZÎHA: (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
FAZİLET: Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
FAZİLETFÜRUŞ: f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
FAZİLETMEÂB: f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
FAZİLETMEND: f. Faziletli, iyi huylu.
FAZİLETPERVER: f. Fazilet sahibi, faziletsever.
FAZİR: Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne.
FAZİZ: Tatlı su.
FAZÎZ: Meni denilen sıvı.
FAZL: Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal, mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. M.N.)
FAZLA: Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât) Kazurat, pislik.
FAZU': Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
FAZZ: Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu.
FAZZ: Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak.
FE (FA): (Buna ta'kib edâtı denir) "Sonra, hemen" mânalarını ifâde için fiillerin başına getirilen edât harfi. (Bak: Harf-i atıf) Bazan mecaz olarak vav yerinde de kullanılır.
FECFAC (FECÂFİC): Çok söyleyen.
FELFAK: Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
FERFAH: Semizotu.
FERFAR: Geveze, farfara, çalçene.
FERİH FAHUR: Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERRUH-FÂL: f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
FEŞFAŞ: Yassı kılıç.
FEYFA': (C.: Feyâfi) Büyük çöl, sahra.
FEYFA-NEVERD: f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen.
FEYZ-İ SAFÂ: Neşenin feyzi, safânın bolluğu.
FİKR-İ FÂSİD: Bozuk fikir, fâsid fikir.
FİRİŞTE-SIFAT: f. İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan.
FİRUZE-FAM: Açık mavi renkli, gök renkli.
FÂİL-İ MÜBAŞİR: Huk: Bir şeyi bizzat yapan kimse.
FÂKA-İ ŞEDİDE: Şiddetli ihtiyaç.
FÂSİH-İ ŞİRKET: Şirketi fesheden.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSE: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
GABN-I FÂHİŞ: Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.
GAFA: Her şeyin kemi ve yaramazı. * Toza benzer bir âfet. (Hurma koruğunun üstüne gelip olgunluktan men'eder ve lezzetini bozar.)
GAFAK: Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.
GAFFAR: (Gufran. dan) Günahları örten, günahları bağışlayıcı. Mağfireti çok. * Kullarının günahlarını afveden Cenâb-ı Hak (C.C.)
GAFFAR-ÜZ-ZÜNUB: Günahları örten, affeden Allah (C.C.)
GALFAK: Geniş, vâsi. * Yumuşak. * Su içinde yetişen yassı yapraklı bir ot. * Kurbağa yosunu.
GATFAN: Ev içinde su dökmek için yapılan yer. * Erkek ismi.
GIFARE: Kat kat bulut. * Başa örtülen bez parçası. * Yama.
GULGULE-İ ETFAL: Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.
GÜLFAM: f. Rengi gül gibi kırmızı olan, gül renkli.
HADD-İ KİFAYE: Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.
HAFA: Gizlilik. Gizli olmak. Saklılık.
HAFA: Berdi denilen otun beyaz ve yaş olan kökü.
HAFA': Yalın ayak yürümek.
HAFA (HAFÂYE): Çok yürümekten adamın ayağının ve davarın tırnağının aşınması.
HAFAFÎŞ: (Huffâş. C.) Yarasa kuşları.
HAFAGÂH: f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper.
HAFAİR: (Hafîr. C.) Oyuklar, delikler, çukurlar.
HAFAK (HAFAKAN): Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN: Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
HAFAT: (Hâfe. C.) Sahiller, deniz kenarları, kıyılar.
HAFAVE: Bir kimseyi mübâlâga ile sormak. * Şefaat etmek. * İkramda ve iltifatta mübâlağa etmek.
HAFAYA: (Hafi. C.) Gizli şeyler. Sırlar.
HAFAYA-YI UMÛR: İşlerin gizli tarafı.
HAFAZA: (Hâfız. C.) Muhafızlar. Muhafız melekler.
HAFFAF: Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf.
HAFFANE: (C.: Haffân) Deve kuşu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAFFAR: Çukur kazan, kuyu kazan.
HAFHAFA: (C.: Hafâhıf) Köpeğin, yemek yerken ses çıkarması. * Sırtlan sesi.
HAİFANE: Korkakcasına, ödlekçesine.
HALÎC-İ FÂRİS: Basra körfezi.
HALL Ü FASL: Çözme ve ayırma. Açıklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir neticeye bağlama.
HALVET-İ FÂSİDE: Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri.
HÂMIZ-I FAHİM: Kim: Karbonik asit.
HARİFANE: f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HARKAFA: (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
HASÎFANE: Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASSA-İ FARİKA: Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HATME-İ ENFÂS: Nefesleri tükenmek. Ölmek.
HATT-I FÂSIL: Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I MÜDÂFAA: Savunma hattı, müdafaa hattı.
HAYFANE: (C: Hayfân) Alacalı çekirge. * Ayakları uzun olan at.
HAYR-UL FÂSİLÎN: Âdil olanların, hâkimlerin en hayırlısı.
HEFAF: Hafif berrak nesne.
HEFAFE: Parlamak.
HEFFAT: Ahmak.
HEM-DEST-İ VİFAK: Bir fikir ve mes'elede anlaşarak elele vermek, hep birden aynı sözü söylemek.
HEM-SIFAT: Aynı vasıf ve nitelikte olan.
HIFA': Her şeyin örtüsü ve perdesi. * Kırba örtüsü.
HIFAF: Yeyni, hafif.
HIFAZ: Gayret. * Vefalılık.
HIFAZ: Gelin düğünü.
HİFAF: Tavaf etmek. * Ziynet vermek. * Yan, taraf.
HİL'AT-İ FÂHİRE: Çok kıymetli ve değerli olan kaftan.
HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ: Çocuk Esirgeme Kurumu.
HİZFER (HİZFÂR): (C.: Hazâfır) Taraf. Nâhiye.
HUFAL: Çok.
HUFALE: Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan. * Her kabuklunun arınıp pâk olanı. * Her nesnenin kemi ve yaramazı. * Yağ tortusu. * Şıra sıkıntısı ve kepeği.
HUFARE: Ahd. * Ücret. * Hayâ şiddeti.
HUFAS: Isırdığı yer acımayıp zarar vermeyen yılan.
HUFFAŞ: Yarasa. Gece kuşu.
HUFFAZ: (Hâfız. C.) Hâfızlar.
HULEFÂ: (Halife. C.) Halifeler. (Bak: Halife)
HULEFÂ-İ AKLÂM: Kalem memurları.
HULEFÂ-İ ERBAA: (Hulefa-i Râşidîn) (Bak: Çâr-yâr)
HULEFÂ-İ MEHDİYYÎN: Mehdi olan halifeler. Yani âhir zamanda gelen büyük mehdinin bazı vâsıflarına sahib olan halifeler. (Bak: Mehdi)(Hz. Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat başka başkadır... Resul-i Ekrem (A.S.M.) vahye istinaden herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i islâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Al-i Beytine ehl-i imanı manevi rabt etmek için Mehdi'yi haber vermiş. Ahirzamanda gelen Mehdi gibi her bir asır, Âl-i Beyt'ten bir nevi mehdi belki mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beyt'ten ma'dud olan Abbasiye hulefasından Büyük Mehdi'nin çok evsafına cami' bir Mehdi bulmuş. İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl mehdinin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş. M.)
HULEFÂ-İ SELÂSE: Üç halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm)
HULEL-İ FÂHİRE: Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler.
HUMRET-İ ŞAFAK: Şafak kırmızılığı, şafak kızıllığı.
HUNEFA: (Hanîf. C.) Allahın birliğine inananlar. (Bak: Hanîf.)
HURAFAT: (Hurafe. C.) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler.
HURUC-İ FÂHİŞ: Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
HURUF-U MUNFASILA: Gr: Kendisinden sonra gelen harflere bitişmeyen (vav, rı, dal, hemze, ze, zel) gibi harfler.
HURUFAT: (Harf. C.) Harfler. Matbaada kullanılan dökme harfler.
HUZ MÂ SAFÂ, DA'MÂ KEDER: "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.
HÜFAT: Nazar etmek, bakmak.
HÜLEFÂ: (Halife. C.) Halifeler.
HÜLEFÂ-YI RAŞİDÎN: En ileri sahabeden ilk dört halife. (Bak: Çâryâr)
HUFFAŞ: Yarasa. Gece kuşu.
HURUC-İ FÂHİŞ: Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak.
İBBÂN-ÜL FÂKİHE: Meyva mevsimi.
