Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

Aranan kelime
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

ER: f. Eğer, şâyet, ise, olsa, olur ise... mânalarına gelir.
ER: Erken, geç değil.
İçerisinde 'ER' geçenler :
AB-I CİĞER: Ciğer suyu. * Göz yaşı.
AB-I KEVSER: Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.
AB-BERİN: f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
AB-ÇERA: f. Kahvaltı.
ABDULLAH İBN-İ ÖMER: Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABERAT: (Abre. C.) Göz yaşları.
ABEY-SERAN: Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
ABHER: Nergis çiçeği, * Dolu kap.
ÂDÂB-I MUAŞERET: Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADEM-İ MERKEZİYYET: Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.
ADER: Yel inmekle hayası şişen kimse.
ADER: Çok su.
ADMER: Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
A'FER: Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
AFER: Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
AFERCA: Yaramaz huylu.
AFERİDE: (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
AFERİN: f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
AFERİN-HÂN: f. "Aferin" diyen.
AFERNA': Arslan. * Kuvvetli deve.
AFTÂB-GERDAN: f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
AFTAB-GERDEK: f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
AFTAB-GERDİŞ: f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
AFTAB-PEREST: f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
AFV-İ ANİL CERAHA: Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.
AĞA YERİ: Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
AGBER: Çok tozlu.
AGFER: Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
AGFER-ÜL-GAFİRÎN: Afvedenlerin en çok afvedeni. (Allah).
AGSER: Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
AGYER: (Gayret. den) Çok gayretli adam.
AHDER: (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam.
AHDER: f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
AHDERRÎ: Yabani eşek.
AHEN-GER: f. Demirci. Demir yapan veya satan.
AHEN-GERÎ: f. Demircilik.
AHER: Başka, diğer, gayrı.
AHGER: f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
AHGER-İ SUZAN: Yakıcı kor.
AHİYYEN ŞERAHİYYEN: (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.
AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE: (Bak: Şeriat)
AHKER: f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
AHLAT-I ERBAA: İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.
AHMER: Kırmızı.
AHTER: Yıldız. * Mc: Baht, talih.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR: Kuyruklu yıldız.
AHTERÂN: f. Yıldızlar. Necimler.
AHTER-BÎN: f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
AHTER-GÛ: f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
AHTER-ŞİNAS: f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
AHU-Yİ NER: Erkek ceylan.
AHU-BERE: f. Ceylan yavrusu.
AHU-ÇERENDE: f. Otlıyan ceylan.
AHVER: Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
AHVERÎ: Yumuşak, beyaz nesne.
AHZ-I ASKER: Askere alma. * Askere alınma.
AHZER: Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
AİLE-PERVER: f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
AK ANBER: Beyaz cins anber.
AKCİĞER: Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.
AKDER: En kudretli. * Kısa boylu.
AKDERİ: Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.
AKER: Zeytinyağı tortusu.
AKERKER: Kuvvetli arslan. * Yoğurt.
AKFER: Çok kısır, en kısır. * İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at
AKHER: En kahredici, çok kahreden.
ÂKİL-ÜL BEŞER: İnsan eti yiyen.
AKL-I BEŞER: İnsan aklı. İnsan düşüncesi.(Kur'anın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-ı âlemin muammasını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü: O hakaik-ı gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği mâlumdur. Hem Kur'an, gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve hakaik-ı kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü: "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder. Kur'ana, "Bârekâllah" der... Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur'anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. S.)
AKMER: Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.
AKSA-YI MERAM: Meramların, arzuların en sonu. Emellerin son haddi.
AKSÂ-YI MERÂTİB: Rütbelerin, mertebelerin en büyüğü.
AKSÂ-YI TERAKKİ: Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.
AKSER: (Kasir. den) (C: Akasır) En kısa, çok kısa.
AKSER-İ EYYAM: En kısa gün, günlerin en kısası.
AKSER-İ TURUK: En kısa yol, yolların en kısası.
AKŞER: Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.
AKTAB-I ERBAA: Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler.(Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
AKVÂM-I BEŞER: İnsan toplumları. İnsan kavimleri.
AKVERİN (AKVERİYAT): Büyük belâlar, musibetler, âfetler.
AKZER: Necis ve murdar nesne.
A'LA-D DERECAT: Derecelerin en alâsı, en yükseği.
ALÂ-MERATİBİHİM: Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALAVERE: Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALE-D-DERECAT: Derecelere göre, sırayla.
ALE-L-EKSER: Ekseriya, çok vakit.
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT: Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER: En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ALER-R-RAĞM: Rağmen.
ALER-RE'S: Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN: Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALE-S-SEHER: Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ÂLET-İ CERRÂHİYE: Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ALETTERTİB: Tertibli olarak, sırasıyla.
ÂLİ-D-DERECAT: Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
A'MÂL-İ BEŞERİYE: İnsanların amelleri, iş ve hareketleri.
A'MÂL-İ ERBAA: Mat: Dört işlem. (Toplama, çıkarma, çarpma, bölme.)
ÂMÂL-İ SERMEDÎ: Sermediyete âit arzu ve emeller. Cennete, ebediyyete dâir dilek ve temenniler.
AMER: (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
A'MER: Yaşlı kişi. İhtiyar.
AMMERED: Her şeyin uzunu. * Yaramaz huylu. * Belâ ve meşakkat.
AMPER: Fr. Elektrik akımında şiddet birimi.
AMPERMETRE: Fr. Elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan âlet.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANBER: Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
ANBERA: İğde yemişi.
ANBER-BAR: f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ANBERÎ(N): Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR: f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANBER-SİRİŞT: f. Anber gibi güzel kokulu.
ANBER-TER: f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
ANCERE: Dudak uzatmak.
ANTER: (C: Anâtir) Gök sinek.
APOSTERİORİ: Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE: Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE: Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ÂRİF-İ MÜNEVVER: Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.
ARİFLERİN MEZAKLARI: Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
ARŞ-I BERİN: Arş-ı âlâ. Göğün en yüksek tabakası.
ARŞ U FERŞ: (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ARZ-I HÜNER: Hüner gösterme, marifet izhar etme.
BERK-ÂSÂ: şimşek gibi. Berk gibi.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ÂSÂR-I MERGUBE: Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-PERVER: f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
ASDER: Omuz, menkıb.
ASER: Solak kimse, solaklık.
A'SER: Çok zor ve çetin olan, dayanılması çok zor. * Solak.
ASERAT: Sürçmeler, yanılmalar. * Ayak kayması.
ASERE: Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
ASFER: Sarı, uçuk benizli. Soluk. * Kızıl. * Islık çalan.* Bomboş şey.
ASHÂB-I FERÂİZ: Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.
ASİYÂ-GER: f. Değirmen yapan, değirmenci.
ASKER: (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.
ASKER: f. Devredici, seyyar.
ASKERE: Şiddet. * Asker hazırlamak.
ASKER-GÂH: f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
ASKERÎ: Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
ASTİN-BERÇİDE: f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
AŞENZER: Katı, sağlam nesne.
AŞERAT: (Aşere. C.) On sayıları.
AŞERE: On. On rakamı.
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE: Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde bin Cerrah, Hz. Said, Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zübeyr İbn-ül Avvam (R.Anhüm).
AŞNAGER: f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ: f. Yüzme, yüzücülük.
AŞTÎ-PERVER: f. Barış taraflısı, sulh.
AŞTÎ-PERVERANE: f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AŞYERE: Dayanmak. Sürçmek.
ATA ENDER ATA: Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.
ATEBE-İ FELEK-MERTEBE: Osmanlı Padişahlarının sarayı.
ATER: Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.
ATEŞ-İ ÂB-PERVER: Mc: Hançer, kama, kılınç.
ATEŞ-İ TER: Kırmızı şarap.
ATEŞ-PEREST: Ateşe tapan. Mecusi, müşrik.
ATMOSFER: Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir. * Bir yerdeki mânevi hava. * Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzerine yaptığı basınca 1 atmosfer denir. Bu basınç 1.033 kilogramdır. Deniz seviyesinden yükseldikçe basınç azalır.
ATYER: Çabuk uçan. Derhal kaybolan.
AVAM-PERESTANE: f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
AVARESER: f. Başıboş.
AVER: f. Averden "getirmek" fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur.
A'VER: Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm.(Âhirzamanda gelecek Süfyan adındaki bir zâlimden "Aver" diye rivayetlerde bahsedilmesi, sadece dünyayı görecek bir gözü olduğu ve âhireti görecek imân gözünün olmadığından kinayedir.)
AVERD: f. Harp, muhârebe, savaş, cenk.
AVERD-GÂH: f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
AVERDE: f. Getirilmiş nakl olunmuş.
AVERDİDE: f. Saldırılmış, hücum edilmiş.
AYİNE-İ ERVAH: Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.(... Muhabbetten yetimâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılâb eder. M.)
AYİNE-İ İSKENDER: Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.
AZADE-SER: Başı boş. Hür.
AZER: f. Ateş. * Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. * Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. * Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi.
AZERAHŞ: f. Yıldırım.
AZERBAYİGAN: f. Azerbeycan.
AZERD: Boya, renk.
AZERET: Yetişip kuvvetlenme. * Kalınlaşma. * Ekinin yetişip tanelerinin çıkması. (Bak: Muâzere)
AZER-GÛN: f. Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. * Ay çiçeği.
AZERÎLER: Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.
AZERM: f. şefkat, merhamet. * Haşmet, büyüklük, azamet. * Haya, utunma.
AZERM-CÛ: f. Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik.
AZERPEREST: Ateşe tapan, mecûsi.
AZERŞEB: f. Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. * Şimşek, berk.
AZM-İ KU'BERE: Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).
AZM-İ TERKOVA: Tıb: Köprücük kemiği.
AZVER: (Bak: Azûr)
AHKÂM-I FER'İYYE: (Bak: Şeriat)
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ARŞ U FERŞ: (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
AŞNAGER: f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ: f. Yüzme, yüzücülük.
AŞYERE: Dayanmak. Sürçmek.
ATEŞ-PEREST: Ateşe tapan. Mecusi, müşrik.
BÂ-İ CERRE: Arabçada kendinden sonraki kelimeyi "esre" okutan bâ. (Bismillâhi'deki gibi).
BÂB-I SERASKERÎ: Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
BÂB-I ŞERÎF: Konya'da bulunan Mevlana türbesinin kapısı.
BA-BERAT: Berat ile.
BÂD-I BERÎN: Sabah rüzgârı. * Lâtif hava.
BAD-BER: f. Uçurtma. * Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse.
BAD-GERD: f. Kasırga.
BAD-HERZE: f. Büyü, sihirbazlık. * Letâfet, güzellik.
BAD-PER: f. Kağıttan yapılmış olan uçurtma. * Hodbin, kendini beğenen ve öven kimse. * Kamçı topacı.
BAD-SER: f. Mağrur, kibirli. * Serkeş, isyânkar, âsi. * Taassub ehli, mutaassıb.
BÂ-HABER: Haberi olan, haberli. * Zeki, akıllı. * İhtiyatlı, tedbirli.
BÂ-HABERAN: (Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BAHR-İ AHMER: Kızıl deniz, Şap Denizi.
BAHR-İ BÎKERÂN: Hudutsuz, sınırsız deniz.
BAHR-İ HAZER: Hazer Denizi.
BAHSERE: Dağıtma. * Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma. * Kesilerek tane tane olma.
BAHŞ-I KALENDERÎ: Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BAHT-AVER: f. Talihli, şanslı, bahtlı.
BAHTERÎ: Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam. * Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.
BAİS-İ MESERRET: Sevinmeye sebep olan, sevinç sebebi.
BAKAR-PEREST: f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
BAKTERİ: Fr. Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaşayabilenleri olduğu gibi havasız yaşayanları da vardır. Faydalı enzimler çıkaranlar olduğu gibi, boya maddeleri, gaz ve toksin (zehir) çıkaranları da vardır.
BAKTERİ TEDAVİSİ: Bazı hastalıkların tedavisinde ölü veya canlı bakterilerin kullanılması ile yapılan tedavi.
BAKTERİYOLOJİ: yun. Bakterilerin ve umumiyetle mikropların biçimlerini, hususiyetlerini inceleyen bilim.
BALAPERVAZ: Yüksekten uçan. * Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
BALAPERVAZANE: Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALATER: f. Pek yüksek, daha yüksek.
BALİN-PEREST: Hizmetçi, hâdim, hademe. * Tenbel, uykucu.
BANKER: Fr. Çok zengin kimse. Büyük sarraf.
BAR-BER: f. Hamal, yük taşıyan kimse.
BAR-BERDAR: f. Sabırlı, tahammüllü. * Yük kaldıran. * Hamal.
BAROTERAPİ: Fr. Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi.
BAR-VER: f. Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. * Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı.
BA'SERET: Dikkatle teftiş etme. * Keşif ve istihrac etme. * Perâkende edip dağıtma. * İnkılâb. Karıştırma. Bulandırma. * Meydana çıkma. * Kirli leke.
BATERE: f. Tef.
BAVER: f. Sağlam. Pek doğru. * Tasdik, inanma. Razı olma.
BÂZERGÂN: f. Tüccar, alış veriş eden esnaf. * Bezirgan.* Ağa makamındaki yahudilere verilen isim.
BÂZERGANÎ: f. Tüccarlık, tâcirlik.
BAZİGER: f. Oynayan, rakseden, köçek.
BECER: Göbeğin çıkıp şişmesi. * Suyu içip kanmayan koyun.
BEDEL-İ FERAG: Huk: Arazi-i emiriye ve icareteynli vakıf gayr-i menkullerinin tasarruf haklarının devredilmesi karşılığı alınan bedeldir.
BEDER: f. Hariç. Dışarı. Taşra.
BEDERGAH: f. Kapıya çıkma. * Tar: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere, acemi ocağına ve ocak dışına verilen acemilerin, Yeniçeri Ocağı'na kayıt edilmeleri.
BED-FERCAM: f. Sonu kötü. Sonu korkulu ve lânetlenmiş olan. Akibeti fena.
BED-TER: f. Çok kötü, daha kötü, beter.
BEFTERE: f. Avcılar tarafından kullanılan ve hususi olarak alıştırılmış kuş.
BEGTER: f. Eskiden kullanılan zırhlı elbise.
BEHEM-BER-ÂMEDEN: f. Toplanmak, cem olmak, birikme. * Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.)
BEHER: f. Her, her bir, herbirisine.
BEHER-HAL: f. Mutlaka, her hâlde.
BEHREBER: f. şerik, ortak.
BEHREBERÎ: f. Ortaklık, şeriklik.
BEHREVER: f. Hisse ve nasibini almış, payını zimmetine geçirmiş.
BEHTERE: Yalan söyleme.
BEHZERE: (C.: Behâzere) Semiz davar.
BELÂ-ENDER-BELÂ: f. Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet.
BELÂGAT-PERDÂZ: f. Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen.
BENAVER: f. İri, büyük çıban. Kan çıbanı.
BENDE-İ FERMÂN: Emir kulu, ferman kölesi.
BENDEPERVER: f. Köle besleyici, adam besleyici.
BENDER: (C.: Benâdir) Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele.
BENDEREK: f. Küçük iskele. * Boğaz ve liman ağızlarında yapılan küçük kale. Mendirek.
BENDERGÂH: f. İşlek iskele, liman, şehir.
BENDERZ: f. Çuvaldız.
BENGERE: f. Çocukları uyutmak için, çocuğu uyutan kişi tarafından söylenen ninni.
BENÎ BEŞER: İnsanlar.
BER: f. Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) * Göğüs, sine, bağır, sadır. * Fayda. * Hamil. * Hıfz. * Yan. * Taraf. * Nâkil. Götürücü. * Meyve. * Yaprak. Varak. * Meme.* Genç kadın.* Evin kapısı.
BER: f. (Burden) "Götürmek" mastarının emir köküdür. Kelimenin sonuna getirilerek terkipler yapılır. Emirber $ : Emir dinleyen, emir götüren. Fermanber $ : Emir veren. Emir dinleyen... gibi.
BERA': Her ayın ilk ve son günü.
BERAA: (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)
BERÂAT: Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
BERÂAT-ÜL İSTİHLÂL: Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç. * Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi. * Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen yazı gibi vesika.
BERABER: f. Birlikte bulunan. * Müsavi, eşit. * Bir hizada olan. * Refakat, birlik.
BERABERÎ: f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
BERABER MÎ-ZENEND HER ŞEY: Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.
BERACİM: (Bürcume. C.) Boğumlar, mafsallar.
BERÂET: Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma. * Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma. (Bak: Ber')
BERÂET-İ ZİMMET: Zimmetinde birşey olmayış, suçsuzluk.
BERAGİS: (Bürgus. C.) Pireler.
BERAH: şiddet. Ezâ ve meşakkat.
BERAH: Açık işlenmiş yer. * Zâil olmak. * Ağaçsız arazi.
BERAHİDE: f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
BERAHİHTE: f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
BERAHİME: Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
BERAHİN: (Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar.
BERAHİN-İ ALENİYYE: Meydanda ve açık olan deliller.
BERAHİN-İ KATIA: Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.
BERAHİN-İ KAVİYYE: Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.
BERAİL: Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.
BERAK: (C.: Berkân) Göz kamaşmak. * Bir yaşındaki kuzu.
BER-AKİS: f. Aksine, zıddına, tersine.
BERARENDE: f. Üste getiren, üzerine çıkaran.
BERARİ: (Berriyye. C.) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.
BERAS: Leke hastalığı.
BERASİN: (Bürsün. C.) Yırtıcı hayvanların pençeleri.
BERAŞ: Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
BERAT: Nişân. Rütbe. İmtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt.
BERAT GECESİ: Arabi Şâban ayının onbeşinci gecesi. Şâban ayı mübarek şuhur-u selâseden (üç aylardan) olup, onbeşinci gecesi mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, amellerine dâir taraf-ı İlâhîden meleklere tâlimat verildiği hususunda rivâyât-ı sahiha vardır.(Bu gelen gece olan "Leyle-i Berât" bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle "Leyle-i Kadr"in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadirde otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı, yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhûrede, onbinler yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Ş.)
BERAT-I CİBAYET: Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.
BERAT-I HÜMAYUN: Padişahlara mahsus ferman.
BERATİL: (Birtîl. C.) Hediyeler, rüşvetler.
BER-AVER: f. Yemiş ağacı.
BERAVERDE: f. İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam. * Seçilmiş, ayrılmış şey. * Yükseğe kaldırılmış.
BERÂY: f. İçin, dolayı, binâen. (Arabçadaki "Li, li ecli" yerinde bir tâbirdir.)
BERÂY-I İSTİKBÂL: Karşılamak için.
BERÂY-I MALÛMAT: Mâlûmat için.
BERÂY-I TENEZZÜH: Tenezzüh için, gezinti için.
BERÂY-I TİCÂRET: Ticâret için. Ticâret maksadı ile.
BERAYA: (Beriye. C.) Halk. Bütün mahlûkat. * Halkın kılıç kullanabilenleri ve vergi hârici tutulan müslüman kısmı.
BERAZ: Az olan şey, kalil.
BERAZİK: Bölük, cemaat.
BERBAD: f. Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş.
BERBAR(E): f. Evin dam kısmında bulunan oda. * Çardak. * Kemeriye. * Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir.
BERBEKAN: Arapların giydiği bir elbise cinsi.
BER-BELEND: f. Çok yüksek yer veya rütbe.
BER-BEND: f. Ufak çocuğu annesinin sırtına bağlamağa yarıyan göğüs kuşağı.
BERBER: f. Tıraş eden, saç kesen. * Afrika'nın kuzeyindeki bir kavim.
BERBERE: Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.
BER-CA: f. Yerinde, münâsib.
BERCED: Kalın kilim. * Halı.
BERCESTE: f. Sağlam ve lâtif. * Seçme. * Edb: Zahmetsizce hatıra geliveren ve fakat çok kıymetli olan söz.
BERCİS: Müşteri denilen gezegen. * Bol sütü olan deve.
BERÇİDE: f. Devşirilmiş, toplanmış.
BERÇİN: f. Toplayıcı.
BERD: Soğuk. Soğukluk. Soğutmak. Noksan hararet. * Ölmek. * Soğuk su ile gusletmek. * Uyumak. * Sabit olmak. * Zayıf olmak. * Bir şeyi eğelemek. * Sürme çekmek. * Söğmek. * Tutya, çinko. (L.R.)
BERD-İ BEYZÂ: (Bak: Nâr-ı beyzâ)
BERDAHT: f. Pürüzünü giderme. Pürüzsüz yapma. * Cilâlama, parlatma. * Düzleme, düzeltme.
BERDAR: f. Asılmış, yukarı kaldırılmış.* Tutucu. İtaat edici ve ettirici. * Meyveli. Meyve verici olan.
BERDAŞTE: f. Yükseğe kaldırılmış, yukarı çıkarılmış.
BERDE: Tıb: Mide dolgunluğu.
BERDEC: Sürmek. (Farisîden muarrebtir).
BERDEGİ: f. Esirlik, esaret, kölelik.
BERDENG: f. Çöl ortasında yer alan küçük dağ ve tepe.
BERDEVAM: f. Devam üzere. Devamlı sürüp giden.
BERDİ: Hasır yapımında kullanılan bir ot cinsi.
BERDİS: Habis kişi, pis kimse.
BERDİYY: Suriye'de bulunan iki nehrin, bir köyün ve Hicaz'da da bir dağın adı.
BER-DÛŞ: f. Omuzda, omuz üzerinde.
BERD-ÜL ACÛZ: Kocakarı soğuğu. (Rûmi şubatın 26'sında başlar ve 7 gün şiddetle devâm eder.)
BERE: Fr. Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.
BERE: f. Kuzu. Koyun yavrusu.
BERE: t. Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk.
BERED: Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.
BEREDE: Dolu. * Çok yemekten midenin dolması.
BEREHMEN: (Berhemen) f. Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları.
BEREHNE: f. Çıplak.
BEREHNEGÎ: f. Çıplaklık.
BEREHREHE: Güzel, nâzik kadın.
BEREKÂT: (Bereket. C.) Bereketler. Bolluklar.
BEREKET: Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.(.. Kanaat-ı kat'iye verecek derecede tecrübeler vardır ki: Nasıl çocukların aczlerine binâen rahmet tarafından rızıkları hârika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor... Öyle de, mâsumiyet kesbeden imanlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, Hadis-i Şerifin bir parçası olan $ yani: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti." diye ferman etmekle, bu hakikatı isbat ediyor. L.)
BEREM: (C.: Ebrâm) Kumar oyununa dâhil olmayan.
BEREM: f. Asma ve kabak çardağı. * Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek.
BERENCEN: f. Kadın bileziği.
BEREND: f. Nakışı olmayan ipek kumaş. * Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler. * Kılıcın suyu.
BERENDAHTE: f. Yükseğe çıkarılmış, üste çıkarılmış. Yükseğe kaldırılmış.
BER-ENDAZ: f. Bir yana atan. Yukarı kaldırıp atan.
BERERE: (Bârr ve Berr. C.) Dindar ve temiz kimseler. Takvâ ehli olan, her çeşit günahlardan sakınanlar. Çok hayır sahibi kimseler.
BERESTÛK: Kırlangıç denilen deniz balığı.
BERE'TE: Sen yarattın (meâlinde fiil). (Bak: Ber')
BEREVÂT: (Berat. C.) Eskiden bir kimseye nişan, rütbe veya imtiyaz verildiğini bildiren fermanlar.
BEREZE: (Bak: Bürüz)
BERF: f. Kar.
BERF-ÂB: f. Karlı soğuk su. Kar suyu.
BERF-ÂLUD: f. Kar içinde, kara batmış.
BERF-DÂN: Buzhane, buzluk, karlık.
BERF-DÂR: f. Karlı.
BERFEND: f. Asker, nefer, er. * Güzel ve hoş söz. * Derin yer.
BERFİN: f. Kar ile ilgili, kardan.
BERF-NAK: f. Kış yaz devamlı karlı olan yer.
BERFÛK: f. Şeftali yemişi.
BERFÛZ: f. Ağzın dış kenarı, dudakların çevresi.
BERG: f. Sed, bend.BERG : f. Yaprak. * Azık. * Azm, kasd. * Hazırlık. Mal, mülk. * İntizam-ı hal. * Serencam.
BERG-İ DİRAHT: Ağaç yaprağı.
BERG-İ SEBZ: Hediye. * Yeşil yaprak.
BERGAB: f. Su bendi. Suyun biriktirildiği yer. Baraj.
BERGAL: (C.: Beragil) Sırtlan eniği.
BERGAMAN: f. Ejder. Büyük yılan.
BERGAMOT: Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi. Meyvenin kabuğundan güzel kokulu bir esans da çıkarılır.
BERGAŞ: (C.: Berâgiş) Sivrisinek. * Tahta biti.
BERGAŞTE: f. Yüz çevirmiş.
BERGERDE: f. Hatırda tutulmuş, ezberlenmiş, hıfzedilmiş.
BERGEŞİDE: f. Sıyrılmış, çekilmiş. * Tartılmış.
BERGEŞTE: f. Tersine dönmüş. Yüz çevirmiş. Mâkûs.
BERGEŞTE-HÂL: f. İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün.
BERGRİFTEN: f. Ayırmak. Kaldırmak. Gidermek.
BERG-RİZ: f. Yaprak döken. Sonbahar, güz.
BERGÜZAR: f. Hatırlatmak için armağan, hediye vermek.
BERGÜZİDE: f. Seçkin. Seçilmiş.
BERH: şiddet, eziyet, meşakkat, zorluk, zahmet.
BERH: f. Balık, semek. * Parça, kısım, hisse, nasib. * Su birikintisi. * Şimşek, berk. * Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık.
BERHABE: Minder. Döşek, yatak. * Aynı döşek veya yatakda beraber yatılan kimse.
BERHÂNE: f. Eskiyip harap olmuş konak.
BERHAST(E): f. Ayaklanmış, kalkmış.
BERHAVA: (Berhevâ) f. Boş, faydasız. * Havaya uçurulmuş. Havaya gitmiş.
BERHAY: Yaramaz, haylaz.
BERHAYAT: f. Yaşayan. Hayat üzere olan.
BERHE: Müddet, an, zaman.
BERHEM: f. Karışık, çapraşık. * Toplu, birlikte, berâber.
BERHEME: Gözünü kıpırdatmadan bir şeye bakıp durmak.
BERHEMEN: (C.: Berhemûn) Hakîm. * Efsun okuyucu.
BERHEM-ZEDE: f. Karmakarışık, altı üstüne getirilmiş.
BERHEM-ZEN: f. Karmakarışık eden, altını üstüne getiren.
BERHEM-ZENED: f. Birbirine çarpıyor. Beraber çarpıyor. Birlikte çalışıyor.
BER-HEVA: f. Kaybolmuş, havaya gitmiş.
BERHİHTE: f. Silâh çekilmiş, hamle edilmiş.
BERHİZ: f. Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden.
BERHÛD: f. Saçmasapan söz, mânasız söz.
BERHUDAR: f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli.
BERHÛH: f. Sabun.
BERHÛN: f. Çember, daire, ortası boş olan yuvarlak nesne. * Hisar, varoş, duvar veya bostan kenarlarına ve tarla aralarına çalıçırpı ve diken ile yapılan çit. * Küçük ev, oda, hücre.
BERHÛR: f. Pay, nasib, hisse.
BERHÛZ: f. Torba, dağarcık.
BERÎ: (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan. (Bak: Ber')
BERİA: Akılda güzellik, zekâda ve kıyasette emsalinden üstün olan. (Bak: Beraa)
BERİBERİ: (Seylanca) Asya'nın güneydoğusu ile Okyanusya, Senegal ve Brezilya'nın yerli halklarında görülen ve B vitamini eksikliğinde vücuda gelen bir hastalık.
BERİCEN: f. İçerisinde ekmek pişirilen ocak veya fırın.
BERİD: Postacı. Haberci. Elçi. * Sürücü. * Dört fersah mesâfe.
BERİD-İ FELEK: Satürn (Zühal) gezegeni.
BERİG: f. Set, bent.
BERİK: Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak) * Parıltı, ışık, ziya.
BERİKE: Yırtmak. Paralamak. * Un helvası.
BERİLYUM: yun. Zümrüt gibi bazı taşların bileşiminde bulunan bir elementtir. (Be) sembolü ile gösterilir.
BERİM: Siyah ve beyaz ipliklerden meydana getirilen ip. * Cemaat. * Etsiz yemek.
BERİN: f. Pek yüksek, en yüce. * Yarık, yırtık, delik.
BERİSA': Halk, insan topluluğu.
BERİT: (C.: Berâyıt) Halk, beriyye.
BERİYYE: Halk. Mahlûk. İnsan. * Sahra. Çöl. * Kır.
BERJ: f. Kuvvetli kasırga. Su girdabı.
BERK: t. Katı. Sert. * Serin. * Metin, sağlam.
BERK: Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet. * Ahmak olmak.
BERK-İ BASAR: Gözün şimşek çakması. * Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder. (E.T.)
BERK-İ HÂTIF: Kapıp götüren veya göz kamaştıran şimşek.
BERK-İ SÜYUF: Kılıçların şimşeği, kılıç korkusu.
BERK: (C.: Bürük) Göğüs, sadr. * Çok çöken deve.
BERK: f. Yaprak.
BERKA': (C.: Berkavât) Yüksek yer. * Taşlı balçık.
BERKA': (Bak: Burku)
BERKAA: Dört ayak üstüne durmak.
BERKAN: f. Tüyü kıvırcık olan kuzu postu veya kürkü.
BERKAN: Parıldama. * Volkan.
BERKARAR: Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
BERK-ASA: f. şimşek gibi parlak.
BERKAŞ(A): Nakşetmek, nakışlamak.
BERKATA: Birbirine yakın olan adım.
BERK-EFŞAN: f. şimşek saçan.
BER-KEMAL: f. Mükemmel.
BERKENAR: f. Hâşiye. Kenara yazılan yazı. Kenarda.
BERK-ENDAZ: f. Parlayıcı, parıldayıcı.BERKENDE : f. Koparılmış, sökülmüş, kökünden çıkarılıp atılmış.
BERKEŞİDE: f. Kınından çıkarılmış, sıyırılmış, çıkarılmış.* Mc: İlerletilmiş, çekilip meydana getirilmiş. BERKİYYE : Şimşek gibi. Şimşeğe âit. Elektrik. Telgraf.
BERKİ': Yedinci kat gök.
BERKU': Yüz örtüsü. Peçe.
BERKUK: Şeftali, kayısı, zerdali.
BERM: f. Hıfzetme, hatırda tutma, ezberleme.
BERMAH(E): f. Burgu, matkab.
BERMAL: f. Zirve, dağ tepesi. Dağın üstü, en yüksek yeri.
BER-MÛCİB: f. Gereğince, icabına göre.
BERMURAD: f. Emeline kavuşan, arzusu yerine gelen, dileğine eren.
BERMU'TAD: f. Her zamanki gibi. Âdet olduğu üzere, alışıldığı gibi.
BERNA: f. Delikanlı, yiğit, genç.
BERNAME: f. Mektub başlığı. * Zarfın üzerindeki adres. * Fihrist.
BERNİK: Su aygırı.
BERNİŞ: f. Romatizma ağrısı, mafsal sancısı. * Karın ağrısı, sancısı.
BERNİYE: (C.: Berâni) Büyük küp. * Küçük horoz. * Bir hurma cinsi.
BERNÛN: f. İnce tül. Çok ince ipek kumaş.
BERPA: f. Ayakta, ayak üzerinde, dik.
BERR: (C.: Ebrâr) Va'dinde sâdık. Sözünde duran. Muhsin. Keremkâr. * Nimetleri herkese, umuma ihsan eden. * Gerçeklik, sıdk. * Susuz, kuru yerler. * Toprak. Yeryüzü, yer.
BERR-İ ATİK: Eski karalar. Asya, Avrupa ve Afrika.
BERR-İ CEDİD: Yeni karalar. Amerika ve Avusturalya.
BERRADE: Suyu soğutmaya ait kap, buzdolabı, karlık. * Bardak asacak yer.
BERRAH: Sahra, çöl. * Zeval, sona ermek. * Gitmek, zehab.
BERRAK: Nurlu, pek parlak. * Bulanık olmayan, duru, açık, saf.
BERRAN: f. Kesen, kesici, keskin.
BERRANÎ: (Berr. den) Sahra ve kıra ait. Yabani. * Hâricî, zâhirî. * Şer'î hükümlere uymayan.
BERRAT: Bıçkı. * Törpü.
BERREN: Karadan, kara yoluyla.
BERRÎ: Toprağa ait, kara ile ilgili.
BERRİYE: Toprağa âit. * Çöl. Beyaban. Sahra. * Kara askeri. Piyade.
BERRÛD: Tül ağacı.
BERRÜSTE: f. Karpuz, kavun, kabak, çimen gibi dalbudak salıp da yükselmiyen nebat. * Mc: Alçak, edepsiz, rezil kimse.
BERS: (C.: Bürâs-Ebrâs) Çukur, yumuşak yer.
BER-SABIK: f. Eskisi gibi.
BERSAK: Sevinmek, sürur ve ferah.
BERSER-ZEDEN: f. Başa kakmak, azarlamak.
BERŞ: f. Afyon şurubu, keten yaprağı ile yapılan bir nevi sarhoş edici mâcun. * Arzu, gönül isteği.
BERŞA': Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.
BERŞAK: Ok atmak.
BERŞAN: f. Ümmet. Bir peygamberin tebliğ ettiği dine ve kitaba iman eden cemaat.
BERŞEM: f. Kederin belli oluşu. * Dikkatli nazar.
BERTAL: Rüşvet almak.
BERTAM: Dudağı kalın adam.
BERTAME: Gadaptan müntefih olmak, hiddetlenmek.
BERTARAF: f. Bir tarafa atılan, bir yana atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş.
BERTARUM: f. Kubbe üzerinde. Dam üstünde.
BERTER: f. Daha yüksek, daha üstte, âlâ.
BERTİH: Aşırma.
BERTİL: (C.: Beratil) Uzun taş. * Uzun, sağlam demir.
BERÛD: Soğutucu. * Göze çekilen sürme.
BERÛMEND: f. Faydalı, verimli. * Ter ü taze. * Nasibli, hisseli.
BERÛMENDÎ: f. Faydalı, menfaatli olma.
BERÛZ: Zâhir olmak, zuhur etmek, görünmek.
BERÛZ: f. Kavga, savaş, muhârebe.
BERVAR(E): f. Sayfiye. * Havadar köşk, mesken. * Evin küçük, arka kapısı.
BERVAZE: f. Gezinti için hazırlanan yemek.
BER-VECH: f. Olduğu gibi, aynen.
BER-VECH-İ ATİ: f. Gelecek tarz üzere. Aşağıdaki gibi.
BER-VECH-İ BÂLÂ: Yukarıda olduğu gibi.
BER-VECH-İ İŞTİRÂK: Ortaklıkla, iştirak ederek.
BER-VECH-İ MAKTU': Muayyen bir bedel karşılığı olarak.
BER-VECH-İ MÛTAD: f. Adet olduğu gibi.
BER-VECH-İ YESİR: Kolaylıkla, kolayca.
BER-VECH-İ ZİR: f. Aşağıdaki gibi. Gelecekte görüleceği üzere.
BERZ: f. Ziraat, ekim.
BERZAH: İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası. * Perde. * Sıkıntılı yer. * İki yer arasındaki geçit. * Mani'a, engel, (Bak: Sırat köprüsü). Ölen insanların ruhları kıyamete kadar berzah âleminde bulunurlar. Berzah büyük ve mânevi bir âlemdir. Dindar olup cennetlik olanlar, berzah âleminde sevdikleri kimselerle ve iyi insanlarla görüşürler ve çok zevkli yaşarlar. Kıyamet kopunca Allah bütün ruhları haşir meydanında cesetleri ile diriltip toplayacaktır.
BERZE: f. İpekli kumaş * Yakışıklı, nâzik. * Ekin, zirâat. * Dal, budak. * Letâfet, zerâfet.
BERZEDE: f. Toplanılmış, biriktirilmiş, bir araya getirilmiş.
BERZE-GAV: f. Tarla sürecek öküz, çift öküzü.
BERZEN: f. Sahra, çöl. * Sokak, cadde. Mahalle. Köşebaşı.
BERZ-GAR: f. Ekinci.
BE-SER: f. Baş üzerine.
BE-SER Ü ÇEŞM: f. Başgöz üstüne.
BE-SER Ü PÂ: f. Baştan ayağa.
BESERE-İ HABİSE: Çıktığı yeri kangren eden ve adına da kara kabarcık denen öldürücü bir hastalık.
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BEŞER: (Beşere) İnsan derisinin dış yüzleri. * İnsan. Âdem.(Hem istikrâ-i tâmme ile ve fenlerin tahkikatıyla sabit olmuş ki; mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünki beşer, hilkat-ı kâinattaki zâhiri esbab ve neticelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeplerin münâsebetlerini aklıyla keşfedip san'at-ı İlâhiyeyi ve muntazam hikmetli icadât-ı Rabbaniyenin taklidini san'atcığıyla yapmak ve ef'âl-i İlâhiyeyi anlamak için ve san'at-ı İlahiyeyi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve san'atlarıyla anlamak için bir mizan bir mikyas, kendi cüz-i ihtiyariyle işlediği maddelerle Hâlık-ı Zülcelâl'in küllî, muhit ef'al ve sıfatlarını bilerek kâinatın en eşref ve ekrem mahlûku olduğunu isbat ediyor.Hem İslâmiyetin kâinata ve beşere ait hakikatlarının şehadetiyle, mükerrem beşer içinde, en eşref ve en âlâsı ehl-i hak ve hakikat olan ehl-i İslâmiyet, hem istikrâ-i tâmme ile, tarihlerin şehadetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl-i hakkın içinde dahi bin mu'cizâtı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'an hakikatlarının şehadetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. H.)
BEŞERÎ: İnsana ve insanın fıtrî hallerine mensub ve müteallik. İnsanla ilgili.
BEŞERİYYET: İnsanın tab' ve hilkati ve fıtrî halleri. İnsanlık.
BETER: (Bed-ter'in muhaffefi) Daha kötü, daha fena.
BETTER: f. (Bed-ter) Daha kötü. Çok fena.
BEYDER: f. Ekin harmanı. * Doğru lügat.
BEYDERÎ: Harmancı.
BEYLERBEYİ: Tar: Sancak beylerinin başı. Osmanlı eyalet umumi valisi.
BEZER: Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.
BEZR-GER: f. Çiftçi, ekinci. Tohum serpen.
BİBERON: Fr. Emzik.
BÎ-CİĞER: f. Korkak, ciğersiz, yüreksiz.
BÎ-DADGER: f. Gaddar, zâlim, hain.
BÎ-DADGERÎ: f. Gaddarlık, hainlik, zâlimlik.
BÎ-GERAN: f. Sınırsız.
BÎ-HABER: f. Habersiz, bilgisiz.
BİHTER(EK): f. En iyi, daha iyi.
BİHTEREK: f. Farslılarca, 120 senede bir def'a 13 ay kabul edilen yılın ismi.
BİHTERÎ: f. Üstünlük, en iyi ve üstün olma.
BİHTERÎN: f. Pek iyi, en iyi.
BÎ-KERAN: (Bî-girân) f. Sınırsız, sonsuz. * Kenarsız. * Hesabsız.
BÎ-MER: f. Sayısız, hesapsız.
BİNABERİN: f. Bunun üzerine, bu sebebe binâen, bundan dolayı.
BİNT-ÜL KEREM: şarap, hamr.
BÎ-PERVA: f. Korkusuz. Pervasız.
BİRADER: (Berâder) f. Kardeş.
BİRADER-İ MANEVÎ: Din veya âhiret kardeşi.
BİRADER-İ RIDAÎ: Süt kardeşi.
BİRADERANE: f. Dostça, kardeşçe.
BİRADERÎ: f. Kardeşle ilgili. Kardeşlik.
BİRADERZADE: f. Kardeş oğlu. (Yeğen: Kızkardeşin oğludur.)
BİSER(E): f. Atmaca cinsinden, zaganos denilen bir nevi avcı kuşu.
BÎ-SER: f. Başsız.
BÎ-SER Ü PÂ: Sefil ve perişan.
BİSTER: f. Yatak, döşek.
Bİ-ŞERM: f. Utanmaz.
BİŞ-TER: f. Daha çok, daha fazla.
BİYOTERAPİ: Tıb: Bazı hastalıkların tedavisinde canlı varlıklardan faydalanma usûlü.
BÎ-ZER: f. Altınsız.* Cimri, hasis, pinti.
BUHTER: Her şeyin esası, aslı. * Kısa boylu.
BUY-PEREST: f. Av köpeği.
BÜNYAN-I MERSUS: Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.
BÜREHNE-SER: f. Başı açık.
BÜRİDE-SER: f. Başı kesik.
BÜTPEREST: f. Putu mâbut ittihaz eden. Heykellere ibâdet eden. (Bak: Putperest)
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BE-SER Ü ÇEŞM: f. Başgöz üstüne.
BERŞEM: f. Kederin belli oluşu. * Dikkatli nazar.