İBRÂ-İ İSTİFA: Bir kimsenin, başka birisindeki hakkını aldığına dair ikrar etmesi.
İBRAZ-I FAZL U HÜNER: Hüner ve fazilet gösterme.
İCARE-İ FÂSİDE: İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.
İCFA': Koparmak.
İCFAL: Gidermek. * Devekuşu seğirtmek.
İDDET-İ VEFAT: Fık: Ölüm neticesinde icab eden iddet. Kocası ölen kadın hür ise 130 gün, cariye ise 65 gün iddet bekler.
İDDİFA': Isınma, ısıtma.
İDDİFA-YI MÂ': Suyun ısınması.
İDDİFAN: Kölenin, efendisinin yanından kaçması.
İDFA': Soğuktan sakınıp giyinmek. * Isıtmak.
İDFAN: Gömme. Defnetme.
İFA': Çocuğun büyümesi.
İ'FA': Çoğaltmak. * Terketmek.
İFA: Ödemek. Yerine getirmek. Söz verdiğini veya vazife bildiğini yerine getirmek. Kılmak. Yapmak.
İFA-Yİ VAZİFE: Görevini yapma, vazifesini yerine getirme.
İFAD: Bir kimseyi elçilik (sefirlik) vazifesiyle gönderme.
İFADAT: (İfâde. C.) Anlatmalar. İfadeler.
İFADAT-I LÂZİME: Gerekli ifadeler.
İFADE: Anlatmak. Söylemek. * Fayda vermek, fayda tutmak.
İFADE-İ CEBRİYYE: Zoraki ifade. * Mat: Cebir işaretleri ile maksadını anlatma.
İFADE-İ MERAM: Dilek ve maksadını anlatmak.
İFADE-İ ŞİFAHİYYE: Ağızdan söyleyerek, şifahî olarak ifade ederek.
İFADE-İ TAHRİRİYE: Yazı ile anlatış.
İFAHA: Yellenmek.
İFAHE: Kan fışkırtma. * Kanatma.
İFAKAT: (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman. * Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.
İFAKAT-PEZİR: f. İyileşmesi mümkün, iyileşebilir.
İFAKAT-YÂB: f. İfakat bulucu, iyileşen.
İFAKAT-YAFT: f. Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan.
İFAL: Sür'atle gitmek, hızla gitmek. * Uzaklaşmak, ırak olmak.
İFASA: Yumuşak söylemek. * Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.
İFATE: (Fevt. den) Kaybetme, kaçırma, elden çıkarma.
İFATE-İ FIRSAT: Fırsatı kaçırma. Fırsatı değerlendirememe.
İFATE-İ VAKT: Vakit kaybetme, zaman harcama.
İFAVE: Çorbanın iyisi. * Çömlek kaynarken yüzüne çıkan köpük.
İFAZA: (Feyz. den) Bereketlendirmek. Feyz vermek. Bol bol dağıtmak ve akıtmak. Taşıp yayılmak.
İFAZA-BAHŞ: f. Feyizlendiren, feyiz aldıran.
İFAZE: (Fevz. den) Maksada erdirmek. Merama kavuşmak. Zaferyâb eylemek.
İGFA': Uyuklamak.
İGFAL: (C.: İgfalât) Dikkatsizlikle terkettirmek. * Gaflette bırakmak. * Kandırmak. Aldatmak.
İGFALAT: (İgfal. C.) İğfal etmeler, kandırmalar, aldatmalar.
İGFALİYYAT: Yanıltıp aldatmak için söylenen sözler.
İGTİFAR: Mağfiret olunma. * Şüyu' bulma.
İHFA: Saklamak. Gizlemek. Ketmetmek. Gizlenilmek. * Tecvidde: Harflerden birisini söylerken gizli ve zayıf söylemek.
İHFAF: Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.
İHTİFA: Gizlenme. Saklanma.
İHTİFA': Çıplak ayakla yürüme.
İHTİFAD: Acele yapma, sür'atle ve çabuk olarak işleme.
İHTİFAF: Kuşatma, etrafını çevirme. * Yüzdeki kılları giderme, traş etme.
İHTİFAL: Hürmet ve saygı için büyük cemaat ile yapılan merasim. Cenaze alayı.
İHTİFALAT: (İhtifal. C.) Törenler, merasimler. * Cenaze alayları.
İHTİFAR: (Hafr. dan) Kazma veya kazılma.
İHTİFAZ: Darılma, küsme. * Bir şeyi nefsine hasretme. * Kendini sakınma, muhafaza etme.
İHTİFAZ: (Bastırarak) Aşağılatma.
İHTİLAFAT: Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar. İhtilaflar.
İHVAN-I BÂSAFA: Mevlevi tabirlerindendir. Saf, yani kalbinde gıll u gış bulunmayan kardeşler mânâsınadır.
İKFA': Edb: Sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak.
İKFAL: Kilitlenmek, kilitlemek, kilit takmak.
İKFAL: Kefil gösterme, tekellüf ettirme.
İKFAR: Birisine kâfir demek, kâfir denilmek.
İKTIFA: Arkasından gitme, ardına düşme, takib.
İKTİFA: Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak.
İLTİFAF: Örtünme, sarınma. * Çiçeklerin katmerleşmesi.
İLTİFAT: Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek. * Dikkat, itina. * Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli... Diyordum ya... Nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecekŞüheda gövdesi, bir baksana, dağlar taşlar.O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar.Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,Bir hilâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor! Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.Mehmed Akif Ersoy)
İLTİFATAT: İltifatlar.
İLTİFATKÂR: İltifat eden, mültefit. Hal hatır sorup gönül alan.
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İLTİFATPERVER: f. İltifat eden, iltifatkâr, mültefit.
İLTİSAK-I ECFAN: Tıb : Ağrı ve sızıdan dolayı gözkapaklarının birbirine bitişmesi.
İNAME-İ ETFAL: Çocukların uyutulması.
İNCİFAF: (Ceff. den) Kurumak.
İNDİFA: Def olma. * Meydana çıkma. Yerden fışkırma. * Söze girişme. * Geri çekilme. * Başlama. * Teveccüh eyleme. * Yer yer baş gösterme.
İNDİFA-İ BÜRKANÎ: Volkan püskürüğü, yanardağdan çıkan lâvlar.
İNDİFAÎ: Püskürme ile alâkalı. * Püskürük.
İNDİFAK: (Su) birdenbire ve şiddetle dökülme.
İNDİFAK-I NEHR: Nehrin şiddetle dökülmesi.
İNFAD: Bitirme, tüketme. * Kuyunun suyu tükenme.
İNFAK: Nafaka verme. Besleme. Geçindirme. * Harcayıp tüketme. * Fakir olma.
İNFAK-I MUHTACÎN: Muhtaçları, yoksulları besleme.
İNFAL: Ganimetten mal ayırıp verme.
İNFAR: Ürkütme, ürkütülme.
İNFAZ: Sözünü geçirme. Bir hükmü yerine getirme. * Aldığı emre göre birisini öldürme. * Öte tarafa geçirme.
İNFAZ-I FERMAN: Hükmünü geçirme, emrini dinletme.
İNHİFA: Gizlenip saklanma.
İNHİFAZ: Aşağılanma, alçaklanma. * Çökkünlük.
İNSİFA': (Nısıf. dan) Bir şeyin ortası. * Bir şeyin yarısını alma. * Gündüzün ortası. * Hakka hizmet. * Adaletle mukabele etmek. Mazluma yardım edip zâlimden hakkını almak.
İNSİFAR: İnkişaf etme, açılma.
INTIFA: Sönme. Yanarken sönme. Ortadan kalkma.
INTIFA-YI HARİK: Yangının sönmesi.
İNTİFA': Fayda te'min etmek. Menfaatlanmak.
İNTİFA': Bir şey ortadan yok olma. Aradan çıkma.
İNTİFAD: Huk: Bir şeyi tamamen alma. Tükenme, bitme.
İNTİFAH: Şişkinlik. Şişmek. Kabarmak. * Vücud organlarından birinin büyümesi.
İNTİFAH-I BATNÎ: Karnın, gazların birikmesinden dolayı şişmesi.
İNTİFAÂH-I RİE: Akciğerin şişmesi.
İNTİFAL: Nafile namaz kılma.
İRFAD: Yardım etme, bağışta bulunma. Hediye verme.
İRFAH: Refaha ulaştırma, rahata kavuşturma.
İRFAK: Fayda vermek, işe yaramak. Kolaylık ve mülâyemetle tutmak.
İRFAL: Elleri sallıyarak yürüme. * Eteği sarkıtma.
İRFAN: Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal. * İkrar. * Mücazat. * Fık: Esrar-ı İlâhiyeye, iman ve Kur'an hakikatlarına vukufiyet. (İlim ile irfan ve ma'rifet arasında fark vardır: İlim, vech-i küllî ile, yani her vechesiyle bilmektir. İrfan ve marifet ise; vech-i cüz'î ile bilmektir. Bu cihetle Cenab-ı Hakk'a irfan ve marifet isnad olunmaz. Fıtrî istidat eseri olarak inceleyerek tefekkür edip bilmektir. Buna "İlm-i Ledün" ve İlm-i Rabbanî" de denir.) (Bak: Ârif)
İRFAŞ: Yeme içme ile uğraşma. * Bir yerde daimi oturma.
İRTİFA': Yükseklik. * Yukarı kalkmak. Kaldırmak. Terakki.
İRTİFA ALMAK: Öğle vakti, güneşin yüksekliğini ölçerek zamanı belirlemek. * Yükselmek.
İRTİFAD: Kazanma, kesbetme, kazanıp kâr etme.
İRTİFAEN: Yükseklikçe, yükseklik bakımından.
İRTİFAK: Bir yere dayanma. * (Kap) dolma. * İhtiyaç duyma. * Arkadaşlık etme. * Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.
İRTİFAS: Fiatların yükselmesi, pahalılık.
İSFAR: Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.
İSM-İ FÂİL: Gr: Kendisinden fiil, iş çıkan kimsenin sıfatı. Fâil, hâdim, kâtib gibi.
İSMÎ VE SIFATÎ: İsme ve sıfata ait.
İSRAFAT: (İsrâf. C.) İsrâflar, lüzumsuz yere harcamalar.
İSTİ'FA: Affını, azlini, bağışlanmasını istemek. * Kendisinin memuriyetten affını taleb etmek.
İSTİ'FA-YI KUSUR: Özür dileme.
İSTİFA: Alacağını borçludan tamam olarak almak. * Kabz-ı ruh etmek.
İSTİFA-YI KISAS: Kısas hakkının bilfiil yerine getirilmesi. Câni hakkında kısas cezasının tatbik edilmiş olması.
İSTİFADE: Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. * Anlayıp öğrenmek. * Tahsil etmek.
İSTİ'FAF: Kötü şeylerden çekilmek. * İffetlilik iddia etmek.
İSTİFAKA: Hastalıktan kurtulup iyileşme. * Sarhoşluktan ayılma.
İSTİFALE: Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: "Müsta'liye" harflerinin zıddıdır. Bu harfler: "Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Dal, Zel, Rı, Ze, Sin, Şın, Ayın, Fe, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, Vav, He, Yâ" dır.
İSTİFANAME: f. Bir yerden ayrılıp çekilmeyi bildiren yazı.
İSTİFAZA: Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.
İSTİĞFAR: (Gufran. dan) Afv dilemek. Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek. Tevbe etmek. Yalvarmak. " Estağfirullâh" demek.(Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa bütün ruhiyle Cehennem'in ademini arzu ettiğinden küçük bir emare ve bir şüphe Cehennem'in inkârına cesaret veriyor. L.)(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. $ sırriyle: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan, $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.)
İSTİHFA': Gizlenme, saklanma.
İSTİHFAF: Küçük ve aşağı görmek, küçümsemek, tahkir ve tahfif etmek.
İSTİHFAFKÂR: f. Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİHFAZ: Hıfzetmek. Korumak. Muhafaza etmek. Bir şeyin muhafaza olunmasını birisinden rica etmek.
İSTİKFA: Yetinme, kâfi bulma, yeter sayma. Mevcud olan ile iktifâ etme.
İSTİKFA: Bir kimsenin başına veya ensesine sopa ile vurma.
İSTİKFAF: (Kifâf. dan) Kanaat etme, az şeyi yeter bulup râzı olma. * Yetişme. * Dilenci gibi el uzatma.
İSTİKFAL: (Kefâlet. den) Kefil olma, kefilliği kabul etme.
İSTİKFAL: Çekmecede, kasada veya kilitli bir yerde bulundurma.
İSTİNFAD: Bir şeyden bıkkınlık gelme, usanma. * Bir şeyi tüketme, harcama.
İSTİNFAK: Malı harcıyarak tüketme. * Nafaka peydâ etme.
İSTİNFAR: Ürküp dağılma.
İSTİNFAZ: Bir yerin bütün her tarafını iyice öğrenebilmek için dikkatle bakma, inceleme.
İSTİRFA': (Ref'. den) Yapılmasını arzulama. * Yukarı kaldırılmasını isteme.
İSTİRFAD: Yardım isteme.
İSTİRFAH: (Refh. den) Refah, rahatlık ve bolluk isteme. * Rahatlık ve bolluk içinde bulunma.
İSTİSFA: Madeni eritip tasfiye etmek, hâlisini almak.
İSTİŞFA': Birisinin yardımını istemek, şefâat dilemek.
İSTİŞFA: Şifa istemek. Hastalıktan kurtulup iyi olmayı arzulamak.
İSTİŞFAEN: Derdine derman aramak gayesiyle. Şifa istemek suretiyle.
İSTİŞFAF: (Şeffaf. dan) Şeffaf ve saydam olma.
İSTİVFA: Vefa istemek.
İŞFA': (Şifâ. dan) Hastaya şifalı şeyler verme. Hastanın iyileşmesi için çeşitli çarelere başvurma.
İŞFAF: Üstün tutma.
İŞFAK: Acıyarak sakınma. Şefkat ve inayet etme. * Sevme. * Sakınma ve korkma. * Azaltma. * Lütfetme, bağış, ihsan.
İŞTİFA': İyi olma, şifa bulma.
İTFA': Söndürme. Bastırma. Dindirme. * Bir borcu ödeyerek bitirme. * Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.
İTFA-Yİ HARİK: Yangının söndürülmesi.
İTFAİYYE: Yangın söndürme birliği, teşkilâtı.
İTFAL: İnsan vücudunun fenâ bir şekilde kokması.
İ'TİFA': Bağış dileme, afvedilmesini isteme.
İ'TİFAR: Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.
İ'TİKAD-I FÂSİD: Bozuk inanç.
İ'TİLAFAT: (İ'tilaf. C.) Uyuşmalar, anlaşmalar.
İTTİFAKA: Rast gelme.
İTTİFAKAN: Birleşerek, anlaşarak.
İTTİFAKAT: (İttifak. C.) İttifaklar, sözleşmeler, ittihadlar.
İTTİFAKÎ: (İttifakiyye) Birleşmeye, sözleşmeye, ittifaka veya uyuşmaya ait. Tesadüfle, rastgele.
İTTİFAKİYYAT: Tesadüfle olan şeyler.
İTTİFAKPEZİR: f. İttifak ve ittihad kabul eden.
İZAFAT: (İzâfet. C.) İzafetler, isim takıları, isim tamlamaları. * Gr: Zincirleme isim tamlaması.
İZFAF: Gelin gönderme.
IFA': Devekuşunun yeleği. * Devenin yükünün çok olması.
IFAS: Şişe ve divit ağzını kapatmakta kullanılan deri.
IHFAK: Gazâda ganimet malından pay almamak. * Avcıların av yakalayamaması.
IHFAS: Çirkin olmak.
IKFAL: Kilitlemek.
IKTİFA': (Kafa. dan) Arkasından gitme, izinden gitme.
IKTİFAEN: İzinden giderek, örnek tutarak, misal kabul ederek.
IRZÂ-İ ETFAL: Çocukların emzirilmesi.
ISFA': Arındırılmak. Hâli olmak.
ISFAK: Kapıyı örtmek. * El ile bir nesneye erişmek.
ISTIFA: Bir şeyin iyisini seçip ayıklamak. * Bir şeyi ıslâh edip sâfileştirmek. * Seçmek. Ayıklamak.
ISTIFAF: Dizilme. Sıralanma. Saf bağlama.
ISTIFA-GERDE: f. Seçilen. Seçilmiş bulunan.
ITFA': Söndürmek.
ITFAK: Maksadına eriştirme, gayesine vardırma.
ITFAL: Kadının oğlanını getirmesi.
IZFAR: Biri tarafından tırnaklanma. Bir kimseyi tırnaklama.
JERF (JERFA): f. Derin. Suyun derin yeri.
KAFA: (C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KAFAR: Katıksız ekmek.