BERŞAK: Ok atmak.
BERŞA': Uzun boylu, iri gövdeli ahmak kimse.
BERK-EFŞAN: f. Şimşek saçan.
BERGAŞTE: f. Yüz çevirmiş.
BERGAŞ: (C.: Berâgiş) Sivrisinek. * Tahta biti.
BERAŞ: Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
CA'BER(E): (C.: Ceâbir) Kısa boylu kimse.
CA'CERE: (C.: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.
CADU-GER: f. Büyücü, sihirbaz.
CA'FER-İ SÂDIK: (Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı.
CAGER: f. Kuş kursağı.
CAHDER: Kısa boylu.
CAHMERİŞ: (C.: Cehâmir) Çok yaşlı kadın. * Eşek sıpası.
CÂLİB-İ MERHAMET: Merhamet çeken.
CAM-I GEVHERÎ: Billur kadeh.
CAM-I SEHER: Güneş, şems.
CAM-I ZERRİN: f. Altın kadeh. * Tas: Allah âşıkının kalbi. * Bir kasaba adı. * Bir şarab adı.
CAMGER: f. Cam yapan sanatkâr, camcı ustası.
CAMİ-ÜL EZHER: Mısır'daki en büyük üniversitenin adı.
CAN-AFERİN: f. Yaratıcı.
CAN-AVER: Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar. * Domuz, canavar, hınzır. * Zararlı hayvan.
CAN-FERSA: f. Can dayanamıyacak derecede.
CANPERVER: f. Kalbi ferahlandıran. Ruha hoş gelen.
CANSİPER: (Cansupâr): f. Canını feda eden.
CANSİPERANE: f. Canını feda edercesine.
CAVERS: Buğdaylar arasında biten bir cins sarı darı.
CA'ZERÎ: Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse.
CEBER (CEBERİYE): (Ceberiyyun) Cüz'i iradeyi inkâr eden bir fırka-i dalle. Hak yolundan çıkmış, dalâlete düşmüş bir fırka. Bunların zıdları da Mu'tezile'dir.
CEBERUT: Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet.
CEDERÎ: Vücutta çıkan çiçek hastalığı.
CEFA ENDER CEFA: Cefa içinde cefa. Azab içinde azab veya ayrılık.
CEHER: Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye "echer" derler)
CEHVERE: Zâhir olmak, görünmek.
CEHYER: Dişi ayı.
CEM-İ MÜKESSER: Gr: Cemi yapılacağı zaman müfredinin şekli bozularak yapılan cemi. Kaide dışı yapılan, kaideye uymadan yapılan cemi. Kitab; kütüb, gibi.
CEM-İ MÜZEKKER: Gr: Müfredinin şeklini bozmadan sonuna (în, ûn) getirilerek yapılan cemi: Müslimîn, müslimûn gibi.
CEMDER: f. Bir cins bıçak veya kama.
CEMERAT: (Cemre. C.) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar.
CENDERE: yun. Tazyik. Baskı, basınç. * Dar dere, boğaz. * Kalın oklava. * Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet. * Mc: Sıkı ve dar yer.
CENGAVER: (C.: Cengâverân ) f. Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden.
CENİVER: f. Sırat köprüsü.
CER': Suyu yudumlayarak içme.
CER: f. Yarık, çatlak.
CER'A: Kumlu, otsuz yer.
CERA': Suyu sora sora içmek.
CERAB: Torba, dağarcık.
CERAD: Çekirge. * Mc: Yağmacılar gürûhu.
CERADE: (C.: Cerâd) Çekirge.
CERAHAT: Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.
CERAHOR: Tar: Osmanlılarda ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyanlara verilen isim.
CERAİD: (Ceride. C.) Cerideler. Gazeteler.
CERAİD-İ YEVMİYYE: Günlük gazeteler.
CERAİM: (Cerime. C.) Cerimler, suçlar, kabahatlar, cinayetler.
CERAİM-İ MÜŞTEREKE: Müşterek işlenen suçlar. Ortak kabahatlar.
CERA'KUK (CERA'KİK): Ekşi yoğurt.
CERAM: Hurma çekirdeği. * Kuru hurma.
CERAME: Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak. * Cesâmet.
CERAMİKA: Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.
CERAYE: Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek.
CERAYET: Câriyelik hâli.
CERAZET: Oburluk.
CERBA: Uyuz kadın.
CERBAN: Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.
CERBEYA: Mağrib ile şimâl arasında esen yel.
CERBEZE: Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme. * Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye.(Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda kullanıldığı halde; Türkçede: Beceriklilik ve konuşma kabiliyeti gibi medhedilir bir sûrette geçmektedir.)(... Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabâvettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat mertebesi ise, hikmettir ki hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinab eder. İ.İ.)(... Cerbeze nedir?C- Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sümbüllendirerek hasenata galib etmektir...Meselâ: Bir aşiretin herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsil edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa...Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-i zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hâzırda sudurunu tasavvur etse acaba, evvelki adam ne derece mustakzer; ikinci adam ne derece müteaffin... Hattâ hayal, gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etmeğe hakkı olmayacaktır.İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa der. Hakikaten cerbeze, envaiyle garâibin makinesidir.Görülmüyor mu ki, cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında, umum kâinat, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasane hareket edip gülüşüyor... veyahut, çocuğunun vefatıyla matem tutan bir validenin cerbeze-âlûd me'yusiyeti nazarında umum kâinat, hüzün-engizâne ağlaşıyor. Tuluât)
CERBEZE-ÂLÛD: Cerbezeli. Cerbeze ile olan faaliyet.
CERBİYYE: Uyuz böcekleri.
CERCAR: Yaban maydanozu.
CERCER: (C.: Cerâcir) Kağnı.
CERCERE: Deve sesi.
CERCİS: (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine devam etmiştir. Kendisine düşmanlık eden kavim ateşle helâk edilmiştir. En sonunda yine Cercis Aleyhisselâm şehid edilmiştir.
CERD: Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme. * Ot ve ağaç yetişmeyen yer.
CERDA: Mahrum, çıplak. * Tüysüz, dazlak. * Çorak, verimsiz toprak, arazi. * Karıştırılmamış.
CERDAHL: Büyük gövdeli deve. * İnsanların her işine itiraz eden.
CERDAK(A): (C.: Cerâdik) Yufka ekmeği.
CEREA: (C.: Cere') Ot bitmeyen kumlu yer.
CEREB: Uyuz hastalığı, uyuzluk.
CEREB-NAK: f. Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi.
CEREC: Yüzüğün, parmağa geniş olması. * Taşlı, sert yer. * Muztarib. Iztırab ve acı çeken.
CERECE: Büyük, geniş yol. * Ulu yol.
CERED: f. Yaralı, mecrûh.
CERED: Çıplak olma.
CEREF: Bir kimsenin, kederden dolayı tükrüğünü yutkunup durması.
CEREM: Ayrılmak. * Günâh. Cinâyet. * Hurma toplarken yere düşenleri yemek.
CERENFEŞ: Yanları etli ve büyük olan kişi.
CERENG: f. Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi.
CERES: Çan. * Zindan, hapis yeri. * Hayvanın boynuna asılan çıngırak.
CERES-DAR: f. Çıngırak taşıyan, çıngıraklı.
CEREŞ: Bir şeyi iri dövme, iri öğütme.
CEREVHAK: İplik yumağı.
CEREYÂN: Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma. * Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.
CEREYÂN-I HEVÂ: Hava akımı.
CEREZ (CÜRÜZ): Suyu kesik olan. * Otsuz yer.
CEREZ: Davarın art sinirinde olan bir hastalık.
CERF: Ahzetmek, almak. * Yıkmak, harap etmek. * Yerden bel veya kürekle bir şey atmak.
CERGAND: f. Bumbar dolması denen bir yemek çeşiti. * Işık. Işık konacak yer.
CERGE: f. Bir mevki'de bulunan insan topluluğu.
CERH: Yara. * Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak. * Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek. * Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek. * Şahid, yalancı ve fâsık olduğundan dolayı mahkemede hâkimin şâhidin şehâdetini reddetmesi. * Kesb u kâr eylemek. Kazanmak.
CERH-İ AMÛD: Bir kimseyi her ne ile olursa olsun, haksız olarak kasden yaralamak.
CERHA: Yaralı, yaralanmış.
CERHETMEK: Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.
CERİ': (Cür'et. den) Cesur, yiğit, delikanlı, gözü pek, cesaretli, yılmayan.
CERİ'-ÜL LİSÂN: Sözünü esirgemiyen, çekinmeden söyliyen.
CERİB: Uyuz hastalığına tutulan. Uyuz marazına tutulmuş olan. Uyuz.
CERİB: İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü. * Dönüm. * Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü.
CERİD: (C.: Cerâyid) Hurma budağı. * Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı.
CERİD(E): Çorak ve verimsiz yer.
CERİDE: f. Yalnız, tenhâ.
CERİDE: Gazete. * Resmi dâirenin büyük hesablarının kaydedildiği defter.
CERİDE-İ HAVÂDİS: 1840'da Çörçil ismindeki bir İngiliz tarafından çıkarılan ilk hususî gazete.
CERİH: (Cerh. den) Mecruh. Yaralanmış, yaralı.
CERİHA: Yara. Çürüklük.
CERİHA-DÂR: f. Cerihalı, yaralı.
CERİM: Kabahatli, câni, suç işlemiş. * (C.: Cirâm) Kuru hurma. * Hurma çekirdeği.
CERİME: Suçludan alınan para cezası, cereme. * Günah, zenb, suç.
CERİN: (C.: Ecrân-Ecrine-Cürün) Hurma kurutma yeri.
CERİR: (C.: Cürür) Devenin boynuna taktıkları ip.
CERİRE: Kabahat, suç.
CERİR-İ TABERÎ: (Bak: Taberî)
CERİŞ: İri bulgur. * İri dövülmüş tuz.
CERİZ: Tasalı kimse. Hüzünlü, kederli olan kişi.
CERM: (C.: Cürüm) Bir cins Arap sandalı. * Kat'. Kesme. * Günahkâr olma, günah işleme. * Koyun kırkma. * Sıcak, sıcaklık.
CERMEN: Germen, Alman.
CERMÜZE: f. Sefer ve misafirlik.
CERR: Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb. * Para almak. * Uçurum. * Kale hendeği.
CERR-İ MAGNEM: Menfaat celbetmek.
CERRAH: Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.
CERRAHHÂNE: Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE: Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.
CERRAHÎ: Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili.
CERRAR: Cer yapan, para toplayan. * Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu. * Desti satıcısı. * Ağır ağır giden. * Traktör.
CERRARE: Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.
CERRE: (C.: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak. * Ağaçtan yaptıkları su kabı.
CERRE ÇIKMA: Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle para ve erzak toplamaları.
CERS (CİRS): Gizli ses. * Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi. * Bir miktar zaman.
CERŞ: Bir şeyin kabuğunu soyma, bir şeyi kazıma.
CERUR: Çok miktar yemek.
CERUZ: Obur, çok yiyen.
CERV: Küçük meyve. * Vahşi hayvan yavrusu. Enik.
CERVEL: Taş.
CERY: Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan.
CERZ: Kat', kesme. * Yok etme, mevcudiyetini kaldırma. * Katletme, öldürme.
CERZE: (C.: Cürüz) Yaş ot bağı.
CEŞER: Davarı otlamaya çıkarmak.
CEVAHİR-İ FERD: (Cevher-i ferd. C.) Cevher-i ferdler. Zerreler, atomlar.
CEVANİB-İ ERBAA: Dört taraf.
CEVAZ-I ŞER'Î: Şer'an câiz olma. Şeriatça yasak olmayan husus.
CEVDER: f. Öküz.
CEVHER: Bir şeyin özü, esası. * Kıymetli taş. * Çelik üzerindeki nakış. * Edb: Noktalı harf. * Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih. * Harflerin noktası. * Fls: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi dışında başka birşeye muhtaç olmayan varlık. Allah'a inanan filozoflar iki çeşit cevher kabul etmişlerdir. Yaratıcı cevher, Allah. Yaratılmış cevher, madde, ruh. Allah'ı cevher olarak vasıflandırmak noksan bir anlayıştır. Çünkü cevher Allah'ın sıfatlarından "kıyam-ı binefsihi: varlığı kendinden olan" sıfatını belirtebilir. Allah'ı sıfatları ve isimleriyle tanımak icab eder. Maddeci filozoflar cevher olarak yalnız maddeyi kubul ederler. Oysa madde Allah'ın yarattığı âlemlerden sadece biridir. Fizik ilmi maddenin enerjiye ve enerjinin maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Madde de enerji de belli kanunlara bağlıdır. Kanun varsa kanun koyucu da vardır. Madde ve enerjiye hakim olan ve kanunları koyan, madde ve enerjiyi yaratan Allah'dır.
CEVHER-İ FERD: Zerre, en küçük cisim. Atom.
CEVHER-İ ULVÎ: Ateş, nâr. * En yüksek cevher. * Ruh.
CEVHER-DÂR: f. Elmaslı. * Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. * Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. * Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç.
CEVHERE: Bir, tek cevher.
CEYDER: Kısa boylu.
CEZÂİR-İ İSNÂ AŞER: Ege Denizindeki oniki adalar.
CEZER: Havuç. * Aslanın yediği et.
CİĞER: f. Ciğer. Bağır. * Keder, sıkıntı, elem. * Avaz.
CİĞER-DÂR: f. Yürekli, ciğerli, cesâretli.
CİĞER-DER: f. Ciğer söken, ciğer parçalıyan.
CİĞER-DÛZ: f. Ciğeri delip geçen.
CİĞER-FÜRÛŞ: f. Ciğerci, ciğer satan.
CİĞER-GÛŞE: f. Evlât, yavru. * Sevgili. Mâşuk.
CİĞER-HÛN: f. Ciğeri kanlı. Çok acıklı.
CİĞER-PÂRE: f. Sevgili yavru, evlâd.
CİĞER-SÛZ: f. Çok acı. Ciğer yakar derecesindeki teessür.
CİĞER-ŞÜKÂF: f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren.
CİHAD-I EKBER: Nefis ile mücadele.
CİHAN-DEĞER: f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli.
CİHAN-GERD: f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen.
CİHÂT-I ERBAA: Dört cihet.
CİLANGER: f. Çilingir.
CİLD-GER: f. Ciltçi, mücellit.
CİLVEGER: f. Cilve ve naz eden. Cilveli. * Tecelli eden.
CİVANMERD: Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.
CÖMERT: Eli açık, ikramcı, kerem sahibi.
CUD U KEREM: Cömertlik, eli açıklık.
CUMHURİYET-PERVER: f. Cumhuriyetçi, cumhurcu.
CÛŞ-AVER: f. Coşturucu, coşmaya sebep olucu.
CÜDERA': (Cedir. C.) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.
CÜDERE: (C: Cüder) Ur dedikleri yumru. (İnsan bedeninde çıkar)
CÜDERÎ: Kabarcık denilen hastalık. * Çiçek hastalığı.
CÜHERA: (Câhir. C.) Yüksek sesle açık olarak söylenenler.
CÜMLE-İ MU'TERİZE: Cümlenin mânasını açıklamak için parantez içine yazılan cümle.
CÜRDE ASKERİ: Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.
CÜRN (CERİN): (C: Cüren) Hurma kurutulan ve harman yapılan yer.
CÜZ-Ü FERD: Bir varlıktan veya bir vücuddan bir parça. * Atom. (Bak: Cüz-i lâyetecezzâ).
CÜ'ZER: (C.: Câzer) Geyik buzağısı. * Yaban sığırının buzağısı.
CERAİM-İ MÜŞTEREKE: Müşterek işlenen suçlar. Ortak kabahatlar.
CEZÂİR-İ İSNÂ AŞER: Ege Denizindeki oniki adalar.
CENK-ÂVER: Harpçi, fedakâr.
DA' MÂ KEDER: Keder veren şeyi bırak.
DÂD-ÂVER: f. Doğru, adaletli.
DÂDENDER: f. Erkek üvey kardeş.
DÂDER: f. Karındaş, kardeş, birâder.
DÂDER-ENDER: f. Üvey kardeş.
DÂD-GER: f. Doğru, insaflı.
DAMZER: (C.: Damazir) Sütü az olan deve. * Sağlam ve sert yer. * Şişman kadın.
DÂNİŞ-GER: f. Alim, bilgin.
DÂR-I ŞURA-YI ASKERÎ: 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.
DARU-BERD: f. Debdebe, ihtişam.
DÂS-I ZERRİN: Altın orak. * Mc: Yeni ay.
DA'SERE: Yıkmak.
DA'ŞERE: Yıkmak.
DÂVER: Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) bir ismidir. * Âdil, insaflı ve doğru olan hükümdar, vezir veya hâkim.
DÂVERÂNE: f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim ve vezirle alâkalı olan.
DÂVERÎ: f. Hâkimlik, hükümdarlık. * Mahkeme ve dâvâ. * Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. * Kavga, mücadele.
DAVMERAN: Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.
DEBER: Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.
DEF-İ ŞER: Kötülüğü ve şerri def'etmek.(Bu günlerde, Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan, def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. K.L.)
DEFER: Koltuk kokusu gibi olan pis koku. * Yemeğe kurt düşmesi.
DEFTER: (C.: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula. * Liste.
DEFTER-İ A'MÂL: İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi haşr-i bahâride başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var. Fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. S.)
DEFTERDAR: Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
DEFTERDARLIK: Eskiden maliye bakanlığı. * Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan daire.
DEHVER: Cem'etmek, toplamak. * Lokmayı büyük yapmak.
DEJENERE: Fr. Bozulma, soysuzlaşma.
DEMAR-ÂVER: f. İntikam alan, müntakim. Helâk eden.
DERA: f. Çan, çıngırak.
DERAHİM: (Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar.
DERAHİS: Şiddetler.
DER-AKAB: f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
DER-AMED: f. Gelir.
DER-AN: f. Derhâl, o anda, hemen.
DERARE: Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.
DERARİ: f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler.
DERAZ: f. Uzun, tavil.
DERB: (Dürb) Bir şeyi âdet edinmek. * Dadanmak, alışmak. * Haslet, cür'et. * Tecrübe etmek. * Denemek.
DER-BAN: f. Kapıcı, kapıya bakan.
DER-BAR: f. Ev kapısı.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DER-BEDER: f. Serseri, kapı kapı dolaşan. * Dağınık, perişan.
DER-BEND: f. Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. * Anahtarsız kapı.
DER-BENDÇİ: Kale veya hudut muhafızı.
DER-BEST(E): f. Kapalı kapı. * Kapanmış susmuş.
DERC: İçine almak. Katmak. * Kitaba koymak. * Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı. * Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
DERCAN: f. Can içinde.
DERCAN ETMEK: Can içine almak, hayatını ona vermek.
DERÇİN RESMİ: Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi.
DERD: f. Tasa, keder, kaygı. * Hastalık, illet.
DERD-İ DİL: Gönül tasası, gönül gamı.
DERD-İ MAİŞET: Geçinmek derdi ve zorluğu. Maişet derdi.
DERD-İ SER: Sıkıntı, baş derdi, başağrısı.
DERDA: f. Yazık! Vah vah!
DERDAB: Sadâ, ses.
DERDAK: (C.: Derâdik) Küçük çocuklar. * Her şeyin küçüğü.
DERDAR: Servi ağacından bir sınıf.
DERD-AŞİNA: f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
DERDEBİS: Belâ. * Zahmet. * Boncuk. * Yaşlı kişi.
DERD-DEST: Elde. Elde etmek, yakalamak, tutmak. Ahz. * Yapılmakta ve rüyet edilmekte olan.
DERDMEND: f. Tasalı, kaygılı, dertli.
DERDNAK: f. Dertli, kederli, kaygılı, tasalı.
DERDUR: Su çevriği, girdab. * Derin çukur yer.
DEREBEYİ: Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri. * Mc: Asi, zorba.
DERECAT: (Derece. C.) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.
DERECAT-I KURBİYE: Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri.
DERECAT-I ŞEMSİYE: Eski Kozmoğrafyaya göre; güneşi döndüğü farzedilen dâirenin on iki burca tekabül eden kısımları.
DERECE: (C.: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak. * Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar. * Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye. * Miktar, rütbe.
DERECE-İ HARARET: Isı derecesi.
DERECE-İ SÜLLEM: Merdiven basamağı.
DERECE-İ ŞUHUD: İmanı ve mânevi hakikatları, mânevi terakki yoluyla görmek seviyesinde olan iman mertebesi.
DERED: Ağızda diş olmamak.
DEREK: Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye) * Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)
DEREKA: (C.: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.
DEREKÂT: Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
DEREKE: Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe. * Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.