KAFAVE: Sütten yapılan azık.
KAFAVÎ: Kafa ile alâkalı.
KAFFAF: Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.
KAFFAL: Çilingir. Anahtarcı.
KAFFAN: Büyük terazi.
KAFH (KIFÂH): Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.
KAFZ (KAFAZÂN): Sıçramak.
KALAFAT: Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen.
KALAFAT: Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.
KALFA: Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san'atta usta ile çırak arasındaki işçi.
KANFA: Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)
KANFAŞ: Yaşlı, ihtiyar.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KÂSE-İ FAĞFUR: f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse.
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA: Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.
KEBUDFÂM: f. Gök renginde olan. Mavi renkli.
KEFA: f. Sıkıntı, meşakkat, mihnet.
KEFA': Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek.
KEFAET: Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş. * Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)
KEFAF: Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık. * Misil, miktar. * Berâberlik.
KEFAF-I NEFS: Bir kimsenin ölmeyecek kadar olan nafakası.KEFALET : Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek. * Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.
KEFALET-İ BİL-MAL: Fık: Bir mal için kefil olma.
KEFALET-İ BİNNEFS: Birinin şahsına kefil olma.
KEFALET-İ MUTLAKA: Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.
KEFALET-İ MUVAKKATA: Geçici bir zaman için kefil olma.
KEFALET-İ NAKDİYE: Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.
KEFALET-BİT-TESLİM: Bir malın teslimine kefil olma.
KEFALETEN: Kefil olarak. Kefillik suretiyle.
KEFALETNAME: f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
KEFARET: (Bak: Keffaret)
KEFFARET: (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.
KEFFARET-İ HALK: Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.
KEFFARET-İ KATL: Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ SAVM: Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.
KEFFARET-İ YEMİN: Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ ZIHAR: Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr)
KEFFARET-ÜZ ZÜNUB: Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)
KELFA: Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef)
KEYFE METTEFAK: Hangisi olursa. Nasıl rast gelirse.
KIFAR: Çöller. Susuz, otsuz yerler.
KISAR-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir.
KIYAS-I MAALFÂRIK: Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KIYFAL: Baş damarı.
KİFA: Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.) * Eşitlik, beraberlik, müsâvât.
KİFAF: (Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık. * Bir şeyin güzide ve hayırlısı. * (Keffe. C.) Terazi kefeleri.
KİFAF-I NEFS: (Aslı: kefaf-ı nefs) Yalnız kendisi için yetecek kadar. * Ölmeyecek kadar olan rızık, gıda.
KİFAH: Din için muharebe.
KİFAT: Cem'olmuş, toplanmış, biriktirilmiş. * İçinde birşey toplanıp biriktirilen yer. * Hızlı uçmak, gitmek. * (Küfv. C.) Küfüvler, benzerler, eşler, denkler.
KİFAYET: Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.
KÎRFAM: f. Simsiyah, katran renginde.
KUFAHİR (KUFÂHİRÎ): Büyük ve iri cüsseli kimse.
KUFAÎ: Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse.
KUFAN: Zahmet, meşakkat. * Kufe dedikleri beldenin adı.
KUFAR: (Kafr. C.) Issız ve susuz yerler. Çöller, sahralar.
KUFFAZ: Kadınların ellerine ve ayaklarına taktıkları bir süs eşyası. * Eldiven.
KULİS FAALİYETİ: Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma.
KUVVE-İ MUTASARRIFA: Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.
KÜFAE: Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı.
KÜFALE: Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak.
KÜFAT: (Küfv. C.) Eşitler. * Denkler, müsaviler.
KÜFFAR: (Kâfir. C.) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.
KÜFR-İ NİFAKÎ: Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.
KÜTFANE: (C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.
EFÂ ÇEKEN. ESRAR-KEŞ: Esrar çeken, esrar içen serseri.
LAFAHR: Fahirsiz. İftiharsız. İftihar etmeksizin. * Fahrolmasın.
LALEFAM: f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.
LA'L-FAM: f. Kırmızı renkli, al.
LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK: Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.
LEFA: Vurmak. * Soymak.
LEFAİF: (Lifafe. C.) Sargılar, örtüler. Zarflar.
LEFAZ: Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.
LEFFAF: Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.
LEFFAT: Yaramaz huylu, ahmak adam.
LEHFAN: Kalbi yanık, hasret çeken. Özleyen.
LENG-FAHTE: f. Topal güvercin.
LEVS-İ FÂNİ: Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
LİFA': Örtünecek nesne. Yorgan.
LİFAFE: (C.: Lefâif) Sargı. * Kefen. Ölünün sarıldığı bez katlarının herbiri. * Bazı çiçeklerin etrafını çeviren değişik yapraklar.
LİFAM: Eskiden kadınların burun örtüsü.
LİKA-YI ÂFÂK: Sema. Gökyüzü.
LÜFAZE: Değirmenin öğüttüğü un. * Ağızdan çıkan söz.
LÜFFAH: Kokulu geniş yapraklı bir ot.
LÜFFAN: Ekşi nar.
MAAL-FARZ: Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.
MAAL-FARIK: Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
MAAL-KİFAYE: Kâfi olmakla, yetmekle beraber.
MA-FAT: Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen.
MAHFAS: Yuva.
MAHFAZA: (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.
MAHLUL-U MUFASSAL: Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.
MA'RUFAT: Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar.
MASARİFAT: (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
MATFA: (İtfâ. dan) Söndürülmüş.
MAZRUFÂT: (Mazruf. C.) Zarflı olanlar.
MEDAR-I FAHR: İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.
MEDFA': (C.: Medâfi') Ask: Top.
MEFAD: Fayda vermek.
MEFAFUN: Aklı ve fikri zayıf olan.
MEFAHİM: Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.
MEFAHİR: İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.
MEFAHİS: (Mefhas. C.) Kuş yuvaları.
MEFAİL: (Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.
MEFAKA: Ansızın tutmak.
MEFALİS: (Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.
MEFARİK: (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
MEFARİŞ: (Mefruş. C.) Kadın eşler.
MEFASIL: (Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.
MEFASİD: (Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.
MEFAT: (Bak: Müfad)
MEFATIR: Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar.
MEFATİH: (Miftah. C.) Anahtarlar.
MEFATİH-ÜL GAYB: (Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi'nin bir tefsiri.
MEFATİR: (Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler.
MEFAVİZ: (Mefâze. C.) Sahralar, çöller.
MEFAZ: Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.
MEFAZE: (C.: Mefâviz) Çöl, sahra.
MEHFAK: Bol nesne.
MELFUFAT: (Melfuf. C.) Zarf içinde veya tezkereye ilişik yazılar.
MELHUFÂN: (Melhuf. C.) Kederliler, tasalılar, kaygılılar, üzüntülüler. * Hasrette kalanlar.
MELTAFA: Güzellik, lâtiflik yeri olan şey veya vasıf.
MENFA: Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri.
MENFAAT: Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.
MENFAATBAHŞ: f. Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren.
MENFAATDÂR: f. Menfaat ve fayda gören.
MENFAATPEREST: f. Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse.
MERCEFAN: Leğen ve ibrik.
MERFAK: Yumuşak yer.
MESAFAT: (Mesâfe. C.) Mesafeler. Uzaklıklar.
MESÂFÂT-I BAİDE: Uzak mesafeler.
METBU-U MÜFAHHAM: Hükümdar. Padişah.
MEVKUFAT: (Mevkufe. C.) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para. * Vakfedilmiş mal, emlâk. * Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.
MEZİYYET-İ İFÂDE: İfâde meziyeti.
MIHFAK: Enli yassı kılıç.
MISFAT: Süzgeç. Tasfiye âleti.
MIZFAR: Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.
MİDFA': (C.: Medâfi') Ask: Top.
MİFAD: Kebap demiri.
MİHFAR: Toprak kazan âlet. Kazma.
MİNAFAM: f. Cam mavisi, sırça renkli.
MİNFAH: (C.: Menâfih) Körük.
MİNFAK: Çok fazla nafaka veren.
MİRFA(T): İttifak etmek, bir olmak, birleşmek.
MİRFAK: Dirsek. * Mutfak. Kiler. * Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi.
MİRFAKA: Dirsek yastığı.
MİSFAT: Süzgeç. Tasfiye âleti.
MUAFAT: Afvetmek. * Sıhhat vermek. * Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse. * Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.
MUAHEDE-İ İTTİFAKİYYE: Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.
MUARRİFÂN: (Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler.
MUFAD: (Bak: Müfad)
MUFADALA: (Bak: Mufâzala)
MUFADDEL: Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.
MUFADDIL: Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.
MUFADDILÎN: Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.
MUFAHHAM: Büyüklük kazanmış, kerem sahibi, itibarlı, azim, büyük.
MUFAHHAM: (Fahm. dan) Kömürleşmiş, kömür halini almış.
MUFARAKAT: Ayrılık, ayrılmak.
MUFARRİT: (Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden.
MUFASALA: Ayrılma.
MUFASSAL: Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.
MUFASSALAN: Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
MUFASSIL: Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden.
MUFAVVAZ: Yapılması ısmarlanmış.
MUFAVVİZ: Bir kimseye bir vazifeyi veren. Yapmasını ısmarlıyan.
MUFAZ: Çok, bol. Bereketli, feyizli.
MUFAZALA: Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.
MUFAZZAL: (Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.
MUFAZZAZ: Gümüş kaplamalı, gümüşlü.
MUFAZZİH: Rezil eden.
MUGAFAZA: Ansızdan tutmak.
MUHAFAZA: Zarar ve ziyandan sakınıp korumak. * Himâye ve hıfzetmek. Gözetlemek. * Bir şeye devamlı olmak.
MUHAFAZAKÂR: f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.
MUHAFAZAT: Muhafızlık, koruyuculuk.
MUHALLEFAT: (Muhallefe. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler. Metrukât.
MUHARREFAT: (Muharref. C.) Tahrif edilmiş ve değiştirilmiş şeyler.
MUHAVVİFÂNE: f. Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle.
MUKAFFA: Kafiyeli, kafiyelenmiş. Birbirini tâkib eden.
MUKTATAFAT: (Muktataf. C.) (İktitaf. dan) Derlemeler, toplamalar. Derlenmiş şeyler.
MUKTEFA: (Kafâ. dan) İzinden gidilmiş. Ardına düşülmüş. Misâl alınmış, örnek tutulmuş.
MUNFASIL: İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış.
MUNFASILAN: Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda.
MUNFASIL ZAMİR: Gr: Başka kelimeye bitişik olmayan zamir. Ene, Ente: Ben, sen.. gibi.
MUNFASIM: Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen.
MUNFASÎ: Bir şeyden ayrılıp kurtarılmış olan.
MUNFATIR: Yarılan, infitar eden.
MUNFAZİH: Rezil ve kepaze olmuş.
MUNSIFÂNE: İnsaflıca. İnsaflılıkla.
MURAFAA: Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak. * Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak.
MURAFAKAT: Beraberlik, arkadaşlık.
MUSAFAA: Birbirinin boynuna sarılma.
MUSAFAHA: El sıkışmak. Tokalaşmak. * Muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek.
MUSAFAT: (Safvet. den) Samimi ve hâlis dostluk.
MUSAFFA: Sâfileşmiş. Temizlenmiş. Süslenmiş.
MUSAFFAF: (Saff. dan) Sıra sıra dizilmiş. Saflar biçiminde düzenlenmiş.
MUSANNEFAT: (Musannef. C.) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.
MUSANNİFAN: (Musannif. C.) Kitap yazan kadınlar. Kadın müellifler.
MUSFAC: Yassı başlı. * Ellerini birbirine vurup sesini işittirdikleri kişi.
MUSFAH: Mâil olan, eğik.
MUSTAFA: (Safvet. den) Güzide. Istıfâ edilmiş. Has ve seçilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) mübarek bir ismi. (Bak: Fahr-i kâinat - Resul)
MU-ŞİKÂFAN: (Mu-şikâf. C.) İnceden inceye araştıranlar.
MU-ŞİKÂFANE: f. İnceden inceye.
MUTAFATTIN: (Fatânet. den) Anlayışlı. Hem anlayıp farkına varan. Kavrayan.
MUTASALLİFANE: Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.
MUTASAVVIFÂNE: f. Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda.
MUVAFAKAT: Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.
MUVAFAKAT-I TARAFEYN: İki tarafın râzı olması.
MUVAFAT: Sözünün eri olma.
MUVAFFAK: Başarmış. Gâyesine erişmiş. Ulaşmış. Başarılı.
MUVAFFAKİYET: (C: Muvaffakiyât) (Vefk. den) Allah'ın yardımıyla başarı gösterme. * Ele geçirme, başarma.
MUVAZZAFAN: Vazifeli olarak.
MUZAFAT: (Muzâf. C.) (Zayf. dan) Bir şeyin ekleri, ilâveleri. Bir merkezin şubeleri, kolları.
MUZAHRAFAT: (Bak: Müzahrafât)
MÜBALAĞALI İSM-İ FÂİL: Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.
MÜDAFAA: Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Def'etmek. Savmak. * Düşman hücumunu men'etmek. * Mahkemede: İddiacının dâvasını def' edecek bir surette bir iddia dermeyân etmek, beyânatta bulunmak.
MÜDAFAA-İ MİLLİYE: Milli müdafaa, milli savunma.
MÜDAFAA-İ NEFS: Kendini koruma. Nefsini müdafaa etme.
MÜDAFAAT: Müdafaalar. Karşı hücuma mukabil müteaddit def'edici hareketler. Savunmalar.
MÜDAFAATEN: Müdafaa ve korunma suretiyle.
MÜELLEFAT: Te'lif olunmuş olanlar. Yazılmış eserler.
MÜFACAT: Ansızın olmak.
MÜFACEE: Ansızın olmak.
MÜFAD: Sözün ifade ettiği mâna. İfade edilen. * Herhangi bir vesile ile kazanılmış menfaat. (Mefâd galattır)
MÜFADALE: Faziletli olmada rekabet etmek.
MÜFADAT: (Fidâ. dan) Bir fidye-i necatı kabul etme veya ödeme.
MÜFADAT-I ÜSERÂ: Eskiden muhârib iki kavmin karşılıklı olarak esirlerini değişmeleri.
MÜFAFAZA: Şeref hususunda akrânına üstün olmak.
MÜFAGAME: Öpme.
MÜFAHARE(T): (Fahr. den) Karşılıklı övünme.
MÜFAHEME: (Fehm. den) Anlaşma.
MÜFAHHEM: (Bak: Müfehhem)
MÜFAHİR: (Fahr. den) Övünen, fahreden.
MÜFAKAME: Cima etmek. * Büyük olmak.
MÜFAKEHE: şakalaşma, lâtife yapma.
MÜFARAKAT: Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek. * Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.
MÜFAREZE: Bir şeyden kesilip ayrılma.
MÜFARIK: (Fark. dan) Ayrılan, ayrılmış. Müfarakat eden.
MÜFASALE: Ayrılışmak.
MÜFASERE: Beyan edişmek.
MÜFAVASA: Ayırmak. * Halâs etmek.
MÜFAVAZA: Ortaklık, işbirliği. * Eşitlik, müsavilik.
MÜFAVAZATEN: Ortaklıkla, işbirliği yaparak. * Eşitlikle, müsavilikle.
MÜFAYELE: Yüzük saklama oyunu.
MÜFAZ: (Feyz. den) Bol. Bereketli, feyizli.
MÜFAZA: Geniş, vâsi, bol.
MÜKÂFAHA: Karşılaşma. Yüzyüze gelme. * Savaşma.
MÜKÂFAT: (Kifâyet. den) Bir hizmet veya muvaffakiyete ve iyiliğe karşı verilen karşılık. * Berâberlik. * Takdirnâme.
MÜKÂFAT-I NAKDİYE: Para mükâfatı.
MÜKÂFATEN: Mükâfat ve karşılık olarak.
MÜKEYYİFÂT: Keyif verici, sarhoşluk verici şeyler.
MÜLATAFA: (Mülâtefe) (Lutf. dan) Birbirine lâtife etmek. Şakalaşmak. İltifat etmek. Güzel muâmele.
MÜLATAFAT: (Mülâtafa. C.) Lâtifeler, mülâtafa etmeler, şakalaşmalar.
MÜLATTIFAT: (Mülattıf. C.) Yumuşatıcı ilâçlar.
MÜLEFFAK(A): (Telfik. den) Düzme, uydurma, yalandan, sahte. * Yaldızlama.
MÜNAFAKA: (Nifak. dan) İkiyüzlülük, münafıklık.
MÜNAFAT: Birbirinin aksine olan. Birbirine aykırı olmak. Aykırılık, mugayeret, münafi, muhalefet.
MÜNAFAZA: Tozunu gidermek için silkmek.
MÜNASAFA: (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.
MÜNASAFATEN: Yarıyarıya olarak.