DEREKE-İ MİRKAT: Merdivenin en alt basamağı.
DEREKÎ: Gerileme.
DEREM: f. Akçe, para.
DEREM: Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi. * Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması. * Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.
DEREMAN: Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim" derler).
DEREM-GÜZİN: f. Sarraf.
DEREM-SERA: f. Para basılan yer.
DEREN: Kir, vesah.
DERENDE: f. Yırtan, yırtıcı.
DERER: Kasdetmek.
DERES: Nişanın belirsiz olması. * Kaftanın eskimesi. * Evin köhne olması.
DERGÂH: (Der-geh) f. Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. * Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. * Şeyhlerin tekkesi.
DERGÂH-I ÂLÎ: Padişah kapısı. Yüksek dergâh.
DERGÂH-I MUALLÂ: Büyük kapı. * Mc: Saray.
DERGİŞ: f. İzdiham, çok kalabalık. * Bir zerdali cinsi.
DERH: Men etmek, engel olmak.
DERHAL: f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden.
DER-HAST: f. Arzu, taleb, istek, dilek. * Dilekçe, istida.
DER-HATIR: Hatırda.
DERHEM: f. Karışık, karmakarışık. * Muztarib, sıkıntılı, ıztırab çeken. * İncinme.
DERHİŞTE: f. Cömertlik, sehavet.
DERHOR: f. Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.)
DERHUŞ: f. Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste.
DERİ: f. Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) * Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği.
DERİÇE: f. Küçük kapı, oyma kapı. Pencere.
DERİDE: f. Yırtık, yırtılmış.
DERİR: Yürügen davar.
DERİS: (C.: Dirsân) Eski kaftan, eski elbise.
DERİYYE: Avcıların gizlenip av gözledikleri yer.
DERK: En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak. * Anlamak.
DERK-İ DEKAİK: İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama.
DERKAA: Kaçmak, firar.
DER-KÂR: f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan.
DER-KEMİN: f. Pusu bekleyen, pusuda olan.
DER-KENAR: Kenarda bulunan, hâşiye. Bir sahifenin kenarına çıkarılan yazı.
DERKETMEK: Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak.
DERMA': Topuğu belli olmayan, şişman kadın. * Tavşan. * Kırmızı yapraklı bir acı ot.
DERMAN: f. İlâç, tiryak. * Çare-i necat, kurtuluş sebebi. * Tâkat, güç, kuvvet.
DERMANDE: (c.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı.
DERMEK: Çok beyaz olan un. * Beyaz ekmek.
DERMEYAN: (Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada.
DERMEYAN ETMEK: Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.
DERNEK: Eğlence için yapılan toplanma. * Düğün. * Cemiyetler kanununa göre kurulmuş cemiyet.
DER-NİYAM: f. Kınına sokulmuş, kınında, kılıfta.
DERPEY: f. Hemen, ardı sıra.
DERPİŞ: f. Önde olan, göz önünde bulunan.
DERR: İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır. * Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı. * Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.
DERRACE: Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi. * Bisiklet.
DERRAK: (Derk. den) Çok dikkatli olan, çabuk anlayan, anlayışlı, müdrik.
DERRAR: Yün eğerdikleri iğ.
DERS: Tenbih, tâlimat, vazife. Bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi bilen birisinden azar azar alınan vazife. * Akıl.
DERS-İ İBRET: İbret dersi. Göz ve fikir açacak hâdise.
DER-SAADET: f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi.
DERSEC: Mercimek.
DERS-HAN: f. Ders okuyan, talebe, öğrenci.
DERSHANE: f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri.
DERS-İ AMM: Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan. * Asistan. * Herkese ders vermeğe salâhiyetli âlim.
DER-TESBİH: Tesbihde, duâda, zikirde.
DERUC: Hızlı esen rüzgâr, fırtına.
DERUHDE: f. Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. * Üzerine alınan iş.
DERUN: f. İç taraf. Dâhil. * Kalb.
DERUNÎ: f. Gönülden, içten.
DERVA(H): f. Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. * Başaşağı asılmış. * Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli.
DERVAH: f. Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. * Sağlam, metin, muhkem. * Doğru, asıl, gerçek. * Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. * Ayıp, utanma. * Sertlik, kabalık.
DERVAZE: f. Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı.
DERVÂZE-İ NUŞ: Mc: Ağız.
DERVİŞ: f. Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. * Kimsesiz, fakir. * Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. * Mürid veya şeyh.
DERVİŞÂN: (Derviş. C.) f. Dervişler.
DERVİŞÂNE: f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette.
DERY: Bilmek.
DERYA: f. Deniz, bahr.
DERYA-YI AHDAR: Yeşil deniz. * Mc: Sema, gök.
DERYA-YI EBYAZ: Akdeniz.
DERYA-YI ESVED: Karadeniz.
DERYA-YI UMMAN: Açık deniz. Umman Denizi. Okyanus.
DERYAB: f. Akıllı, anlayışlı, müdrik.
DERYA-BEND: f. Liman. * Tersane.
DERYAÇE: f. Göl, küçük deniz.
DERYA-MİSAL: Deniz gibi çok olan, denizi andıran.
DERYAN: Bilmek, ilim.
DERYA-NEVERD: f. Denizde dolaşan, denizde gezen.
DERYANİYE: Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.
DERYA-NUŞ: f. Çok fazla içki içen.
DERYUZ: f. Dilencilik.
DERZEN: f. İğne.
DESKERE: (C.: Desâkir) Dağ başında olan harab kale. * Küçük köy.
DESKERE: f. Şehir ve kasaba, il ve ilçe. * Hasta insan, eşya vs. taşımaya yarayan tahta.
DESMERE: (C.: Desâmire) Dağ başında olan harap yıkık kale.
DEST-ERRE: El bıçkısı. Testere.
DESTROYER: ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi.
DETERMİNANT: Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo.
DEVAİR-İ ASKERİYE: Askerî daireler.
DEVDERÎ: Kısa boylu cariye.
DEVERAN: Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
DEVERAN-I DEM: Kan dolaşımı, kan deveranı.
DEVERAN-I DÜNYA: Dünyanın dönüp devretmesi.
DEVR-İ TERAKKİ: İlerleme devri.
DEVSERE: Büyük, semiz, kuvvetli deve.
DIHK-ÂVER: f. Güldüren, güldürücü.
DİGER: f. Başka, diğer, öteki.
DİGER-BÂR: f. Başka zaman, başka defa.
DİGER-BİN: f. Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi.
DİGER-GUN: f. Değişmiş, başkalaşmış, bozuk.
DİGER-KÂM: f. Başkalarını düşünen.
DİGER-RUZ: f. Diğer gün, başka gün.
DİL-İ DERYA: Denizin ortası.
DİL-ÂVER: f. Yiğit. Cesaretli. Yürekli. * Gönül alıcı.
DİL-ÂVERÂN: (Dil-aver. C.) Dilaverler, yürekliler, yiğitler.
DİL-BER: f. Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber.
DİL-FERAH: f. Sevinçli, gönlü rahat.
DİL-GERM: f. Öfkelenmiş hiddetlenmiş, gönlü kızmış.
DİN-İ FERİD: Tek ve benzersiz olan hak din. İslâm dini.(Bernard Shaw demiş: "Din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din; tek, yektâ, emsalsiz bir din-i ferid olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yâni: Islah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: "Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık namı, O'na verilmek lâzımdır." M.)
DİNPERVER: f. Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi.
DİREM-SERA: f. Darbhâne, para basılan yer.
DİREV-GER: f. Ekin biçen, orakçı.
DİVÂR-GER: f. Duvarcı.
DİVER: f. Ev sahibi.
DİYER: (Dâr. C.) Dârlar, hâneler, evler.
DUCRET-VER: f. Sıkıntılı.
DUGMERAN: Kara, esved.
DUHT-ENDER: f. Üvey kız. * Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi.
DUHTER: f. Kız.
DUHTER-İ HİNDÎ: Hindistanlı kız.
DUHTERE: f. Bekârlık, kızlık.
DUHTERÎ: f. Kızlık, bekârlık.
DUHUL-İ MUZAFFERÂNE: Muzafferce giriş.
DÛN-PERVER: f. Kötü kimseleri koruyan, alçak kişileri muhafaza edip onların ilerlemelerine yardımcı olan.
DÜBB-Ü EKBER: Büyük ayı tâbir edilen, kutup yıldızı ile beraber etrafındaki yedi yıldız.
DÜNYAPEREST: f. Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven.
DÜRC-İ ZER: Altın kutusu.
DÜRER: (Dürr. C.) f. Büyük inciler.
DÜRER-İ SEMAVÎ: Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.
DÜRER-BÂR: İnciler yağdıran. * Mc: Çok kıymetli ve güzel sözler söyleyen.
DÜŞVAR-GER: f. Dağ.
DÂNİŞ-GER: f. Alim, bilgin.
DERVİŞÂN: (Derviş. C.) f. Dervişler.
DERYA-NUŞ: f. Çok fazla içki içen.
DİL-ÂVER: Gönül alıcı.
EBAZER: (Bak: Ebu Zerr-i Gıffarî)
EBER: Hurmanın budaklanması ve ıslah edilmesi. * Akrep sokması.
EBERR: Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever. * Şenlikten uzak, bedevi.
EBHER: En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir. * Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.
EBNÂ-İ BEŞER: İnsan oğulları.
EBRUFERAH: f. Güler yüzlü.
EBTER: Kuyruğu kesik hayvan. * Sonunda oğlu ve kızı kalmayan insan. * Ölümünden sonra adı hatırlanıp anılacak hayrı ve ihsanı kalmayan kişi. * Eksik, tamamlanmamış.
EBU CA'FER: Sinek.
EBU-D DERDA: Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âmil olmadığı halde ilim sâhibi sayılamaz."
EBU-L İBER: Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.
EBZER: Üst dudağında sarkık derisi olan.
ECDER: (Cedir. den) Daha büyük. Pek münasib.
ECERRAN: İns ve cinn.
ECZÂ-YI ŞERİFE: Kur'ân-ı Kerim'i meydana getiren otuz cüz.
EDA-İ FERÂİZ: Allah'ın (C.C.) farz olarak emrettiklerini yerine getirmek. Farz vazifelerini ifa etmek.
EDEB-İ MUÂŞERET: (Bak: Âdâb-ı muaşeret)
EDFER: İğrenilen, tiksinilen, nefret edilen şey.
EDİLLE-İ ERBAA: (Edille-i şer'iye) Fık: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kitab (yani Kur'an-ı Kerim'deki deliller), sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha. (Usul-ü erbaa ve edille-i asliye tabirleri de aynı mânada kullanılır.)
EDİLLE-İ ŞER'İYE: (Bak: Edille-i erbaa)
EDSER: Gaflette bulunan, gafil adam.
EDVAR-PERDAZ: Devirleri dile getiren. Devirleri terennüm eden.
EFDER: (Evder) f. Amca. Babanın erkek kardeşleri. * Yeğen. Amca, hala, teyze çocukları.
EFERR: Çok koşan, pek çok kaçan.
EFSANE-PERDAZ: f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
EFSER: f. Tâc. Padişah tâcı.
EFSUNGER: f. Büyücü, sihir yapan. Efsun yapan kimse.
EFZUNTER: f. Daha fazla, daha çok.
EĞERÇİ: (Eğerçend) f. ...ise de, her ne kadar, ...olsa da.
EHADİS-İ MERFUA: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHDER: Sarkık dudaklı.
EHEVATININ MA-Fİ'Z-ZAMİRLERİ: Kardeşlerinin içinde gizli olan şeyler.
EHL-İ MEDER: Evde oturan. Medeni.
EHL-İ VEBER VE BÂDİYE: Çadırda oturan bedevi Arab, çöl ahalisi.
EHVEN-ÜŞ ŞER: Ehven-i şerreyn de denir. İki şerli işin veya şeyin daha az zararlısı. (Bak: Adalet-i izafiye)
EHVER: f. Sevgili, mâşuk.
EİMME-İ ERBAA: Dört imâm. Müslümanların en büyük ve yüksek âlimleri ve müctehidlerinden hak mezheb müessisleri olan ve ehl-i imâna rehberlik eden büyük imâmlar. İsimleri şöyle sıralanabilir: İmâm A'zam Ebu Hanife, İmâm-ı Şâfii, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed ibn-i Hanbel. (R.A.)
EİMME-İ İSNÂ AŞER: On iki imâm. Silsile-i sâdâttan olup müceddit olan imâmlar hakkındaki bir tâbirdir. Bu zâtlar esasât-ı İslâmiye ve hakaik-i Kur'âniye ve imâniyenin, dini esasların ve şeriatın muhafazasına çalışan, saltanat işlerine karışmayan mânevi riyâset ve ilim sahibi şahsiyetlerdir.
EİMME-İ VERESE: Vâris olan imamlar. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mânevi vârisi olan büyük zâtlar, mürşidler, imamlar.
EJDER: (Ejderha) f. Büyük canavar. Büyük yılan.
EKBER: Daha büyük, en büyük.
EKBER-ÜL KEBÂİR: Kebâirin kebâiri. Büyüklerin en büyüğü. Büyük günahların en büyüğü. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
EKDER: Bulanık. * Bozrenkli.
EKERAT: Ziraat ve imar için, sahiblerinin rençberlere verdikleri arazi.
EKSER: Pek fazla. Daha çok. Kesrette olan. En çok.
EKSERİ: f. Çoğu zaman, çok defa, ekseriyetle.
EKSERİYA: (Ekseriyya) Pek çok zaman, en ziyade, sık sık, ekseriyet üzere, alel-ekser.
EKSERİYET: (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.* Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası. * Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.
EKSERİYET-İ MUTLAKA: f. Yarımın bir fazlasıyla elde edilen ekseriyet, mutlak ekseriyet.
EKSERİYET-İ SÜLÜSAN: Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.
EKSERİYETLE: Daha ziydesiyle. Çoklukla.
EKSPER: Fr. Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse.
EL-HAZER: Sakın! Sakınınız! (manasınadır)
ELHÜKMÜ-Lİ-L EKSER: Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir.
ELSİNE-İ TERKİBİYE: Birbirine eklenen kelimelerle konuşulan diller. Terkibli ifâdesi çok olan, Arabçaya uymayan lisanların hususiyeti. (Arabî Lisanına "Tasrifî" denilir. Çünkü aynı kökten kelimeler rahatlıkla yapılmaktadır. Arabçaya bu hususta yetişen başka bir lisan yoktur.)
EMCER: Karnı büyük kimse.
EMERE: (C.: İmer) Çöllerde taştan belirlemek için yapılan alâmetler.
EMERR: Pek acı.
EMİRBER: f. Subayların kıt'a ve daire dışında emirlerinde bulunan erler.
EMPERYALİZM: Fr. Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm denilen bu şekil iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine bağlamak suretiyle menfaat (yarar) sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri bu yolla kendilerine bağımlı hâle getirmektedir. İnsanlarını kendi kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hâle getirmek isterler.
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
EMZER: Katı gönüllü, katı kalbli kimse.
EMZER: Karnı büyük olan, şişman.
ENBER: Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.
ENBERUT: f. Armut.
ENCERE: Gemi lengeri.
ENDAYİŞGER: f. Yaldızcı, sıvacı.
ENDER: (Nâdir. den) Çok az, pek az bulunan, daha nâdir. * (C.: Enâdir) Harman yeri.
ENDER: (Zarfiyet edatıdır) f. İçinde. Derununda. Dahilinde.
ENDEREZ: f. Nasihat, öğüt, vasiyet. * Mektub.
ENDERÎ: Kalın ip, halat. * Şam yakınında bir köyün adı. * Bir dağ adı.
ENDERUN: İç, dâhil. * Kalb, içyüz, gönül. * Vaktiyle Osmanlı Sarayının iç teşkilâtı.
ENERJİ: Fr. Kuvvet. Güç. Fiziki kuvvet. * Gücünü harcama isteği ve iktidarı.
ENKER: (Neker. den) Çok kötü, çok nefret edilen. Menfur. Müstekreh.
ENTERESAN: Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat.
ENTERNE: Fr. Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse.
ENVER: En nurlu, daha nurlu, çok parlak.
ERABET: Akıllı, zeyrek ve uslu olma.
ERACİF: Uydurma, yalan sözler. (Bak: Recefe)
ERACİF VE EKÂZİB: Yalan ve uydurma sözler.
ERACİH: (Urcuha. C.) Salıncaklar.
ERACİZ: (Ürcuze. C.) Mısraları kafiyeli, kısa vezinli şiirler, kasideler.
ERADÎN: (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
ERAHH: Tırnağı yassı ve geniş olan hayvan.
ERAİK: (Erike. C.) Tahtlar. Koltuklar.
ERAK: Uykusuzluk.
ERAKK: Çok ince, ziyade rakik, ince ve yumuşak.
ERAKK-I HİSSİYAT: Duyguların en inceleri. Gizli hisler, ince duygular.
ERAMİL(E): (Ermele. C.) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.
ER'AN: Ahmak, bön, salak, ebleh. * Deli, çılgın. * Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş. * Uzun boylu, akılsız kişi. * Leşker. * Dağ. (Müe: Ra'nâ)
ERANİB: (Erneb. C.) Tavşanlar.
ERANİB: (Ernebe. C.) Burun uçları.
ER'AS: Zayıflığından veya yorulduğundan dolayı yab yab yürüyen kişi.
ERAS: Başı büyük olan kimse.
ERASS: Sık dişli.
ERAVEND: f. şevk, arzu, istek, taleb. * şan, nam, şöhret, meşhur olma.
ERAYİS: (Eris. C.) Çiftçiler, ekinciler.
ERAZİL: (Erzel. C.) Reziller, namussuzlar, yüzsüzler.
ERBAA: Dört.
ERBAB: f. Ulu, ulvi, âlâ. * Reis, başkan, şef.
ERBAB: (Rab. C.) Sahipler. * Rabler, Terbiyeciler. * Bâtıl ilâhlar. * Türkçede diğer bir mânası: Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli.
ERBAB-I DENÂET: Alçak ve rezil kimseler.
ERBAB-I GARAZ: f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
ERBAB-I SİYER: Tarihçiler. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hayatını bilenler.
ERBAH: (Ribh. C.) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler. * Faizler.
ERBAİN: Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.
ERBAİYYET: Dört olmak.
ERBAŞ: Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.
ERBAUN: Kırk sayısı.
ERBED: Boz renkli.
ERC: f. Kıymet, kadr, değer. * Gergedan.
ERC: Uzunluğuna yapılan ev.
ERCA: (Recâ. C.) Taraflar, yönler, cihetler.
ERCA: Çok rica edilen, pek fazla taleb edilen, çok istenilen.
ERCAF: (C.: Eracif) Yalan haber.
ERCAH: Daha üstün, daha râcih.
ERCAL: (Ricl. C.) Ayaklar.
ERCAN: Fars diyarında bir yerin adı.
ERCEL: Büyük ayaklı kişi. * Ayakları siğilli olan at.
ERCEN: Dübüründe zahmeti olan deve.
ERCİL: bot.: Ceviz-i hindi. Hindistan cevizi.
ERCİYE: Arkaya, sonraya bırakılan şey.
ERCMENDÎ: f. Haysiyetli, şerefli, itibarlı, muhterem.
ERCUZE: (Bak: Kaside-i Ercuze)
ERCÜL: (Ricl. C.) Ricller, ayaklar.
ERCÜMEND: f. Muhterem, şerefli. Muazzez.
ERCÜVAN: Erguvan çiçeği. * Kırmızı kadife. * Kırmızı şey.
ERD: f. Öfke, kahır, kızgınlık, hiddet. * Un.
ERDA: Ağaç kurdu.
ERDE: Çürük nesne.
ERDEB: f. Muharebe, ceng, cidâl, kavga.
ERDEB: Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.
ERDEM: Usta gemici.
ERDEN: Bir nevi kumaş.
ERDİYE: (Rıdâ. C.) Baş örtüleri.
ERD-ŞİR: f. Eski İran hükümdarlarından bazılarının adıdır.
EREB: Hâcet, ihtiyaç. San'at.
EREC: Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.
EREDA: (C.: Erad-Erâdât) Ağaç kurdu. Güve.
ER'EF: Daha rauf, çok şefkatli.
EREK: Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.
EREN: t. Yetişen. Ermiş. Veli.
EREN: Sevinmek, sürur.
ERENDAN: f. "Hâşâ" mânasına inkâr ifade eden bir kelimedir.
ERENDİZ: Müşteri gezegeni. Jüpiter yıldızı.
ERES: Çiftçilik, çiftçi olma.
ER'ES: Başı büyük, kocakafa.
ERETT: Peltek adam, kekeme kimse.
ERFA': Daha yüksek, çok ulvi, en yüce.