MÜNFAİL(E): İnfiâl eden. Te'sir ile harekete geçen. * Muztarib, kederli ve muğber olan. Bir şeyden canı sıkılan. Alınmış, gücenmiş. (Bak: İnfiâl)
MÜNFAİLEN: Gücenerek, darılarak, münfail olarak.
MÜNFAİLANE: f. Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda.
MÜNFASIL(E): (Bak: Munfasıl)
MÜNFASIM: Kesilmiş.
MÜNFATIR: Yarılmış. * Ayrılmış.
MÜNTEFAUN BİH: Kendisinden istifade edilen.
MÜRAFAA: (Bak: Murâfaa)
MÜRAFAKA: Yoldaşlık.
MÜRTEFAK: Rahat olacak yer.
MÜSAFAT: Hastayı tedâvi etme. * Birbirine kötü muâmele yapma.
MÜSFAH: Erkeğinin kendinden başka iki karısı daha olan kadın.
MÜSRİFÂNE: f. İsraf ederek, boş yere harcayarak.
MÜSTAHFAZ: (C.: Müstahfazin) (Hıfz. dan) Koruyan, hıfzeden, muhafaza eden.
MÜSTAHFAZÎN: (Müstahfaz. C.) Müstahfazlar.
MÜSTA'TIFÂNE: f. Şefkat istercesine, sevgi taleb edercesine.
MÜSTEFAD: (Feyd. den) Anlaşılıp istihrac olunan. * Kazanılmış olan, istifade edilmiş. * Mâna, mefhum.
MÜSTEFAZ: Dağılıp yayılmış.
MÜSTEŞFA: Hastahane, şifa yurdu.
MÜSTEVFA: (Müstevfi) (Vefa. dan) Yeter, yetişir, kâfi derecede, yeteri kadar. * Tam, mükemmel.
MÜSÜL-Ü FARAZİYYE: Farazî temsiller, hikâyeler.
MÜŞEFFAH: (İbranice) Peygamberimizin (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
MÜŞK-FÂM: f. Misk renginde olan, siyah.
MÜŞTEREK-ÜL MENFAA: Beraberce ve ortaklaşa faydalanma.
MÜTEAFFİFÂNE: f. İffetlilikle, şerefle, nâmuslulukla.
MÜTEATTIFÂNE: f. Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek.
MÜTEESSİFÂNE: f. Eseflenerek, kederlenerek.
MÜTEFAHHIS: (Fahs. dan) Dikkatle araştıran, sorup tetkik eden, inceliyen.
MÜTEFAHHİR: (Fahr. den) Gururlanan, övünen, tefahur eden.
MÜTEFAHHİRÂNE: f. Övünerek, tefahhur ederek, fahirlenerek.
MÜTEFAHİR: (Fahr. dan) Tefahür eden, övünen.
MÜTEFAKKIH: (C.: Mütefakkıhin) (Fıkh. dan) Fıkıh âlimi. Fıkıh ilmiyle uğraşan kimse.
MÜTEFAKKIHÎN: (Mütefakkıh. C.) Fıkıh âlimleri, fıkıh bilginleri. Fıkıhla uğraşan kimseler.
MÜTEFAKKİD: Araştırıp soran, tedkik eden.
MÜTEFARİK: Ayrı ayrı. Bir birinden farklı olan.
MÜTEFASSIM: Sütten kesilen. * Kırılan, darılan, üzülen.
MÜTEFATTIN: (Fatn. dan) Hemen farkına varan. Derhal durumu anlıyan.
MÜTEFATTIR: Yarılan, infitar eden.
MÜTEFAVİT: Birbirinden farklı, çeşitli. * Zamanca birbirinden ayrı.(Kur'an-ı Kerim, mükerrer, mütefavit suallere cevap olduğu halde, şiddet-i imtizaç ve ittihaddan anlaşılır ki, sanki sual birdir. İ.İ.)
MÜTEFAVVIZ: Mal sahibi olan. * Üstüne alan.
MÜTEFAYİD: Birbirinden istifade edip faydalanan.
MÜTEFAZIL: (Fazl. dan) Bilgi ve fazilet hususunda yarış eden. * Fazla, artık.
MÜTEFAZZIL: (C.: Mütefazzılîn) (Fazl. dan) Meziyet, fazilet ve bilgi yarışına çıkan.
MÜTEFAZZILİN: (Mütefazzıl. C.) Meziyet ve fazilet yolunda yarış edenler.
MÜTEHAVVİFÂNE: f. Korkarak, havfederek, korkarcasına.
MÜTELATTIFANE: f. Naziklikle, incelikle.
MÜTELEHHİFÂNE: f. Özleyerek, hasret çekerek. Kaygılı, tasalı olarak, yanıp yakılarak.
MÜTEVEFFA: Ölü, vefat etmiş, ölmüş. (Bak: Mevt)
MÜTEVEFFAT: (Vefat. dan) Ölmüş, vefat etmiş kadın veya kız.
MÜTTEFİK-UL MENFAA: Menfaatleri bir olan, birleşen.
MÜVAFAT: Teslim etmek.
MÜZAHREFÂT: Gayr-i hâlis. Yaldızlı. * Dünyanın daima değişen ve zail olan ziynetleri. * Süprüntüler, pislikler.
MÜZEHREFAT: (Bak: Müzahrefât)
MÜZEYYİFÂNE: f. Alay derecesine, hakaret edercesine. Aşağı görürcesine.
MÜSTEŞFA: Hastahane, şifa yurdu.
NAFAKA: Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
NAFAKA-İ İDDET: Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.
NAFAKA-İ MAKZİYYE: Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka.
NAFAKAT: (Nafaka. C.) Nafakalar.
NAFATA: Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.
NAGFA: Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.
NAİB-İ FÂİL: Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.)
NATAFAN: Suyun seyelân etmesi, akması.
NEFAD: (Nefed) Bitip tükenmek, yok olmak.
NEFAİS: (Nefise. C.) Değerli, güzel ve beğenilir şeyler.
NEFAİS-PEREST: f. Nefis şeyleri beğenenen, güzel şeyleri seven.
NEFAK: (C.: Enfâk) İki kapılı ev.
NEFASET: Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.
NEFAZ: Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.
NEFAZ: Geçme, işleyip öte tarafa geçme. * Sözü geçme, sözü dinlenme.
NEFFA': (Nef'. den) Çıkarı çok olan kimse.
NEFFAC: Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin.
NEFFAH: Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
NEFFAS: Sihir yapan, üfüren, üfürükçü.
NEFFASÂT: (Neffâse. C.) Neffâseler, büyücü kadınlar.
NEFFASE: (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
NEFFATA: Neft yağı çıkan pınar.
NEYFAK: Tilki derisinden olan kürk.
NİFA': Menfaat, fayda.
NİFAK: Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk, ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
NİFAKÎ: Nifakla alâkalı.
NİFAR: İntikal etmek, göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme, korkma, çekinme. * Nefret gösterme.
NİFAS: Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
NİFAZ: Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
NUFAHA: Su üzerindeki kabarcık.
NUKRE-İ KAFA: Ense çukuru.
NÜFASE: Diş arasında kalan yemek parçası.
NÜFAZ (NÜFÂZE): Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
NÜFFAHA: (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
NÜFUŞ (NEFÂŞ): Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
ÖMER BİN FARID: (M. 1180-1234) Kahire'de doğdu ve orada vefat etti. Mütefekkir ve mutasavvıf olup büyük şâirlerdendir. Divanı vardır.
PİR-İ FANÎ: Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
RECEFAN: Şiddetle sarsılma, sallanma. * Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.
REFAGAT: Bolluk içinde geçinme.
REFAH(ET): Bolluk, rahatlık.
REFAKAT: Arkadaşlık, beraberlik.
RESF (RESFÂN): Ayağı köstekli gibi yürümek.
RİBA-İ FAZL: Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.(Beşerin hayat-ı içtimaiyesinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki kelimedir. Birisi: "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne..." İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim.." Bu iki kelimeyi de idame eden; cereyan-ı riba ve terk-i zekâttır. Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da vücub-u zekâttır. İkinci kelimenin devası hürmet-i ribadır. Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden dinlemeli. M.)(Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i, beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâm'a zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz, zira gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir. M.)
RİDFAN: Gece ve gündüz.
RİFA': Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit.
RİFADE: Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet.
RİFAS: Ayakla vurmak, tepmek.
RÜFAÎ: Ahmed-i Rüfaî tarikatına mensub.
RÜFAT: Parçalanmış, dağıtılmış. * Çürümüş.
RÜFAZ: Müteferrik. dağılmış, parçalanmış.
SADEGÎ-İ İFADE: İfade sadeliği.
SAFA: Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi.
SAFA-YI GÜLŞEN: Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi.
SAFA-YI SADR: f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak.
SAFA: Yüzü beyaz olan düz taş.
SAFA-BAHŞ: f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden.
SAFA-CU: (C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan.
SAFA-ENGİZ: Safa koparan. Neşe, sevinç yapan.
SAFAHAT: (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı.
SAFAİH: (Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar.
SAFAK: Yeni kırba içine konulmuş su.
SAFAK: Kıllı derinin altında olan ince deri.
SAFAPERVER: f. Safa veren. İç açan, safalı.
SAFARE: Zurna.
SAFAYAB: f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş.
SAFFAT: (Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar.
SAFFAT SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir.
SAFFAT: (C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş.
SAFSAFA: Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.
SALFA': Sağlam ve sert yer.
SARRAFÂN: (Sarraf. C.) Sarraflar.
SEBZFAM: f. Yeşil renkli.
SECFAN: Ev önünde olan perdenin iki kanadı.
SEFA': Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak.
SEFAHET: (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
SEFAİN: (Sefine. C.) Gemiler.
SEFAİN-İ HARBİYE: Harp gemileri.
SEFAKA: Katılık. * Sıklık.
SAFAL: Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer.
SEFALET: Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
SEFARE: Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
SEFARET: Sefirlik, elçilik.
SEFARETHANE: f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEFARİC: (Sefercel. C.) Ayvalar.
SEFASİF: (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
SEFAT: (C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu.
SEFFAH: Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar.
SEFFAK: (Sefk. den) Kan döken, kan dökücü.
SELFA': Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın. * Kuvvetli deve.
SELMAN-I FARİSÎ: İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SEMEN-FAM: f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan.
SEVDA-İ MENFAAT: Menfaat hevesi.
SEYR-İ ÂFÂKÎ: Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.(Tarikatta "seyr-i enfüsi" ve "seyr-i âfâki" tâbirleri altında iki meşreb var.Enfüsi meşrebi; nefisden başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurâni görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsi dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.İkinci meşreb; âfaktan başlar, o dâire-i kübranın mezâhirinde cilve-i Esmâ ve Sıfâtı seyredip, sonra dâire-i enfüsiyyeye girer. Küçük bir mikyasta, dâire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.İşte birinci meşrebde süluk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enaniyeti kırmazsa, şükür makamından, fahr makamına düşer; fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabtan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" nâmiyle haddinden çok fazla dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. M.)
SIFAT: Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime.
SIFAT-I AYNİYE: Sadece zâta mahsus olan sıfat. Zatî sıfat. Lafza-i Celalin sadece Cenab-ı Vâcib-ül Vücud olan Rabbimize mahsus olması gibi. (Bak: Sıfât-ı selbiye ve Sıfât-ı sübutiye)
SIFAT-I SEMÂİYE: Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle öğrenilen sıfat.
SIFÂT: (Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar.
SIFÂT-I ADEDİYE: Sayı sıfatları.
SIFÂT-I CEMALİYE: Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl)
SIFÂT-I FİİLİYE: Cenab-ı Hakk'a (C.C.) mahsus fiilî sıfatlar. (İhyâ, icad, in'âm, tasvir, tezyin, terzik... gibi)
SIFÂT-I HÂSSA: Hususi sıfatlar, şahsa ait sıfatlar.
SIFÂT-I İLÂHİYE: Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi)
SIFÂT-I İŞARİYE: İşaret sıfatları.
SIFÂT-I SELBİYE: Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi, muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için "Selbî" denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu gibi. (Bak: Sıfât-ı zâtiye)
SIFÂT-I SÜBUTİYE: Cenab-ı Hakk'ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara "Sıfât-ı semaniye" de denir.
SIFÂT-I ZÂTİYE: (Sıfât-ı lâzime - Sıfât-ı vâcibe) Allah'ın zatından ayrılması mümkün olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlar. * Tecvidde: Harflerin zâtından ayrılması mümkün olmayan sıfatlarıdır. (Bak: Sıfât-ı ayniye)
SIFAT TERKİBİ: Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir.
SİFAD: Hayvanların çiftleşmesi.
SİFAH: Zina.
SİFAL: (Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu.
SİFAL: Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi.
SİFANET: Marangozluk.
SİFAR: Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik.
SİFARE: Habercilik.
SİYAHFAM: f. Siyah renkli.
SUFAR: f. Ok gezi. * İğne deliği.
SUFAR: Yürekte sarı suların toplanması.
SUFARİYE: Sarı asma adı verilen bir kuş.
SUFFA: (Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki.
SUFFAH: Enli uzun taş.
SULAHFAT: (C.: Selâhif) Kaplumbağa.
SULFATO: (Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı.
SÜFAE: (C.: Süfâ) Bir ot cinsi.
SÜFAL: Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.
SÜFFAR: (Sâfir. C.) Yolcular.
SÜLEHFAT: (C.: Selâhıf) Kaplumbağa.
ŞAFAK: Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz. * Nahiye. Cânib. * Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi. * Merhamet. * Harf.
ŞAFAK-ÂLUD: f. şafak gibi, şafak renginde.
ŞAFAK-GÛN: f. Şafak renkli, kızıl.
ŞEFA: Kenar, taraf, uç.
ŞEFAAT: Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ve sâir büyük zâtların Allah Teâlâ'dan (C.C.) niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.
ŞEFAAT-I UZMÂ: (Bak: Makam-ı Mahmud)
ŞEFACEREF: (Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
ŞEFAFET: Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
ŞEFAK: Korku, havf.
ŞEFAKAT: Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
ŞEFAKAT-I ÜBÜVVET: Babalık şefkati.
ŞEFAN: Yağmurlu soğuk rüzgâr.
ŞEFARİC: Bir cins helva.
ŞEFAŞİF: Çok susamak.
ŞEFFAF: Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
ŞİFA: Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.(...Hastalık seni uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra Hâlik-ı Rahim inşaallah sana şifa verir. L.)
ŞİFA-İ ÂCİL: Hastalıktan çabuk kurtulma.
ŞİFA-İ ŞERİF: (Bak: Kadî İyaz)
ŞİFA-BAHŞ: f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
ŞİFAH: (Şefe. C.) Dudaklar.
ŞİFAHANE: f. Hastahane.
ŞİFAHEN: Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.
ŞİFAHÎ: Ağızdan, şifahen, sözlü.
ŞİFAHİYÂT: Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
ŞİFAKÂR: f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
ŞİFANAPEZİR: (Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
ŞİFAPEZİR: f. İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir.
ŞİFARESAN: f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
ŞİFASAZ: f. şifa veren, iyi eden.
ŞİFAYAB: f. Şifa bulma, iyileşme.
ŞÜFAFE: Kap dibinde kalan su.
ŞÜREFA: (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
ŞAFAK-ÂLUD: f. Şafak gibi, şafak renginde.
ŞEFA: Kenar, taraf, uç.
ŞEFAK: Korku, havf.
ŞİFA-BAHŞ: f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
ŞÜFAFE: Kap dibinde kalan su.
TAASSÜFÂT: (Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar.
TAATTUFÂT: (Taattuf. C.) İhsanlar, lütuflar, bağışlar.
TAFA: İnce bulut.
TAFADDUL: Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.
TAFADUL: Fazilet göstermek.
TAFAF: Dolu olmak.
TAFA'FU': Evmek, acele etmek.
TAFASSİ: Halâs olmak, kurtulmak.
TAFATTUN: (Fatanet. den) Anlama, farkına varma, akıl erdirme.
TAFATTUR: Yarılma, ayrılma, açılma.
TAFAZZU': Kesilmek.
TAFAZZUH: Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık.
TAFAZZUL: (Fazl. dan) Üstünlük taslama.
TAHFİFÂT: (Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar.
TAHRİFÂT: (Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar.
TAHVİFÂT: (Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler.
TALTİFÂT: (Taltif. C.) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar.
TA'NİFÂT: (Ta'nif. C.) Şiddetle azarlamalar, darılmalar.
TANZİFÂT: Temizlik işleri. Temizlemeler.
TARFA: Ilgın ağacı.
TASALLÜFÂT: (Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
TASARRUFAN: Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASARRUFÂT: (Tasarruf. C.) Tasarruflar.