ERFA'-I DERECÂT: Derecelerin en yükseği.
ERFAK: En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.
ERFEŞ: Nefsî isteklerine düşkün olan. * Kulakları uzun ve kaba (adam).
ERGA(B): (Ergav) : f. Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. * Su akıtmak için açılan yol, ark.
ERGAD: Maişetçe daha ferahlık. Geniş maişet.
ERGAL: Sünnet olmamış kişi.
ERGAN: Söz dinlemek.
ERGANDE: f. Hırslı, öfkeli. * İçkiye düşkün olan sarhoş.
ERGAVAN: Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç.
ERGEN: (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğrenir. Ve iyi alışkanlıklar edinirse ergenlik çağında bunlara daha kolay uyar.
ERGİDE: f. Hiddetlenmiş, kızmış, öfkelenmiş, asabileşmiş.
ERGİDE-NİGÂH: f. Öfkeli, hiddetli bakış.
ERGİMEK: (Bak: Zeveban etmek)
ERGUN: f. Sert başlı at. Hızlı ve oynak olarak giden at.
ERGÜVAN: Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)
ERHA: (Rehâ. C.) El değirmenleri.
ERHAB: Vâsi, geniş, açık.
ERHAM: (Rahim. C.) Döl yatakları, rahimler. * Yakın hısımlar, akrabalar.
ERHAM: En rahim, en merhametli, en çok şefkatli.
ERHAM-ÜR RÂHİMÎN: Merhametlilerin en merhametlisi. * Allah'ın (C.C.) sıfatlarındandır.
ERHAM: Başı beyaz olan at.
ERHAS: (Rahis. den) Pek ucuz.
ERİC: Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.
ERİD: Besili, semiz.
ERİH: Râyiha-i tayyibe. Temiz ve güzel koku.
ERİKE: Taht. Padişahın tahtı. * Oturulacak yer. Koltuk.
ERİKE-ÂRÂ: f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.)
ERİKE-NİŞİN: f. Tahtta oturan.
ERİKE-PİRÂ: f. Tahtı süsleyen, pâdişah.
ERİS: f. Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu.
ERİS(Î): Çiftçi, çift süren, ekinci.
ERİŞ: f. Bilek. * Arşın, endaze.
ERİŞ: Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet. * Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.
ERK: Tıb: Uykusuzluk hastalığı.
ERK: Kuvvet, kudret, güç, iktidar, nüfuz.
ERKA: Ziyade yükselen. Çok yükselen.
ERKAB: Boynu kalın olan adam veya arslan.
ERKABAN: Uzun boyunlu.
ERKAH: (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
ERKAM: Rakamlar. Sayı işaretleri. * Yazılar.
ERKAM-I AŞERE: Sıfır da dahil olduğu birden dokuza kadar olan sayılar.
ERKAM-I CÜMEL: Ebced hesabı.
ERKÂN: (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
ERKÂN-I ASKERİYE: Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
ERKÂN-I DEVLET: Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.
ERKÂN-I HARB: Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
ERKÂN-I İSLÂMİYE: İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
ERKÂN-I SALÂT: Namazın rükünleri.
ERKÂN-I SEB'A: Yedi rükün.
ERKAN: Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet.
ERKAM: (C.: Erâkım) Alaca yılan.
ERKAŞ: (C.: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.
ERKAT(A): (C.: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan. * Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.
ERKE: Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.
ERKEB: Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse. * Bir dizi diğerinden büyük olan deve.
ERM: Bükmek.
ERMAGAN: f. Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye.
ERMAH: (Remh. C.) Remhler, darbeler, vuruşlar. * (Rumh. C.) Rumhlar, süngüler, mızraklar.
ERMAM: (Rimme. C.) Çürük kemikler.
ERMAN: f. Arzu, istek, taleb. * Pişmanlık, pişman olmak, nedamet.
ERMAN-HÂR: f. Pişman olan, nedamet eden.
ERMAS: Eski ve köhne nesne. * (Remes. C.) Sallar.
ERMAS: Gözü çapaklı kişi.
ERMED: Kül rengi, gri. Boz renkli nesne. * Gözü ağrıyan adam.
ERMEDA: Ateş külü.
ERMEL: (C.: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun. * Kadını olmayan erkek.
ERMELE: (C.: Erâmil) Erkeği olmayan kadın.
ERMENİ: Eskiden batı Asya'nın kuzey kısmında ve Avrupa'nın Asya'ya komşu olan bazı yerlerinde dağınık şekilde yaşayan bir milletti ki, İranlılar ve Romalılar tarafından birçok defa mağlub edilmeleri üzerine çeşitli yerlere dağılmışlardır. Ve bu dağılma sonucunda büyük şehirlere de yerleşerek san'at, kuyumculuk ve ticaret gibi işleri elde etmişlerdir. Ermeniler nerede varsa, bugün kendi dillerini konuşmaktadırlar. Anadolu'da yaşayanların bir kısmı Türkçe ve Kürtçeyi de iyi bilirler.
ERMİDA': Kül.
ERMİYE: (Remi. C.) Remiler, kasırga bulutları ki, bu bulutlardan dolu yağar.
ERMUN: f. Gündelikçiye verilen peşin ücret.
ERNEB: Tavşan. * Kadın ziynetlerinden biri. * İri fare.
ERNEBE: (C.: Eranib) Burun ucu.
ERRAC: Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.
ERRAHİM: En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)
ERRE: f. Tahta kesecek dişli âlet, bıçkı. (Küçüğüne verilen testere ismi bundan gelir.)
ERRE-HÂNE: f. Bıçkı yeri, hızar.
ERRE-KEŞ: f. Bıçkıcı.
ERREZZAK: Bütün rızıkları ve faydalanacak şeyleri yaratan ve ihsan eden Allah (C.C.)
ERS: f. Gözyaşı.
ERS: Ekmek.
ERSAD: (Rasad. C.) Rasadlar, gözlemler, gözetlemeler, gözlemeler.
ERSAH: Uylukları etsiz, zayıf (adam). * Kurt.
ERSEM: Üst dudağı beyaz olan at.
ERSEN: f. Meclis, kongre, cemiyet.
ERSUSA: Şeair-i İslâmiyeden olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan kavuk, büyük sarık.
ERŞ: Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet. * Fışkırmak. * Tırmalamak. * Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.
ERŞAH: Cin fikirli adam.
ERŞED: Her hali daha iyi olan. * Doğru yola diğerlerinden daha yakın olan.
ERŞEM: Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam). * Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.
ERTA: Bir ağaç cinsidir ve yaprağıyla debbağlar sahtiyan boyarlar.
ERTEL: Peltek adam.
ERUME: (C.: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba. * Ağacın ve boynuzun kökleri.
ERVA': Çok güzel olan genç. * Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam. * Korkmak.
ERVAH: (Ruh. C.) Ruhlar. Canlar.
ERVAH-I HABİSE: Habis, kötü ruhlar. Allah'a isyan eden, itaati sevmeyen anarşist ruhlar.
ERVAH-I TAYYİBE: İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları.
ERVAH: Halk içinde yürürken at üzerindeymiş gibi görünen uzun boylu kimse. * Adımları birbirine yakın olan.
ERVAK: (Revk. C.) Revkler, perdeler, örtüler. * Çadırlar, muvakkat olarak bezden yapılan odalar.
ERVAK: Sâfi nesne. * Uzun dişli adam.
ERVAM: (Rumi. C.) Romalılar, Roma imparatorluğu halkından olanlar, rumlar. * Rumiler, Arap diyarının haricinde bulunanlar.
ERVEB: Yoğurt.
ERVEC: Halk içinde çok geçen şey.
ERVENAN: Dik ses, sadâ. * Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.
ERVEND: f. Tecrübe, deneme, sınama. * şeref, şan, şöhret, nam ve itibar, haysiyet.
ERYAF: (Rif. C.) Verimli, mamur, düz ve ekini bol olan yerler.
ERZ: f. Kıymet, baha, değer. Kadir ve itibar.
ERZAK: (Rızık. C) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.
ERZAK-I ASKERİYYE: Askere verilen erzak.
ERZAL: (Rezil. C.) Reziller. Kepâzeler. Herkesten hakaret ve nefret görenler.
ERZAN: f. Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. * Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde.
ERZANÎ: f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk.
ERZANİŞ: f. Hayır ve iyilikler.
ERZE: Çam ağacı.
ERZE: f. Samanlı sıva çamuru. * Çamdan çıkarılan zift.
ERZE-GER: f. Sıvacı.
ERZEL: Daha rezil. Çok fena. Pek kötü. En rezil.
ERZEL-İ NÂS: İnsanların en rezili, en fenası.
ERZEL-İ ÖMR: İhtiyarlığın sonları, bunaklık günleri.
ERZEN: Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç. * Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.
ERZENÎN: f. Darı ekmeği.
ERZİDE: f. Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey.
ERZİZ: f. Kalay.
ESB-İ SABÂ-REFTER: f. Rüzgâr gibi giden at.
ESBABPEREST: Allah'ı unutarak sebeblere haddinden ziyade değer veren. Her şeyi bir sebebe bağlayıp, Allah'ın fâil ve her şeyin hâkimi olduğunu inkâr eden veya ona kıymet vermek istemeyen.(Arkadaş! Esbab ve vesaiti, insan, kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hatta sadâkat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine, mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki; Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler, günahları afveder; ve beyn-en-nas tahkir darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru' eder (senden ihsanı alıncaya kadar). İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki; sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde, sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "mır! mır! ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.)
ESCER: Kırmızı gözlü kimse. * Su biriken yer.
ESER: Yapı, birinin meydana getirdiği şey. * Bir hususa dâir Peygamberimizden (A.S.M.) rivâyet bulunması. Sünen-i Resul. * Bir şeyin varlığına delâlet eden te'sir. * Meydana getirilen kitap. Kitap te'lifi.
ESER-İ DEST: El eseri, kendi kuvvet ve kudretinin eseri.
ESER-İ HAYAT: Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi.
ESER-İ SAN'AT: San'at eseri. San'at değeri olan eser.
ESER-İ CEDİD: Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı idi.
ESER: Serçe kuşu. Usfur. * Göbeğinde illeti olan.
ESHER: Uyanık kimse.
ESMER: Siyaha, karaya çalan kumral renk.
ESNAMPEREST: Puta tapan, putperest.
ESTER: Katır.
ESTERVEN: f. Çocuk doğurmayan, kısır kadın.
EŞERR: Çok fazla sevinmek. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. * Çok şerli. En kötü ve şerli.
EŞERR-İ NÂS: İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.
EŞHER: (Şehir. den) Çok meşhur, pek fazla tanınmış, en şöhretli olan.
EŞK-VER: f. Ağlayan, gözyaşı döken.
EŞTER: Yırtlak gözlü.
ETAJER: Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
ETRAF-I ERBAA: Dört taraf. (Sağ, sol, ön, arka.)
EVCER: Çok çekingen, utangaç kimse.
EVC-PERVAZ: f. Yüksekte uçan.
EVFER: (Vâfir. den) Çok. Bol.
EV'İYE-İ VERİDİYYE: Tıb: Siyah kan damarları.
EYKER: İlâç yapılan bir ot.
EYNEL MEFER: (Eyn-el mefer) Nereye gidilebilir? Nereye kaçılabilir? Kaçacak yer var mı?
EYNESSERA-MİN-ES-SÜREYYA: (İmkânsızlık bildiren bir tâbirdir ki) Yer nerede, Süreyyâ nerede?.. Süreyyâ ile yer bir olur mu? (meâlindedir ve birbirlerine zıt ve uzak olan şeyler için söylenir.)
EYSER: Sol taraf. Soldaki. * Pek kolay.
EYTAM VE ERÂMİL: Yetimler ve dullar.
EZDER: f. Münâsib, muvâfık, yaraşır, lâyık.
EZFER: Güzel kokulu şey.
EZFER: Uzun tırnaklı.
EZHER: Pek beyaz ve parlak. * Ay, kamer, * Saf ve parlak olan. * Cuma günü. * Vahşi sığır.
EZHER-ÜL VECH: Yüzü nurlu olan.
EZHERAN: (Ezhereyn) Ay ile güneş.
EZKER: Maharetli duvar ustası.
EZ SER-İ NEV: Yeni baştan.
EZVER: Boynu eğri olan kimse.
EDİLLE-İ ŞER'İYE: (Bak: Edille-i erbaa)
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
ERİKE-NİŞİN: f. Tahtta oturan.
ERŞAH: Cin fikirli adam.
EŞERR: Çok fazla sevinmek. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak. * Çok şerli. En kötü ve şerli.
FÂİL-İ MÜŞTEREK: Huk: İşlenmiş olan bir suçta parmağı olan. Suç ortağı.
FARİZIYY (FERAZIYY): Feraiz bilen kişi.
FASAHAT-PERDÂZ: f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
FAZİLETPERVER: f. Fazilet sahibi, faziletsever.
FECERE: (Facir. C.) Günah işleyenler, günahkârlar, zinakârlar, fâcirler.
FEDERAL: Fr. Bir devletler federasyonu ile alâkalı, yahut ona ait.
FEDERASYON: Fr. Bir kaç devletin bir devlet meydana getirecek şekilde birleşmesi. * Aynı çeşitten bir çok kurulların meydana getirdiği birlik.
FELÂ CEREM: Şüphesiz. Muhakkak. * Düşündürücü değil.
FER: f. Işık, parlaklık, zinet, süs. * Fazl ve vakar. * İktidar; şevket, kuvvet.
FER-İ DEVLET: Devletin kuvveti, devletin nüfuzu.
FER': Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak. * Bir aslın neticesi. * Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru. * Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan. * Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek. * Asıl mes'eleden kollara ayrılmış olan mesele. (L.R.) * İki okçu tarafından atılan oklardan, bir fazla ok isabet ettirilmesi yerinde kullanılır bir tabirdir. Ok atanlar, bazı defa iki kişi değil, herbiri birkaçar kişiden terekküb etmek üzere iki taraf olduğu surette, taraflardan birinin fazla isabet ettirmesine de fer' denilirdi. (O.T.D.S.)
FER: (Ferr) Geri çekilme, kaçma, firar.
FERA': Devenin ilk doğurduğu yavru. (Cahiliyet zamanında kefere putlarına kurban ederlerdi ve "anasının sütü bereketlenir; çoğalır" derlerdi.)
FER'A: (C: Furu') Bit. * Yüksek yer.
FERACE: Örtünecek gibi olan ve giyilen bol elbise, cübbe. * Kadınların üzerlerine örttükleri örtü. Bütün vücudu kaplayan geniş örtü. (Bak: Cilbâb)
FERADÎS: (Firdevs. C.) Cennetler, firdevsler. * Bahçeler.
FERAG: Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek. * Boşaltma.
FERAG-I BÂL: Gönül rahatı.
FERAG-I KAT'Î: Kayıtsız şartsız yapılan ferag.
FERAG Ü İNTİKAL: Alım satımda tapu muâmeleleri.
FERAG: f. Serin serin esen rüzgâr.
FERAGA(T): Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek. * Boşalmak, hâlî olmak.
FERAH: Şen, sıkıntıda olmayan. İç açıcı. Şenlendiren. * İnşirah. Sevinç.
FERAH: f. Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık.
FERAH-AVER: f. Sevinç getiren, sevindiren, ferah getiren.
FERAH-BAHŞ: f. Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan.
FERAH-DEHEN: f. Geveze, boşboğaz. * Geniş ağızlı, ağzı büyük.
FERAH-DEST: f. Eli açık, cömert.
FERAHE: Zeyreklik. Çok akıllılık. Davarın gayretli olması.
FERAH-EBRU: f. Sevimli, güler yüzlü.
FERAH-EFŞAN: (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
FERAH-EFZA: (Ferah-fezâ) f. Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı.
FERAHEM: f. Toplu, devşirli. * Birikme, yığılma, toplanma.
FERAH-ENGİZ: f. Meşhur bir cins lâle.
FERAHET: f. şan ve şeref.
FERAH-GÂM: f. Bahtiyar, mes'ut, mutlu, saadetli.
FERAHÎ: f. Genişlik, bolluk. Ucuzluk.
FERAH-NA: f. Geniş yer. Büyük saha. * Bolluk, bereket. Genişlik.
FERAH-NAK: f. Neş'eli, sevinçli.
FERAH-REV: f. Acele acele ve geniş adımlarla yürüyen.
FERAHUR: f. Uygun, lâyık, münasib.
FERAİNE: (Fir'avn. C.) Fir'avunlar. Mütekebbirler. İmansızlar.
FERÂİZ: (Farîze. C.) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri. * Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâmın miras hukuku.
FERÂİZ-İ DİNİYYE: Dinin farzları.
FERAK: (C: Efrâk) Korku. * Büyük ölçek.
FERAMÎN: (Fermân. C.) Buyruklar, fermanlar.
FERAMUŞ: f. Unutma, hatırdan çıkarma.
FERANCEMŞEK: Reyhan karanfili.
FERASET: (Bak: Firâset) Anlayışlılık, çabuk seziş. (Aslı firâsettir)
FERASET: Binicilik, süvarilik, yiğitlik.
FERAŞE: Pervane denilen kelebek. * Kilit damağı. * Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık. * Az su. * Hafif kimse.
FERAŞET: Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i şerifeyi süpürenin hizmeti.
FERATIK: Şiradan ve pekmezden yapılan pestil.
FERAVVUC: Küçük oğlan gömleği.
FERBAL(E): f. Çardak. Etrafı pencerelerle kaplı yazlık köşk.
FERBİH: f. Etli, besili, semiz.
FERBİHÎ: f. Semizlik, topluluk, etlilik.
FERC: Yarık, çatlak. Korkulacak yer. * Ud yeri. Dişi tenasül âleti.
FERC: f. Kadir, kıymet, mertebe.
FERCAM: f. Son, uç.
FERCAM-GÂH: f. Son mekân, âkibet yeri. * Mc: Kabir, mezar.
FERCAR: Pergel.
FERCE: Gamdan ve tasadan kurtulmak. * Kurtuluş. * Şiddetten kurtulmak. * Yarık, şak. * Girecek yer, medhal. * Açıklık, ferahlık.
FERD: Tek, bir, yekta. Eşi, benzeri olmayan. Bîhemta olan.(Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın hey'et-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakiki tasarruf edemez. Adeta İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneşin bir olması, umum kâinat, birinin olmasına işaret ettiği gibi; zihayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zihayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin herbiri umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat'i bir surette işaretler, şehadetlerdir ki; meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek Zatın malı olduğuna delâlet ederler. İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzi kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmiyen bir sebeb, Rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rububiyetini dinlettiremez. L.)
FERD-İ ÂFERÎDE: Hiç kimse.
FERD-İ FERÎD: Benzeri daha hiç gelmemiş. * Hz. Muhammed (A.S.M.) * Asrın en yüksek ve en değerli Zâtı. Asırda bir gelen büyük veli.
FERD-ÜL FERD: İkiye bölünemiyen sayı.
FERDA: f. Yarın. Bugünden sonraki gün. * Arabçada: Bir olarak. Tek olarak.
FERDÂ-YI KIYÂMET: Kıyâmetten sonra.
FERD-A-FERD: f. Tek tek, ferd ferd.
FERDANİYET: Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
FERDEN-FERDA: Tek tek, fert fert.
FERDÎ: (Ferdiye) Tek şey, bir tek. * Fertle ilgisi olan.
FERDİYET: Cenâb-ı Hakk'ın birliği. Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı. (Bak: Tevhid.)Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan doğruya Kur'andan ders alan ve ders veren büyük zâtın makamıdır.
FEREC: Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat. * Girecek yerler.
FEREK: Kulağın sarkık ve sülpük olması.
FERENGÎS: f. Zühre yıldızı, Venüs gezegeni, çoban yıldızı.
FERES: At, kısrak.
FERFAH: Semizotu.
FERFAR: Geveze, farfara, çalçene.
FERFERE: Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik. * Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.
FERG: Gönden yapılan kovanın dikişi arasında su sızan yer.
FERGAND(E): f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık.
FERH: Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu. * Nebatların diplerinde çıkan filiz.
FERHAL: f. Karışık ve kıvırcık olmayan uzun saç.
FERHAN: (C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
FERHAŞ: f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
FERHAT: Rahatlık. Sevinç. Meserret. Sürur.
FERHENK: f. Edeb. İyi terbiye. * Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi. * Lügat kitabı.
FERHEST: f. Büyü, sihir, sihirbazlık.
FERHUD: Dağ keçisinin dişisi.
FERHUNDE: f. Mes'ut, saadetli, mutlu, mübarek. Uğurlu.
FERHUNDEGÎ: f. Mes'utluk, mutluluk, mübareklik, kutluluk. Uğurluluk.