TASNİFÂT: (Tasnif. C.) Tasnif edilmiş eserler.
TAVSİFÂT: (Tavsif. C.) Tavsifler. Vasıflandırmalar.
TEATUFÂT: (Teâtuf. C.) Karşılıklı sevgiler.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE: Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TEELLÜFÂT: (Teellüf. C.) Hoş geçinmeler, alışmalar. Bağdaşmalar.
TEFA': Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.
TEFADDUL: Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak. * Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.
TEFADİ: Bir kimseye "Sana ben feda olayım" demek. * Feda etmek.
TEFAFİH: (Tuffâh. C.) Elmalar.
TEFAHE: Horluk, hakirlik. * Tatsızlık.
TEFAHHUC: Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.
TEFAHHUL: Aygırlanmak.
TEFAHHUM: Kömürleşme. Kömür hâline gelme.
TEFAHHUR: (C.: Tefahhurât) (Fahr. dan) Övünme, fahirlenme.
TEFAHHUS: Bir şeyin, bir mes'elenin iç yüzünü dikkatle araştırma.
TEFAHHUSÂT: (Tefahhus. C.) İnceden inceye araştırmalar.
TEFAHHUŞ: Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak. * Çirkin sözler söylemek.
TEFAHUR: Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.
TEFAHUŞ: Birbirine çirkin sözler söylemek.
TEFAKKUD: (C.: Tefakkudât) Arayıp sorma. Sorup soruşturma.
TEFAKKUH: Gül gibi açılma.
TEFAKKUR: (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.
TEFAKUM: İş büyüyüp güçleşme.
TEFAKÜH: (Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma. * Mc: Şakalaşma.
TEFANİ: Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
TEFARİC: (Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar, zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar.
TEFARİK: Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
TEFARİK-UL ASÂ: Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEFARÜT: Müsabaka etmek, yarışmak.
TEFASİL: (Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar.
TEFASİL: (Tefsir. C.) Tefsirler, Kur'an-ı Kerim'in mânasını anlatan kitaplar.
TEFASSUM: Kırılma. Kesilme.
TEFASUH: Fasahatle söyleme.
TEFATTUN: Tefehhüm. Sür'atle anlama, idrak etme. * Ufalanma.
TEFATTUR: Yarılma.
TEFATUH: Muhakeme olmak. * Bir nesneye başlamak.
TEFATÜ': Muhakeme etmek.
TEFAÜL: Fal tutmak.
TEFAVÜD: Birbirinden faydalanma, yararlanma.
TEFAVÜT: Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.
TEFAZUL: (C.: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark. * Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.
TEFAZZUL: Üstünlük taslama, fazilet satma. * Bağışlama, iyilik.
TEKELLÜFÂT: (Tekellüf. C.) Tekellüfler.
TEKLİFÂT: Teklifler.
TELATTUFÂT: (Telattuf. C.) Nâzikâne muameleler.
TELEFÂT: (Telef. C.) Ölüm sebebiyle olan kayıplar.
TE'LİFÂT: Yazılmış eserler, kitaplar.
TEŞERRÜFÂT: (Teşerrüf. C.) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet etmeler.
TEŞRİFAT: (Teşrif. C.) Resmî kabul ve ziyaretlerdeki kabul merasimi. Protokol.
TETABU-U İZAFAT: Bir çok kelimenin birbirine muzaf ve muzafün ileyh olması. Zincirleme isim takımı. (İhtizazat-ı esvat-ı beşeriye misalinde olduğu gibi.)
TEVAKKUFÂT: (Tevakkuf. C.) Beklemeler, durmalar, eğlenmeler.
TIVAL-I MUFASSAL: Kur'an-ı Kerim'de 49'uncudan 85'inciye kadar olan sureler.
TİCFAF: (C.: Tecâfif) Zırh.
TİFFAN: Her nesnenin vakti.
TİYFAK: Helâk olmak, mahvolmak.
TUFA: Sihir, efsun.
TUFAHE (TAFÂHE): Çömlek. * Her ne olursa olsun ağzına alan köpek. * Her nesnenin üzerine gelen.
TUFAN: Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur. * Nuh Peygamber (A.S.) zamanındaki büyük su baskını hâdisesi. (Hz. Nuh'un (A.S.) Cenab-ı Hak'tan aldığı emri kavmine tebliğ etmesi neticesinde kavminin ekserisi hürmetsizlik ve dinlememezlik yaptıklarından ve zulme başladıklarından, Cenab-ı Hakk'ın izni ile devamlı ve şiddetli yağmurla büyük su baskını oluyor ve Nuh Peygamber (A.S.) bir gemi yaparak, kendisine iman edenlerle ve her sınıf canlı mahluktan birer çift alarak su üzerine çıkıyor ve zâlimler suya gark oluyor, Peygambere itimad ile tâbi olanlar da tufandan kurtuluyor. Bu hâdisenin vukuu Kur'anda sâbittir.)
TUFANZEDE: f. Tufan görmüş. Tufana uğramış.
TUFAVE: Güneş dairesi. * Ay ağılı, hâle. * Kabile.
TUFFAH(A): Elma.
TURFANDA: Mevsiminden önce yetiştirilen meyve veya sebze.
TÜFFAH: Elma.
TEFAHUŞ: Birbirine çirkin sözler söylemek.
TEŞRİFAT: (Teşrif. C.) Resmî kabul ve ziyaretlerdeki kabul merasimi. Protokol.
UFAFE: Memede kalan süt artığı.
UFAT: Haramdan nefsini koruyanlar.
UFAVE: Çorbanın sonu.
UFAZE: Pamuk kozası. * Yüksek yer.
UFFARE: Her nesnenin evveli. * Katılık. * Şiddet.
UREFA: (Ârif. C.) İrfan sâhibi kimseler. (Bak: İrfan)
USEFA: (Asif. C.) Rençberler. Irgatlar.
VÂCİB-ÜL İFA: İfa edilmesi lüzumlu olan. Yapılması gerekli olan.
VA ESEFA: Vah, esefler olsun! Eyvah, çok yazık!
VAHAYFA: Eyvah, yazık.
VÂKIFANE: f. Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle.
VEFA: Ahdinde, sözünde durma. * Sevgi ve dostlukta sebat ve devam. * Ödeme. * Yetişme. * Dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip uhdesinden çıkma.
VEFADAR (VEFAKÂR): Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
VEFAPERVER: f. Sözünde duran. Vefâlı.
VEFAT: Ölüm. Ahirete göçme.
VİFADET: Elçilik.
VİFAK: Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak. * Barış. * Uygunluk.
VUSAFA: (Vasif. C.) Hizmetçiler, uşaklar.
YÂR-I BÎVEFÂ: Vefasız dost.
YÂRÂN-I SAFÂ: Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.
YEFA': Yüksek yer.
YEVM-İ FASL: İnsanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının halledildiği kıyamet günü. Bundan başka kıyamet gününe aşağıdaki isimler de verilir: Yevm-ül cem', yevm-ül cevab, yevm-ül cezâ, yevm-üd din, yevm-ül ahd, yevm-ül feza-ul ekber, yevm-ül haşr, yevm-ül hisâb, yevm-ül ivaz, yevm-ül karar, yevm-ül karia, yevm-ül kıyam, yevm-ül kıyame, yevm-ül mev'ud, yevm-ül miâd, yevm-ül misak, yevm-ül mizan, yevm-ül va'd, yevm-ül vâkıa, yevm-üs suâl, yevm-ül arz.
ZAFAİR: (Zafire. C.) Örülmüş saçlar.
ZAFAR: Yemen diyarında bir şehrin adı.
ZÂİLÂT-I FÂNİYE: Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.
ZARİFANE: f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette.
ZERAFE (ZÜRÂFA): (C.: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.
ZERDFAM: f. Sarı renkte. Sarı renkli.
ZİDET FAZLUHU: Bilgisi artsın, fazlı çok olsun!
ZİFAF: Gerdeğe girmek. Gerdek.
ZİFAN: (Zayf. C.) Misafirler.
ZİFAN: Öldürücü zehir.
ZUAFA: (Zayıf. C.) Zayıflar. Zayıf olanlar.
ZURAFA: (Zarif. C.) Zarifler. Zarif, hoş, tatlı ve nâzik konuşan, kibâr ve nâzik hareket eden kimseler.
ZÜLFA: Yakınlık, yaklaşma.
ZÜREFA: (Zarif. C.) Zarif kimseler. (Bak: Zurafâ)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar :
Eklerden ayıklanmış sonuç bulamadık
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...