FERHUNDE-PÂ(Y): f. Ayağı uğurlu olan.
FERHUNDE-TÂLİ': f. Şanslı talihi yaver. Mes'ut, mutlu, saadetli.
FER'Î: (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve şu'belere âit ve müteallik.
FERİBOT: ing. Araba vapuru.
FERİD(E): Benzeri pek nâdir bulunan. Benzeri bulunmayan, yektâ. * Doğrudan doğruya Kur'andan ders alıp ders veren ve kuvve-i kudsiye sahibi olan Evliyaullah. Yalnız ve münferid. * Zamanında eşine rastlanmıyan. Akran ve emsali yok. * Dizilmiş inci. * Bir tane, nefis ve müntehab kıymetli cevher. * Kendi reyi ile hareket eden mağrur kimse.
FERİD-ÜL-ASR: Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi.
FERİD-İ TE'LİF: Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.
FERÎD: f. Katılaşmış şey, donmuş nesne. * Avcı kuş.
FERİDE: f. Kendi ihtiyariyle hareket eden, gururlu, kibirli kimse.
FERİG: Yorga at.
FERİH: Sevinçli, ferahlı. Fahur. Ferhan.
FERİHAN: (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERİH FAHUR: Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERÎK: Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral. * İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü.
FERÎK: Buğday tanesinin olgunu, öğütülecek hâle gelmiş buğday tânesi.
FERÎKA: Koyun sürüsü. * Böy dedikleri ot.
FERÎKAYN: İki mukabil taraf, iki askeri fırka.
FERÎS: (C: Fersâ) Ağaç halka, çenber. * Yaralı. Maktul.
FERÎSA: (C: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et.
FERÎŞ: Yakında doğurmuş hayvan.
FERİŞTE: (Ferişteh) f. Melek. Günahsız. Masum. Yumuşak huylu.
FERÎZ: Takdir edici. * Hükmedici. * Yaşlı, ihtiyar.
FERK: El ile bir şeyi ovmak. * Buğz ve adâvet etmek, düşmanlık yapmak.
FERKAA: Parmak çıtlatmak.
FERKADAN: Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
FERKADE: Sergerde kimse.
FERLA: (C: Ferala) Kırba ağzı.
FERMA: f. Buyurucu. Emredici. Âmir.
FERMAN: f. Emir. Tebliğ.
FERMAN-I İLÂHÎ: Allah'ın fermanı.
FERMAN-BER: İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.
FERMAN-BERDAR: f. Fermana uyan, emre uyan.
FERMAN-DİH: f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen.
FERMAN-FERMA: Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ.
FERMAN-REVA: f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen.
FERMAYİŞ: f. Emretmek. Buyurmak.
FERMEND: f. şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi.
FERMENE: İşlemeli dar ve yuvarlak yanlı yelek. * Eskiden esnaf tabakasına mahsus elbise.
FERMUDE: f. Buyruk. Emir. Kumanda.
FERNAS: f. Şaşkın, dalgın, gafil. * Şaşkınlık, gaflet, dalgınlık.
FERNEB: Fâre.
FERNUD: f. Hüccet, delil, bürhan.
FERNUN: Kanbel otu.
FERR: Kaçmak. Firar etmek. * Davarın yaşını anlamak için dişini görmek.
FERRA: Kürkçü kimse.
FERRAŞ: Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır. (O.T.D.S.)"Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan." (Nef'î)
FERRUC: (C: Ferâric) Tavuk pilici.
FERRUH: f. Mübarek, kutlu, uğurlu.
FERRUH-FÂL: f. Bahtı açık, şanslı, talihli, uğurlu.Ferruhî : f. Mübareklik, uğurluluk, meymenet.
FERRUH-ZÂD: f. Mübarek evlât, uğurlu çocuk. * Hayırlı, kutlu, mübarek.
FERS: Dağıtmak. Saçmak. * Ciğer parçalamak. * Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak. * Atın pisliği. Fışkı.
FERS: Yırtmak. * Parçalamak. * Katletmek, öldürmek. * Boyunlamak.
FERSA: f. Mahveden, yoran, aşındıran manasına kelimelere bitişir. Meselâ: Tahammül-fersa $ : Tahammül bırakmayan. Tâkat-fersa $ : Tâkatsız düşüren, tâkat bırakmayan.
FERSAH: Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m. * İki şey arasındaki açıklık. * Sükun ve hareket arasındaki vakit. * Zaman. Saat. * Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.
FERSAH FERSAH: (Uzaklık için) Çok çok. Çok fazlaca uzak.
FERSAN: f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi.
FERSE: İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.
FERSENDAC: f. Ümmet.
FERSENG: (Bak: Fersah)
FERSUD(E): f. Eskimiş, yıpranmış. * Eski, yırtık.
FERSUDE-GÎ: f. Eskilik, yıpranış, fersudelik.
FERŞ: Yer. Yeryüzü. * Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. * Küçük develer.
FERŞEHA: İki ayak arasını açmak.
FERTUT(E): f. Pir, çok ihtiyar. * Bunak, kocamış.
FERTUTE: Kadın esirler hakkında kullanılan tâbirlerdendir. Esir edilen kadınlar hakkındaki diğer tâbirler şunlardır: Mâriye, ümmülveled, acuze, duhter, yekdest, yekçeşm, mâyube. (O.T.D.S.)
FERTUTÎ: f. İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık.
FERUKA: Böğürün yağı. * Korkak kişi.
FERVE: (C: Füre'-Firâ) Baş derisi. * Bir parça toplanmış kuru ot. * Servet, zenginlik. * Kürk.
FERVE: f. Bazı hayvanların makbul olan derileri. Kürk.
FERY: İyi iş işlemek. * Meşin dikmek. * Yaramaz iş. Bir nesneyi ıslah için kesmek.
FERYAD: f. Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan.
FERYAD-I ANDELİB: Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına.
FERYAD-BAHŞA: f. Feryâd ettiren, bağırttıran.
FERYAD-HAN: f. Yardım isteyen.
FERYAD-RES: f. Feryâd edenin imdâdına koşan, yardımına gelen.
FERZ: Çukur yer. * Düz yer. * Ayırmak.
FERZA': Pamuk çekirdeği.
FERZAH: Akrep isimlerinden bir isim.
FERZAN: İlim ve hikmet.
FERZANE: f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
FERZANE-GÎ: f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
FERZEND: (C.: Ferzendân) f. Yavru. Çocuk. Veled.
FERZENDÂNE: Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
FETH-İ SUVER: Suretlerin meydana çıkışı. Her mahlûkun Allah'ın ilim, irade ve kudretiyle en münasib şekilde suretlerinin açılışı.
FEVERÂN: Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet.
FEVERÂN-I ÂB: Suyun fışkırması.
FEVERÂN-I DEM: Kan fışkırması.
FEVKALBEŞER: (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
FEYFA-NEVERD: f. Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen.
FEYZ-AVER: f. Feyz getiren. Feyiz veren. * Bolluk veren.
FEZA-NEVERD: f. Fezâda dolaşan, boşlukta giden.
FIKH-I EKBER: Yüksek fıkıh. Dinî bilgilerin en mühim olanı. İmana dair ilim. * İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur eserinin ismi.
FIRKA-İ ASKERİYE: Askerî fırka, tümen.
FİGÂN-PERVER: f. Feryad ettiren, bağırtan.
FİKR-İ MUZMER: Gizli kalmış ve dışarı vurulmamış fikir.
FUKARA-PERVER: f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
FUSUL-Ü ERBAA: Dört fasıl olan, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış mevsimleri.
FÜLS-İ AHMER: Bakır sikke, kızıl mangır.
FÜRU-BERDE: f. Öne eğilmiş, aşağı eğilmiş.
FÜSHAT-SERÂY: f. Geniş yer, geniş saray.
FÜSUNGER: f. Sihirbaz.
FÜSUNPERVER: f. Büyüleyici, hayranlık verici, cezbedici, celbedici.
FÜZUN-TER: f. Pek fazla, pek çok.
FERAH-EFŞAN: (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
FERANCEMŞEK: Reyhan karanfili.
FERAŞET: Süpürücülük ve döşeyicilik. Kâbe-i Şerifeyi süpürenin hizmeti.
FERHAŞ: f. Kavga, savaş, muharebe, dövüş.
ÇADER-İ KUHLÎ: Sema, gök. * Karanlık gece.
ÇÂKER: f. Kul, köle.
ÇÂKERÂNE: f. Kölecesine, köle gibi.
ÇÂKERÎ: f. Abd'e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ: Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
ÇEHRE-PERDAZ: f. Ressam.
ÇEKİMSER: t. Taraf tutmayan.
ÇEMBER: (Bak: Çenber)
ÇENBER: f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. * Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. * Başa ve boyna bağlanan yemeni. * Esirlik, bağlılık, kölelik. * Geo: Bir düzlemde bulunan sabit noktadan aynı uzaklıktaki noktaların meydana getirdiği geometrik şekil.
ÇEPER: Cidar, duvar.
ÇERA: f. Niçin, niye böyle? * Mer'a. Otlak.
ÇERAG: f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer'a. * Otlama. * Tekaüd. * Talebe.
ÇERAGAN: f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
ÇERAG-ÇEŞM: f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
ÇERAKİSE: (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
ÇERAM: f. Otlak.
ÇERA-ZAR: f. Otlak, çayır.
ÇERB: f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma.
ÇERB-AHUR: f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
ÇERB-DEST: f. Eli işe yatkın. Sür'atli, eli çabuk.
ÇERBÎ: f. Tatlılık, yumuşaklık.
ÇERB-PEHLU: f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı.
ÇERES: f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer'a, otlak. * Üzüm teknesi.
ÇERH: f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök. * Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü doğan kuşu.
ÇERHİDEN: f. Kendi etrafında dönmek.
ÇERKES: Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse.
ÇERM: f. Hayvan ve insan derisi. Post.
ÇEŞM-DERİDE: f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız.
ÇETR-İ ANBERİN: Karanlık gece.
ÇERAG-ÇEŞM: f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
GABER: Büyük meşakkat.
GABERE: Ağaçlık yer. * Bir şey üzerine çökmüş toz.
GALERİ: Fr. San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. * Tiyatroda seyircilere ait balkon. * Üstü örtülü uzun yer. * Yer altında açılmış uzun, dar yol.
GAMM-PERVER: f. Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran.
GARET-GER: Yağmacı. Çapulcu.
GARAİBPEREST: f. Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven.
GARER: Sonu mâlum olmayan, neticesi bilinmeyen.
GARETGER: (A, uzun okunur) f. Yağmacı. Çapulcu.
GARETGERÂN: f. Yağmacılar, çapulcular.
GASER: Rüzgârın çukur yere getirip yığdığı.
GAŞMERE: Yönelmek.
GAŞY-ÂVER: f. Baygınlık veren, bayıltan.
GAYR-I MER'Î: Görünür olmayan, görünmeyen.
GAYRET-İ MERDANE: Mertçesine gayret.
GAYZERAN: İtburnu.
GAZA-YI EKBER: Din uğrunda kâfirlerle yapılan büyük muhârebe.
GAZANFER: Kahraman. * İri arslan.
GAZANFER-İ GAZUB: Kükremiş arslan.
GAZANFERÂNE: f. Arslancasına, arslan gibi.
GAZEL-SERA: f. Nazım şekilleri arasında gazel meydana getiren.
GAZVER: Bir ot cinsi.
GEÇER AKÇA: t. Rayiç para yerine kullanılır bir tabirdir. Bu tabir, eskiden halk arasında yapılan senetlerde, hükümet tarafından akdolunan mukavelelerde kullanılırdı.
GEHVARE-GER: f. Beşikçi.
GER: Uyuz hastalığı.
GER: f. Türkçedeki "eğer" kelimesinin kısaltılmış şekli. Eğer, şayet mânasındadır.
GER: f. İsimlerin sonlarına eklenir ve yapıcılık bildirir bir edattır. Meselâ: Ahen-ger $ : f. Demirci. Zer-ger $ : f. Kuyumcu.
GERÇİ: f. Öyle ise de, her ne kadar.
GERD: f. Baht, talih. Fayda. * Toz, toprak. * Hüzün, keder, gam, tasa.
GERD: f. Kelimelere eklenir ve "Dönen, dolaşan" anlamlarını verir. Meselâ: Tiz-gerd $ : Çabuk dönen.
GERDÂ-GİRD: f. Fırdolayı.
GERD-ÂLÛD: f. Toz toprak içinde.
GERD-ÂLÛDE: f. Toza toprağa bulaşmış, tozlu topraklı. * Mc: Maddiyatı olan kimse, paralı, zengin.
GERDÂN: f. Dönen, dönücü. Çeviren. (Bak: Gerden)
GERDE: f. İsimlere eklenerek; etmiş, yapmış, eylemiş gibi mef'uller yapılır.
GERDEN: f. Dönen. Dönücü. * Boyun. * Şeci'. Bahadır. Pehlivan.
GERDENA: f. Kuş veya kuzu çevirmesi. * Yürümeye yeni başlayan çocukları, yürümeye alıştırmak için yapılmış bir cins araba. * Kebap şişi. * Fırıldak, topaç.
GERDEN-BEND: f. Boyuna bağlanan nesne, boyun bağı. * Gerdanlık.
GERDEN-BESTE: f. Boynu bağlı. İtâatli. Boyun eğmiş.
GERDEN-DÂDE: (Bak: Gerdenbeste)
GERDEN-EFRAZ: (Gerden-firâz) f. Kibirli, gururlu. Boyun kaldıran, başı yukarda.
GERDEN-KEŞ: f. Âsi, serkeş, isyankâr. * Mağrur, kibirli. * İnatçı, muannid.
GERDÎDE: f. Tavır ve hâlleri değişmiş.
GERDİŞ: f. Dönme, dönüş. Çevrilme, dolaşma.
GERDİŞ-İ ZEMÂN: Zamânın dönüşü.
GERDUN: f. Dünyâ, felek. * Dönen, dönücü, devreden, çevrilen.
GERDUNE: f. Araba, otomobil.
GERDUNE-İ İCLAL: Saltanat arabası.
GERDUN-MÎNA: f. Gök, sema, asuman.
GERDUN-SİRİŞT: f. Mağrur, gururlu, kibirli kimse. * Zâlim, gaddar, kan dökücü. * Tenbel, uyuşuk.
GERGEDAN: Burnu üzerinde boynuzu bulunan ve file benzeyen vahşi bir hayvan.
GERİLLA: (İspanyolca) Büyük bir kuvvete karşı, dağınık küçük kuvvetler tarafından yapılan çete harbi.
GERK: f. Uyuz hayvan.
GERM: f. Sıcak. Kızgın. * Çabuk öfkelenen. * Gayretli, hamiyetli. Tez meşreb.
GERMA: f. Sıcak.
GERMABE: f. Sıcak su hamamı. Kaynarca, kaplıca, ılıca.
GERMA-GERM: f. Pek kızışmış, kızışıp ısınmış. * Sıcağı sıcağına.
GERMA-PEYMA: f. Sıcaklık ölçeği. Termometre.
GERMÎ: f. Hararet, sıcaklık, kızgınlık.
GERMİYYET: Sıcaklık, hararet. Ateşli ve hızlı çalışma.
GERM-MEND: f. Acele eden, aceleci.
GERM-RAN: f. Atı çok süren, hızlı at süren.
GERM-ÜLFET: f. Görüşmesi hararetli olan, hararetli ve sıkı-fıkı görüşen.
GERM Ü SERD: Sıcak ve soğuk. * Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.
GERZİŞ: f. Zulümden şikâyet etme.
GEVHER: f. Akıl ve edeb. * Asıl ve neseb. * Elmas, cevher, mücevher. İnci. * Bir şeyin künhü ve esası. Hakikat. * Noktalı olan harf.
GEVHER-İ PEND: Nasihat küpesi.
GEVHER-BAR: f. Cevher yağdıran.
GEVHER-EFŞAN: f. Cevher saçan.
GEVHER-FÜRUŞ: f. Cevherci, kuyumcu, sarraf.
GEVHERÎ: f. Kuyumcu, cevherci.
GEVHERÎN: f. Mücevher gibi. * Mücevherli.
GEVHER-NİSAR: f. Cevher serpen. * Mc: Düzgün konuşan, güzel söz söyleyen.
GEVHER-NİŞİN: f. Cevherlerle süslenmiş.
GEVHER-PAŞ: f. Mücevher saçan. * Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan.
GEVHER-ŞİNAS: f. Cevherden anlıyan, cevherci, kuyumcu.
GEVHER-TAB: f. Altun ve mücevherlerle işlenmiş kadın eşarbı.
GIBTA-ÂVER: f. Gıbta ettiren, imrendiren.
GIBTA-FERMÂ: f. Gıpta verici, imrendirici.
GILMAN-I ENDERUN: Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.
GIYER: Halden hale dönmek.
GİLİGER: f. Duvarcı, sıvacı. * Çamurcu.
GİRAN-SER: (C.: Giranserân) f. Mağrur, kibirli, gururlu, kendini beğenmiş.
GİRAN-SERÎ: f. Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik.
GİRİFTE-SER: f. Aklı fikri dağılmış kimse. Dalgın kişi.
GİRYE-PERVERD: f. Ağlatıcı, gözyaşı döktüren, ağlamayı getiren.
GÎTÎ-NEVERD: f. Dünyayı gezen, dünyayı dolaşan.
GÖNDER: Tar: Seferde ordunun ve ileri gelen vezir ve diğer devlet ricalinin atlarına bakmak ve sair zamanlarda ise has ahır ve çayır hizmetlerinde kullanılmak üzere gayr-ı müslimlerden ve hasseten Bulgarlardan tertip edilmiş bir sınıf olan voynukların her mıntıkada iki, üçü ve dördü hakkında kullanılır bir tâbirdir. * Ucuna birşey takılan uzun sopa veya sırık. Kullanış şekline göre isim alır: Bayrak, sancak gönderi. * Çift sürerken öküzleri dürtmekte kullanılan ucu iğneli uzun sopa. * Sancak çekmek için geminin kıç tarafındaki direğe gönder denildiği gibi, mavnayı yürütmek için kıyıya veya suyun dibine dayatılan sırığa da gönder adı verilir.
GRAMER: Fr. Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin ve harflerin hallerinden bahseden ilim. Dil bilgisi.
GURER: Her ayın ilk üç gecesi.
GUSN-İ ŞECER: Ağaç dalı.
GÜHERÇİLE: Barut yapmaya yarıyan bir madde.
GÜHER-FÜRUŞ: f. Mücevher satan.
GÜHER-PARE: f. Mücevher parçası.
GÜHER-RÎZ: f. Cevher döken, cevher saçan.
GÜMKERDE: (Gümkerdepey) f. İzi kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. * Yaptığı işi kimseye sezdirmeyen.
GÜSTERDE: f. Döşenmiş, yayılmış.
GÜVERTE: Geminin anbar veya kamaralarının üstü, gezilecek kısmı.
GÜZER: Geçiş, geçme. * Geçici, geçen.
GÜZERAN: f. Geçen, geçici. * Geçme. Geçiş.
GÜZERGÂH: f. Geçit yeri. Geçilecek yer.
GÜZERNAME: f. Geçiş tezkeresi.
GAŞMERE: Yönelmek.
GERDEN-KEŞ: f. Âsi, serkeş, isyankâr. * Mağrur, kibirli. * İnatçı, muannid.
GEVHER-EFŞAN: f. Cevher saçan.
GEVHER-FÜRUŞ: f. Cevherci, kuyumcu, sarraf.
GEVHER-PAŞ: f. Mücevher saçan. * Mc: Çok güzel ve düzgün konuşan.
GÜHER-FÜRUŞ: f. Mücevher satan.
HABER: Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-İ KÂZİB: Yalan haber.
HABER-İ MEŞHUR: Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
HABER-İ MÜTEVATİR: Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-İ SÂDIK: Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-İ VÂHİD: Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABER: Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR: Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ: (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
HABERKAS: Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPİJUH: f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan.
HABEVKERA: Belâ, mihnet.
HABL-ÜL VERİD: Şah damarı. Atar damar.
HABS-İ MÜNFERİD: Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.
HACALET-ÂVER: f. Utandırıcı. Utanç veren.
HACER: Taş, kaya. * İsmail Peygamber'in anasının ismi.
HACER-İ SEMAVÎ: Gökten düşen taş. * Gök taşı.
HACERAT: (Hacer. C.) Taşlar, kayalar.
HACEREYN: İki taş. * Mc: Altun ile gümüş.
HACER-ÜL ESVED: (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da El-Ruh-ul Esved denilen taştır.)Rivayetlere göre; bu semavi bir taş olup Hz.İbrahim Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dağı'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seni takbil ettiğini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin şark köşesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diğer bir taş, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud) da vardır ki; tavaf esnasında buna yalnız el ile temas edilir.
HÂCE-SERA: f. Haremağası, hadımağası.
HACLET-ÂVER: f. Utanç verici, utandırıcı.
HADD-İ EKBER: Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye.
HADD-İ MÜŞTEREK: Ortak derece.
HADD-İ ŞER'Î: Şeriat kanunlarıyla verilen ceza.
HADER: Uyuşma.
HADER-İ UMUMÎ: Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.
HADERNAK: Örümcek.
HADES-İ EKBER: Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HADŞE-İ DERUN: İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.
HADŞE-AVER: f. Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan.
HAFENDER: Malını güzel tedbirlerle çoğaltan mal sahibi.
HAFER: Çukurdan çıkartılan toprak. * Dişin çürümüş kısmı veya kiri.
HAFER: Çok fazla utanmak.
HAFİF-İ KEBUTER: Güvercinin uçarken çıkardığı ses.
HAHER: f. Kızkardeş. Hemşire.
HAHERÎ: f. Hemşirelik, kızkardeşlik.
HAHER-ZADE: f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen.
HÂHİŞGER (HÂHİŞKER): f. Arzulayan. İsteyen. İstekli.
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN): f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler.
HAKİKAT-PEREST: f. Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı.
HÂKİM-ÜŞ ŞER': Kadılar (hâkimler) için kullanılan bir tâbirdir. Kadılar davaları şer'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana gelmiştir. Şeriat hâkimi demektir.
HAKİSTER: f. Kül, ateş külü.
HAK-PEREST: f. Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan.(Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın üleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse; ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünki: Haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimali ile zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, menfaattar olur; nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, taraftar çıkar; memnun olur. L.)
HAK-SEVER: Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst.
HANÇER-İ HALİDE: Saplanmış hançer.
HALK-I ŞER: Şerrin yaradılışı.(İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için "Halk-ı şer şerdir ve çirkinin icadı çirkindir." diye Cenab-ı Hakk'ı takdis için şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler. M.)
HALLER: Bakla.
HÂME-İ ZERRİN: Altın kalem, altından yapılmış kalem.
HAM-ENDER-HAM: f. Kıvrım kıvrım, büklüm büklüm.
HAMER: Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması.
HANCER: Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.
HANCER-İ BÜRRAN: Keskin hançer.
HÂNÇE-İ ZER: Küçük altın tepsi. * Mc: Güneş.
HANÇERE: Gırtlak, boğaz.
HANDEFERMA: f. Güldürücü, güldüren.
HANDERİS: Eski şarap.
HANDERİZ: f. Gülüp duran, devamlı gülen.
HANDERUY: f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANE-İ FERDA: Ahiret.
HANE BER-DUŞ: Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANEBERENDAZ: (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE: Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
HAREKET-İ MER'İYYE: Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.
HAREKET-İ MİHVERİYE: Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.)
HAREM-İ ŞERİF: Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY: Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
HARF-İ CERR: Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. $ (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)
HASB-EL BEŞERİYYE: İnsanlık hali olarak, insanlık dolayısıyla.
HASB-EL KADER: (Bak: HASBEL KADER)
HASBEL KADER: (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASER: Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.
HASM-I EKBER: En büyük düşman olan şeytan.
HASSAS BÖLGELER: t. Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahları.4) Özel cephane depoları.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
HAŞERAT: (Haşere. C.) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar. * Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler.
HAŞERE: Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.
HATA ENDER HATA: Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata.
HATT-I ZERENDUD: Altunla yazılmış celi yazılar.
HATT-AVER: Sakalları yeni çıkmaya başlayan genç.
HAVER: f. Doğu, şark.
HAVER: Zayıf olmak. * Yumuşak, çukur yer. * Denize suyun akıp döküldüğü yer.
HAVER: Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.
HAVERAN: f. Doğu ile batı. Şark ile garp.
HAVERNAK: Irak'ta bulunan Numân-ı Ekber denen biri tarafından binâ edilmiş olan bir köşk.
HAVERVER: Şey mânasına gelir bir isim.
HAVSERE: Araptan bir kabile.
HAVZ-I KEVSER: Kevser havuzu. (Bak: Kevser)
HAVZERÎ: Birbirinden ayrılmayı istemek.
HAYAL-İ BEŞER: İnsan hayali.
HAYAL-İ FENER: Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır.
HAYAL-PEREST: f. Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
HAYAL-PERESTLİK: Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
HAYAL-PERVER: f. Hayale düşkün.
HAYAT-I ASKERİYYE: Askerlik hayatı.
HAYBER: Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efendimiz, Hudeybiyeden döndükten sonra binikiyüz piyâde ve ikiyüz süvari ile Hayberin fethine gitmiştir.Hayberin eski ahalisi yahudi olup, fetihten sonra haraca bağlanarak vatanlarında bırakılmışlar ise de, Hz. Ömer (R.A.) Peygamberimizin son hastalıklarında "Arap Yarımadasında iki din birleşemez." dediğini işittiğinden, daha sonra halifeliği zamanında bu hadise istinaden bütün yahudileri çıkarıp Şam'a naklettirmiştir.
HAYDAR-I KERRÂR: Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düşmana saldıran.
HAYIRSEVER: İyilik ve yardım etmesini seven.
HAYR-UL BERİYYE: Halkın hayırlısı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL BEŞER: İnsanların en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL VERA: (Hayr-ül Enam) Halkın hayırlısı. Mahlukatın en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYVAN-I BERRÎ: Karada yaşayan hayvan.
HAYVANAT-I BERRİYYE: Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.
HAYZERAN: Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.
HAYZERANE: Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAYZERÎ (HAYZELÎ): Dura dura yürümek.
HAZAR VE SEFER: Barış ve muharebe zamanı. * Evde mukim olma ve yolculuk.
HAZER: Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma.
HAZER: Vahşi hayvanların yediği et.
HAZER: Gözün dar ve küçük olması. * Kabile. * Cemaat.
HAZERAT: (Hazret. C.) (Bak: Hazret)
HAZEVVER: Kısa boylu kimse.
HEDER: Boşa gitme. Yok yere faydasız giden. * Ölüme giden.
HEFT-AHTER: f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre.
HEFT-DERYA: Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer.
HEFT-MERD: f. Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ)
HELİKOPTER: Fr. Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak.
HELÜMME CERRA: (Helümme cerren) "Var kıyas eyle... Çek beri getir." gibi kinâye için söylenen bir tabirdir.
HELVA-GER: f. Helvacı.
HELVA SOHBETLERİ: Eskiden kış mevsiminin başlıca eğlencelerinden biriydi. Bu eğlenceler, her sınıf halk arasında rağbetteydi. Devlet erkânı, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânları ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, eş ve ahbabına ziyafetler verirdi. Vükelânın düzenlediği sohbetler tantanalı ve hayli masraflı olurdu. Bu sohbetlere zamanın şairleri, edebiyatçıları, nükte ve sohbetleriyle meşhur olmuş kişiler, sazende ve hanendeler davet edilirdi. Kışın en soğuk kırk günü olan erbain'i sağ ve sağlıklı olarak geçirenler kurbanlar keser ve helva sohbetleri bundan sonra düzenlenirdi. Sohbetin en renkli eğlencesi keten helvası yapımıydı. (O.T.D.S.)
HELYOTERAPİ: Fr. Güneşle tedavi.
HEM-AVER: f. Efendileri aynı olan köleler. * Arkadaş, refik.
HEM-AVERD: f. Savaşan iki kişiden herbiri.
HEM-BER: f. Beraber olan, birlikte oturan.
HEM-DERD: f. Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri.
HEMERCEL: Yorga at.
HEMGER: f. Çulha dokuyucu.
HEM-NEBERD: f. Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. * Rakib.
HEM-SER: f. Arkadaş, Karı kocadan her biri.
HEM-ŞERR: f. Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan.
HENBER: Kısa boylu kimse.
HENBERÎT: Sırf yalan.
HER: f. Bütün, hep, tamamen.
HER': şiddet. * Etin iyi pişmesi.
HER'A: Küçük bir canavar. * Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın.
HERAB: Kaçmak, firar etmek.
HERAS: Dikenli ağaç.
HERAVE (HİRAVE): Ağır, yoğun asâ (baston).
HER-AYİNE: f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde.
HER-BAR: f. Her defa, her kere.
HERC: f. Karışıklık.
HERC: İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad. * Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak. * Kapıyı açık bırakmak. * İnsanların işlerinin karışması. * Seğirtmek. * Katletmek.
HER-CA: f. Her yer.
HERCAÎ: (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. * Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.
HERCÂYÎ MENEKŞE: Bir cins menekşe.
HERCAN: Uzun ve kalın olan şey. * Hayvanın yab yab yürümesi.
HERCELE: Karışık yürümek.
HERC Ü MERC: f. Darmadağınık. Karmakarışık. Allak bullak.
HERÇ: Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.
HER-ÇEND: f. Her ne kadar. Her ne zaman.
HERÇİ BAD ABAD: f. Her ne olursa olsun. İster istemez.
HERD: Deve kuşunun dişisi. * Yarmak. * Kat'etmek, kesmek.
HER DEM: f. Her zaman, her dakika. Dâimâ.
HER DEM TAZE: Parlaklık ve tazeliğini dâima muhafaza eden. * Mc: Daima genç görülen, gençliğe heveskâr.
HEREB: Kaçma, firar. * şiddetli üzüntü, keder.
HEREC: Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.
HEREK: Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek.
HEREM: Kocamak, yaşlanmak, ihtiyar olmak. * Mısır'da firavunlar zamanından kalmış piramit şeklindeki mezarların beheri. * Geo: Mahrutî şekil, piramit.
HEREMDÎDE: f. Yaşlanmış, kocamış, ihtiyarlamış.
HERF: Acele. Sür'at, hız Hezeyan.
HERGÂH: f. Her vakit, her an, her zaman.
HERGELE: Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü. * Böyle bir sürüye dahil olan hayvan. * Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam. * Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
HERGİZ: f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
HERHERE: Su çağıltısı. * Koyunu çağırmak. * Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.
HERHÎR: Bir nevi yılan.
HERİ': Acele, sür'at. * Akıcı kan. * Korkak kimse. * Zayıf kimse.
HERİF: (Bak: Harif)
HERİFÇİOĞLU: Kızılan kimse hakkında zamir gibi kullanılan argo bir tabirdir.
HERİM: Çok ihtiyarlamış ve kocamış kimse.
HERİME: Dişi arslan.
HERÎR: Köpek uluması. * Köpek hırlaması.
HERİSE: Keşkek yemeği.
HERÎT: Ağzı büyük kişi. * Ferciyle dübürü bir olan kadın.
HERKELE: İncelik, nezafet, hoşluk, letâfet. * İnce, zarif, lâtif, hoş.
HERKÜL: yun. Cesaretiyle meşhur olup, efsaneleşmiş bir Yunanlının adı. (Onlarda kuvvet sembolüdür)
HERKÜL BURCU: Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi. (Bak: Büruc)(...Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şems-üş Şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.)
HERM: Bir ot cinsi.
HERMELE: Yolmak.
HERNA': Ufak bit.
HERR: Köpek uluması, köpek hırlaması.
HERRU: "Ne olursa olsun. Ya batar ya çıkar." mânâsındaki "ya herrû ya merrû tâbirinde geçer.
HERS: Tokmak ile dövmek. * Mersin ağacı. * Arslan. * Kedi.
HERS: Ufak kurt.
HERSEME: Arslan, gazanfer, esed, haydar. * Burun.
HERŞ (HERÂŞ): Yırtmak. * Çekişmek.
HERŞEBE: Yaşlı kuru kadın.
HERŞEFE: Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.) * Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın. * Çok eski olan kova.
HERT: Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma. * Yırtma. * Dürtme.
HERUS: Eski elbise.
HERV: Dövme, sopalama. * Pişirme. * Afganistan'da bir şehrin adı.
HERVELE: Yürüyüş. * Koşma.
HERYA': Ağaç hışırtısı.
HERZ: Yırtmak.
HERZE: f. Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı.
HERZEDERAY: f. Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan.
HERZEGÛ: f. Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen.
HERZEHAYÎ: f. Mânâsız konuşma, saçmasapan söyleme.
HERZEKA: Çirkin gülmek.
HERZEKÂR: f. Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HERZEVAT: (Herze. C.) Herzeler, mânâsız ve boş sözler.
HERZEVEKİL: f. Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan.
HETEROJEN: yun. Kim: Cinsi ayrı olan. Türlü özellikteki taneciklerden yapılan maddelerdir.
HEVAPEREST: f. Sadece gayr-ı meşru lezzet ve hevesinin peşinde. Cenab-ı Hakk'ı, dinin emirlerini unutmuş, nefsine şiddetle muhabbet eden. Nefsine tapınır derecede Haktan gafil.
HEVBER: Kırmızı gül.
HEVESPERVER: f. Hevesli, heveskâr.
HEVL-ÂVER: f. Korkunç, korku getiren, korku veren.
HEYMERE: Koca avret. İhtiyar kadın.
HEYŞER: Ot. * Ağaç.
HIBHER: Galiz, kaba.
HINCER: (C.: Hanâcir) Hançer.
HIRED-FERSA: f. Akıl yorucu.
HIRKA-İ ŞERİF: (Bak: Hırka-i Saadet)
HIYERE: Beğenme, seçme. Benzerlerinden ayırma. * Seçkin, seçilmiş, beğenilmiş, ayrılmış.
HIYERE-İ NÂS: Seçkin kimseler, mümtaz kişiler.
HIYERE: Küfe yakınında bir şehrin adı.
HIYRE-SER: f. Sersem, alık.
HIYRE-SERANE: f. Alıkçasına, sersemcesine.
HIYRE-SERÎ: f. Alıklık, sersemlik.
HİCAB-AVER: f. Hicab verici, utandırıcı.
HİCER: Her nesnenin kenarı.
HİKÂYE-PERDÂZ: f. Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen.
HİLÂL-İ AHMER: Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi.
HİLE-İ ŞER'İYE: Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumun ve mes'elenin kanuni ve şer'i hal çaresini bulmak demektir. Buna, mahlâs-ı şer'i (Şer'i kurtuluş) da denir. (O.S.)
HİLEPERDAZ: f. Hile yapan, hileci.
HİLYE-İ ŞERİF: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasıflarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazı.
HÎN-İ SEFER: Yolculuk. * Ölüm zamanı. Sefer zamanı.
HİNÂ-GER: f. Şarkıcı, şarkı söyleyen.
HİNBER: (C.: Henâbir) Eşek sıpası.
HİSAR ERİ: Kale muhafızı.
HİTABET BERATI: Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatibliğe tayin olduklarına dair verilen vesika. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında yan zamanda halife olan padişahı temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çıkan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet beratı olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardı.)
HİYERARŞİ: Fr. Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. * Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. * Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka.
HİYEROGLİF: Fr. Eski Mısırlılar'ın yazısı.
HİZBER: (Hizebr) (C.: Hezâbir) f. Aslan, gazanfer. * Mc: Cesur, yiğit, kahraman, yürekli adam.
HİZFER (HİZFÂR): (C.: Hazâfır) Taraf. Nâhiye.
HİZMET-İ ASKERİYE: Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi.
HODPEREST: f. Mağrur. Kendini çok beğenen. Kibirli.
HODSER: f. Dikbaşlı, âsi, serkeş. * Kendi kendine giden, müstakil.
HODSERÂNE: f. Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden.
HOŞTER: f. Daha lâtif, daha hoş.
HUBTER: (Hub-terin) f. En güzel, pek güzel.
HUDANEGERDE: f. Allah göstermesin.
HUDAPEREST: Allah'a ibadet eden. Dindar.
HUDAVER: Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi.
HUDER: Kökü derin olan ot.
HUDUD-U ŞER'İYYE: Şer'i hadler. Muayyen suçlara karşılık tatbik edilen şer'i cezâlar.
HUKERDE: f. Terlemiş.
HUKUKPERVER: f. Geçmişi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefalı ve sâdık dost.
HULEFÂ-İ ERBAA: (Hulefa-i Râşidîn) (Bak: Çâr-yâr)
HUMMERE: (C.: Hummer) Kaya kuşu denilen başı kızılca serçe gibi bir kuş.
HUNYÂGER: f. Şarkı söyleyen, şarkıcı.
HURPEYKER: f. Huri yüzlü.
HURUF-U CERRE: (Bak: Harf-i Cer)
HURUF-U KAMERİYE: Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, kef, mim, vav, he, yâ harfleridir.)
HUSSER: Cübbesi ve zırhı olmayanlar. Çıplak kimseler.
HUŞK U TER: Kuru ve yaş.
HUŞKSER: f. Ahmak, salak.
HUYGERDE: f. Terlemiş. * Adet edinmiş, huy hâline getirmiş, alışmış.
HUZ MÂ SAFÂ, DA'MÂ KEDER: "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir.
HUZUR-AVER: f. Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren.
HÜCERAT: (Hücürat-Hücrât) Hücreler. Hüceyreler. Gözler, odacıklar.
HÜKM-İ ŞER'Î: Kur'an-ı Kerim'e ve Din-i İslâm'a uygun kanun ile verilen karar. Şeriatın hükmü.
HÜKMBERDAR: f. Hükme muti olan, itaat eden, boyun eğen.
HÜKÜMFERMA: f. Hükümrân, hüküm süren. Hâkimiyetle idâre eden.
HÜMAPERVAZ: f. Hümâ gibi yükseklerde uçan. * Mc: Yüksek himmetli.
HÜNER: f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret.
HÜNERMEND: f. Hüner sahibi, hünerli, marifetli.
HÜNERMENDÎ: f. Hünerlilik, mârifetlilik.
HÜNERPİŞE: f. Mahâretli, mârifetli, hünerli.
HÜNERVER: f. Çok ustalıklı. Becerikli. Usta. Mahâret sahibi.
HÜNERVERÂN: (Hünerver. C.) Mârifetli, hünerli kimseler.
HÜRER: (Hirre. C.) Dişi kediler.
HÜRMET-İ MÜSAHERE: Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendisiyle gayr-i meşru' suretle mukarenette bulunmuş veya bir uzvunu hâilsiz şehvetle tutmuş veya öpmüş veya tenasül cihazına şehvetle bakmış olduğu bir kadının neseb veya süt itibarı ile onun anasını, ninesini, kızını, torunu aslâ nikâhlayamaz ve onlarla hiçbir surette evlilik teessüs edemez. Bunlar arasında ebedî bir haramiyet mevcuttur. Buna hürmet-i müsahere deniyor.
HÜSN-Ü MÜCERRED: Gayr olsun olmasın bizzat güzel olan şey. Bazı âza veya çizgilerin mütenasib terkib ve tertibiyle hâsıl olan hüsün, hüsn-ü mücerred değildir. Şartları zâil olsa, hüsün de zâil olur. Fakat, vücud, hayat, iman gibi varlıklar hüsn-ü mücerreddir ve bizzat güzeldirler. Güzellikleri başka şeylere bağlı değildir. * Hariçte maddi vücudu olmayan, ancak aklen mevsufsuz düşünülebilen hüsün ve zihnen anlaşılan güzellik.
HÜSN-AVER: f. Güzelliği çoğaltan. Güzellik veren.
HÜZN-AVER: f. Keder veren. Gam veren. Hüzün verici.
HADD-İ MÜŞTEREK: Ortak derece.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HANE BER-DUŞ: Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HERCÂYÎ MENEKŞE: Bir cins menekşe.
HİLYE-İ ŞERİF: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasıflarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazı.
HOŞTER: f. Daha lâtif, daha hoş.
HUŞK U TER: Kuru ve yaş.
HUŞKSER: f. Ahmak, salak.
İANE-İ ASKERİYE: Tanzimattan sonra cizye yerine Hristiyan tebeadan alınan vergi. Bu vergi sonradan "bedel-i askerî" adını almış ve 1908 Temmuz inkılâbına kadar devam etmiştir.
İBER: (İbret. C.) İbretler, ders alınacak şeyler.
İBER: (İbre. C.) İbreler, iğneler.
İBKA FERMANI: Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.
İBN-İ CERİR-İ TABERÎ: (Bak: Taberî)
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBN-İ ÖMER: (Bak: Abdullah İbn-i Ömer)
İBN-İ VERDÂN: Hamam içinde olan kara çekirge.
İBRAZ-I FAZL U HÜNER: Hüner ve fazilet gösterme.
İCADGERDE: f. İcad olunmuş.
İCARE-İ MÜŞAHERE: Aylık olarak yapılan icaredir. Bir haneyi bir aylığına kiraya vermek gibi.
İCAZET VERMEK: Medrese usulüne göre okuttuğu dersi bitiren talebeye hocası tarafından izin verilmesi. Bu tasdikan verilen mühürlü kâğıda "icazetname", icazet vermiş olan müderrise de "muciz" denilirdi.
İCRA VEKİLLERİ HEY'ETİ: Vekiller heyeti. Başvekilin riyaset ettiği bakanlardan meydana gelen hey'et.
İÇERLEK: t. Dip, kuytu yer. Çıkmaz. * Daha geride, daha içeride bulunan.
İÇ İL MÜDERRİSLERİ: t. İstanbul, Edirne ve Bursa'da ve bunlara bağlı yerlerde 150'şer akça ve daha fazla yevmiyeleri olan medrese müderrisleri.
ÎD-İ EKBER: Arefesi Cuma gününe raslayan Kurban Bayramı.
İDARE-İ ASKERİYE: Askerlik işleriyle meşgul olan idare.
İFADE-İ MERAM: Dilek ve maksadını anlatmak.
İĞERÇİN: Karar veremeyen, mütereddit, kuşkulu.
İHDA AŞER: Onbir.
İHLAS-PERVER: f. İhlas sahibi, temiz kalbli.
İHLAS-PERVERANE: f. Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette.
İHLAS-PERVERÎ: f. Temiz yürekli, ihlas sâhibi olma.
İHSANPERVER: f. İhsan edici. İyiliği çok sever.(İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tembel eder. Çingeneliğe alıştırır. Elhasıl, millet bâkidir, fert fâni!) (Münazarat)
İHTİRA'-KERDE: f. Eşine rastlanmayan keşif. * Yaratılmamış olmak.
İHYA-KERDE: f. İhya edilmiş. Lutfedilmiş. Yeniden inşa edilmiş.
İKBAL-İ BEŞER: İnsanın saadeti.
İKBALPEREST: f. Bir mevki ve makam için hırslı olan. İkbale çok hırs duyan.
İ'LAMAT-I ŞER'İYE: Huk: Şer'iye mahkemelerinden nafaka, nikâh vs. ye dâir verilen i'lâmlar.
İ'LAMAT-I ŞER'İYE MÜMEYYİZİ: Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi. (O.T.D.S.)
İLMİYE RÜTBELERİ: İlmiye denilen ulema sınıfına mahsus rütbeler. Rütbeler, aşağıdan üste doğru şöyle idi: Müderrislik, kibar-ı müderrisîn, mahreç mevleviyeti, bilâd-ı hamse mevleviyeti, Haremeyn-iş şerifeyn mevleviyeti, İstanbul kadılığı, Anadolu ve Rumeli kazaskerliği.
İLMÜHABER: (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika. * Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.
İLTİFATPERVER: f. İltifat eden, iltifatkâr, mültefit.
İLTİHAB-I A'VER: Tıb: Körbağırsağın iltihabı.
İLTİMASGERDE: f. İltimas edilen, kayırılan.
İMAM-I CA'FER-İ SÂDIK: (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile mücâhede ederse, Allah'a kavuşur." Eimme-i İsnâ Aşerin altıncısıdır. (K.S.)
İMAM-I TABERANÎ: (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.
İMAN-I MERDUD: Münafık olan kimselerin imanı.
İMARET KEMERİ: Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.
İN'AMPERVER: f. Nimetlerle bezeyen, çok nimet veren. Tehlikelerden sâlim kılan.
İNANGERDAN: f. Dizgin çevirme, geri dönme.
İNFAZ-I FERMAN: Hükmünü geçirme, emrini dinletme.
İNSANİYETPERVER: İnsanlığı seven, iyi insan.
İNŞİKAK-I KAMER: Ay'ın parçalanması. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü vesselâmın mu'cizesi eseri olarak gökte ay'ın en parlak olduğu bir zamanda ikiye ayrılması. (...Hem Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) mütevatir ve kat'i bir mu'cize-i kübrası "Şakk-ı Kamer" dir. Evet, şu "İnşikak-ı Kamer" çok tariklerle mütevatir bir surette, İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, İmâm-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eâzım-ı sahâbeden müteaddid tariklerle haber verilmekle beraber, Nass-ı Kur'an ile $ âyeti, o mu'cize-i kübrâyı âleme ilân etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu âyetin verdiği habere karşı inkâr ile mukabele etmemişler, belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek kâfirlerce dahi Kamerin inşikakı kat'idir. M.)
İNŞİRAH-I DERUN: İç açılması, ferahlama.
İNTİZAMPERVER: f. Her şeyi tertib ve düzenli yapan. İntizâmı çok seven.
İNZİVA-GERDE: f. İnzivaya çekilen.
İRTİCAC-I DERYÂ: Denizin kabarması, dalgalanması.
İSBAT-I HÜNER: Maharet ve hüner gösterme.
İSKENDER: (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır. (Bak: Zülkarneyn)
İSKEREK: f. Hıçkırık.
İSM-İ MERRE: Def'a, kerre gibi bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil'den yapılan isim. (Darbe: Bir defa vuruş. Lem'a: Bir parlayış gibi.)
İSNA AŞER: Oniki.
İSPER: f. Savaş âletlerinden kalkan.
İSPERGAM: f. Fesleğen çiçeği. * Gül. * Yeşillik.
İSPERHEM: f. Fesleğen.
İSPERLOS: f. Saray, konak, kâşâne.
İSTİBKA-Yİ TEVECCÜHLERİ: Teveccühlerinizin sürüp gitmesi ve devamı... (Eskiden mektubların sonlarında kullanılırdı.)
İSTİNADGERDE: İstinad edilmiş. Kendine güvenilmiş veya dayanılmış.
İSTİSVABGERDE: f. Beğenilmiş. Doğru bulunmuş, tasvib olunmuş, mâkul görülmüş.
İŞGERE: f. Şâhin, atmaca ve doğan gibi av için kullanılan terbiye görmüş kuş.
İŞGERF: f. Dayanıklı, sağlam, kalın. * Şan, nam, ün, şeref.
İTARE-İ KEBUTER: Güvercin kuşu uçurma.
İTTİHAD VE TERAKKİ: 1918 tarihine kadar devam eden ve Osmanlı Devletinin son zamanlarında mühim rol oynamış bir siyasî parti. (Bak: Tanzimat)
İZZ Ü ŞEREFLE: Güle güle, uğurlar olsun.
IHVE-İ MÜTEFERRİKÎN: Ana baba bir veya yalnız ana bir yahut da yalnız baba bir erkek kardeşler. (Müennesi: "Ahavat-ı müteferrikat'tır)
IRK-I AHMER: Kızıl derili.
IRZÂ-İ GAYR-İ MÂDERÎ: Çocuğu hayvan sütüyle besleme.
IRZÂ-İ MÂDERÎ: Çocuğu ana sütüyle besleme.
ISLAHAT-I ASKERİYE: Askerlikte yapılan ıslahatlar. Askerî ıslahat.
ISLAHATPERVER: Islahat taraftarı, ıslahatı seven.
ISTIFA-GERDE: f. Seçilen. Seçilmiş bulunan.
ITER: (Itret. C.) Nesiller, akrabalar, zürriyetler, aynı soydan gelenler.
ITK-I MÜŞTEREK: İki veya daha fazla kimsenin, mâlik oldukları bir köleyi azad etmeleridir.
IZTIRAB-ÂVER: f. Iztırab veren, elem çektiren.
JALERİZ: f. Çiğ saçan, kırağı saçan.
JARDİNİYER: Fr. Salonlara süs için konulan ve içine çiçek ekilmek üzere bir sandığı bulunan bir mobilya.
JARTİYER: Fr. Çorap bağı.
JERD: f. Çok yiyen, obur.
JERF (JERFA): f. Derin. Suyun derin yeri.
JERFBÎN: f. Dikkat sâhibi, dikkatli.
JERFÎ: f. Derinlik.
JERFİN: f. Kapı sürmesi. Kapının ardına konulan dayak.
KAARET-İ DERYÂ: Denizin derinliği.
KABA'SER: (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.
KA'BERÎ: Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.
KABIZ-I ERVAH: Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KADER: Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.)
KADER-İ İLÂHÎ: Allah'ın takdiri.
KADERÎ: Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan.
KADERİYE: "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile)
KAFDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFENDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFER: Zayıf ve etsiz olmak.
KAFİYEPERDÂZ: f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.
KAFİYEPERESTLİK: Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.
KALENDER: f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.
KALENDERÂNE: f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KALENDERÎ: f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler.
KAMBER: (Bak: Kanber)
KAMCERE: Islah etmek.
KAMENCER: Yaycı, kavvas.
KAMER: Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.
KAMER SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir.
KAMERÎ: Ay ile alâkalı.
KAMERÎ SENE: Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret)
KAMERİYYE: Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
KAMERVARİ: f. Ay gibi, kamere benzercesine.
KÂM-PERVER: (C.: Kâmperverân) Emel besleyici.
KÂMVER: f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar.
KÂMVERÂN: (Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar.
KÂN-I KEREM: Kerem, lütuf ve ihsan menbaı.
KÂN-I MERHAMET: Merhamet kaynağı.
KANBER: Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.
KANEŞVERE: Hayız görmez kadın.
KANUN-U ASKERÎ: Askerlik kanunu.
KAPTAN-I DERYA: Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.
KARAKTER: yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
KARAR-I SERİ: Acele karar, seri karar.
KÂRFERMA: f. Amir, iş buyuran.
KÂRGER: f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu.
KARİYER: Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.
KÂRPERDAZ: f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender.
KÂRPERVERD: f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen.
KÂSE-İ SER: Kafatası.
KÂSE-GER: f. Kâseci, kâse yapan.
KA'SERE (KA'SERÂ): Yoğun, sağlam, kalın, katı.
KASİDE-İ ERCUZE: (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.)
KASİDE-PERDAZ: f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.
KASİDE-SERÂ: f. Kaside söyliyen, kaside yazan.
KASVERE: Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi.
KAŞER: Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.
KÂŞİGER: f. Çinici, çini yapan san'atkâr.
KAT'-I MERÂHİL: Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.
KAT'-I MERATİB: Mertebeleri aşıp geçme.
KATER: (Katre. C.) Katreler, damlalar.
KATERE: Bir şey üzerine çökmüş toz. * İs gibi bir karanlık. * Toz. * Kebap yapmak. * Pişmiş şeyin kokması.
KATMER: t. Bir şeyin kat kat olması. * Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)
KATRE-İ GEVHER: Cevher damlası. İnci tanesi. * Pek kıymetli şey.
KAVANİN-İ ASKERİYE: Askeri kanunlar.
KÂVİŞGER: f. Kazıcı, eşici, kazan.
KAVL-İ MÜCERRED: Delilsiz söz.
KAYSER: Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının lâkabı.
KAYSERÎ: f. Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik.
KAYSERÎ: (C.: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh. * Büyük deve.
KAZANFER: (Bak: Gazanfer)
KAZASKER: İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir.
KAZER: Nezafetsizlik, temiz olmamak.
KEBUTER: f. Güvercin.
KEBUTER-İ NAME-BER: Posta güvercini. Mektup götüren güvercin.
KEBUTERÂN: (Kebuter. C.) Güvercinler.
KEBUTER-BÂZ: f. Güvercin besleyen, yetiştiren, satan kimse.
KEDDERE: Bulandırdı (meâlinde fiil).
KEDER: Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.
KEDEREFZÂ: f. Keder ve sıkıntı veren. Keder verici.
KEDERENGİZ: f. Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren.
KEDERNÂK: Keder verici, kederli.
KEFERE: (Kâfir. C.) Kâfirler.
KEFTER: f. Güvercin, kebuter.
KELÂL-ÂVER: f. Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu.
KELANTER: f. Çok iri. Daha büyük.
KEMALÂT-PERVER: f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.
KEMAN-GER: f. Yay yapan san'atkâr.
KEMER: f. Yay gibi eğik olan yapı. * Bele bağlanan kuşak. * İç çamaşırın bele rastlayan kısmı.
KEMERBEND: f. Kemer bağı. * Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. * Mc: Derviş.
KEMERBESTE: f. Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan.
KEMERBESTE-İ UBUDİYET: Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)
KEMERDECE: Yab yab yürümek.
KEMERGÂH: f. Kemer takılan yer. Bel.
KEMSERE: Cem'olmak, toplanmak. * Bazısı bazısına girmek. * Yab yab yürümek.
KEMTER: f. Aciz. Fakir. İtibarsız. * Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. * Noksan, eksik.
KEMTERANE: f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette.
KEMTERÎN: f. Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. * En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik.
KENEHVER: Büyük beyaz bulut.
KENKER: Enginar.
KER': (C.: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek. * Yağmur suyu. * (Kız) erkek istemek.
KER: f. Sağır, işitmez. * Kudret, kuvvet. * Maksad ve meram.KERA' : Baldırları ince olmak. * Yağmur suyu.
KERA: Uyku, nevm.
KER'A: Çocuk seven kadın.
KERA: Turna kuşunun erkeği. * Hafif uyku.
KERABİS: (Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler.
KERAD(E): f. Yırtık ve eski elbise.
KERAHE: (Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet.
KERAHET: İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey. * İstenmiyerek, zorla. *Fık: Şer'an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. (Bak: Mekruh)
KERAHETEN: Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.
KERAHET VAKTİ: Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.
KERAHİYYET: Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.
KERAİH: (Kerihe. C.) Nefret edilecek ve iğrenç şeyler.
KERAKER: f. Kuzgun. * Karga.
KERAMAT: (Keramet. C.) Kerametler.
KERAME: İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.
KERAMEND: f. Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste.
KERAMET: Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama.
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.): Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)
KERAMET-İ İLMİYE: İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk'ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet. *İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi' ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübelerle ve harika eserleri ile sâbit ve müsellem olarak bir ferd-i ferid-i zaman hâlinde zuhur ve iştihar eden ender evliyâullahtan vücuda gelen ve zuhur eden, nur-efşân, hikmetfeşan ilmi kerâmet, ilmî harika. (Z. Gündüzalp)(Velilerde zuhur eden kerametler de Peygamber'in (A.S.M.) Hak olduğuna bir delildir. Çünkü bu veliler ona tabi' olmakla böyle harika hâllere mazhar olurlar. Ş.)
KERAMET-İ KEVNİYE: Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü'minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk'a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerinden kilitli muhkem bir hücresinde hapis olan bir zatın, orada ibadet ve taatla meşgul olduğu bir zamanda görüldüğü halde, aynı zat aynı zamanda çarşıda halk arasında veya câmide görülmesi ve bir zâta şiddetli ve kesretli zehirlemelerle su-i kasdlar yapıldığı halde, ona zehir tesir etmemesi ve ona düşmanları tarafından kurşun isâbet ettirilememesi ve tayy-ı mekân ve bast-ı zaman gibi hârika hallere mazhar olması gibi hadiselere o zatın "keramet-i kevniyesi" denilmektedir. Bu gibi hârika haller Cenab-ı Hak indinde ve Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanında makbul ve mahbub olan ender velilerde zuhur eder. (Z. Gündüzalp)
KERAN: Sabah.
KERAN: f. Kenar, uç, âhir, son, nihayet.
KERAN TÂ KERAN: Bir uçtan bir uca.
KERAR: Arap kadınlarının takındıkları boncuk.
KERARİS: (Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.
KERAS: Hilyon ve marulca dedikleri ot.
KERASTE: f. Kereste.
KERB: (C.: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak. * Dar etmek. * Yakın olmak. * Gam, tasa, keder, endişe.
KERBE (KÜRBE): Gam, tasa, endişe.
KERBELA: Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer.(Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım)
KERBELE: Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek. * Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.
KERD: Sürmek. * Def'etmek, kovmak. * Boyun.
KERDEM: Şişman ve kısa boylu olan adam.
KERDEME: Kısa düşman.
KERDESE: Bağ, kayd. * Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.
KEREB: Kova bağladıkları ip. * Suyu yatıp ağızla içmek. * Hurma ağacının kökü.
KEREBBE: Yaz günlerinde kumlu yerlerde biten bir ağaç adı.
KEREBE: (C.: Kirâb) Suyun aktığı yer.
KEREFS: Kereviz otu.
KEREM: Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet. * Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme. * Mecd ve şeref. *Cenab-ı Hakk'a atfolunursa eltaf ve ihsan-ı İlâhî kasdedilmiş olur. * İnsan hakkında vasıf sureti ile zikrolunursa; mehasin-i ahlâk ve ef'âl kasdolunur.
KEREM ETMEK: Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak.
KEREMGÜSTER: f. Cömert, mükrim, kerem sâhibi.
KEREMKÂR: f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan.
KEREMPE: Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı. * Dağın en yüksek yeri, tepesi. * Geminin baş tarafı.
KEREMPE BURNU: Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı.
KEREMPERVER: f. Kerem sâhibi. Eli açık, cömert. Mükrim.
KEREV: f. Örümcek, ankebut.
KEREVET: Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.
KERF: Hımarın, bevlini koklayıp başını yukarı kaldırması.
KERH: İğrenme, hoşlanmayıp tiksinme. * Zorlama. * Bir şey sonradan nâ-hoş ve kerih olmak.
KERHEN: İstemiyerek, tiksinerek, zoraki.
KERH: Bağdat şehrinde bir mevziin adı.
KERÎ: f. Örümcek ağı. * Sağırlık, duymazlık, işitmezlik.
KERÎ: Kazmak.
KERİBE: (C.: Kerâyib) Katı, sert.
KERİH: İğrenç, tiksindirici. * Muharebe ve cenkte olan şiddet. * Pis, çirkin, fena şey. * Nefse kerahetlik vercek kabahat.
KERİH-ÜL MANZAR: Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.
KERİH-ÜN NEFES: Nefesi ve ağzı pis kokan.
KERİHE: (C.: Kerâih) Nefret edilecek, iğrenç şey.
KERİHET: Harpte şiddet. * Zahmetli ve meşakkatli olan.
KERİM: Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur'an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.)
KERİMANE: f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde.
KERİME: Kız evlâd. * Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli. * Güzide, seçkin, kıymetli şey. * Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.
KERİR: Boğulmuş ses gibi bir ses.
KERİŞ: (C.: Küruş) İşkembe.
KERİYY: Kiraya veren veya kiraya alan. (ikisine de ıtlak olunur.)
KERİZ: Yoğurtan yapılan keş.
KERKEÇ: Eskiden muhasara olunan kaleleri tazyik etmek ve top ve tüfekle dövmek için dışarısına yapılan kule ve tabyalar.
KERKER: Karındaş sığır.
KERKERE: Tavuğa çağırmak. * Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması.
KERKES: f. Akbaba (kuş).
KERKESE: Tereddüt etmek, karar verememek.
KERKÜZ: f. Delil, işâret, alâmet.
KERM: (C.: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.
KERMARİK: Ilgın ağacının koruğu.
KERME: Etli ve yuvarlak olan uyluk başı.
KERNAF: (C.: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)
KERNAFE: (C.: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.
KERNEBE: Zengin kadın.KERR : Çekilerek yeniden hücum etmek. * Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek. * Devlet. * Gemi halatı. * Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.
KERRAM: Bağcı.
KERRAR: Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.
KERRAT: Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli.
KERRAZ: Çobanın torbasını veya dağarcığını taşıyan kuvvetli boynuzsuz koç.
KERRE: Bir defa. Bir adet. Bir.
KERREMALLAHU-VECHEHU: Allah vechini mükerrem kılsın, meâlinde dua olup Hz. Ali (R.A.) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir. (Bak: Aliyy-ül Murtaza)
KERRETAN: Sabah ve akşam.
KERRUBÎ: Meleklerin büyüğü.
KERRUBİYYUN: (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur.
KERRUS: Büyük başlı.
KERR U FERR: Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.
KERS: Kadının hayız görmesi. * Cebretmek, zorlamak.
KERŞ: Karın. * İşkembe. * Topluluk, cemaat. * Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.
KERŞA: Karnı büyük kadın. * Parmakları kısa düz taban.
KERŞEB: Yaşlı, ihtiyar. * Hali kötü olan kimse. * Kalın ve uzun nesne. * Arslan. * Çok yiyen, obur.
KERUB: Allah'a en yakın olan melekler.
KERUBİYYUN: (Bak: Kerrubiyyun)
KERV: Top oynamak. * Kapı içini taş ile örmek.
KERVAN: f. Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı.
KERVAN: (C: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.
KERVANSARAY: Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)
KERY: Kazmak.
KERYAN: Uyuyan kişi, nâim.
KERYE: Tam olmak, tamam olmak.
KESB-İ SERVET: Para kazanma.
KESB-İ ŞER: şerli bir işi işlemek veya o işe âlet olmak yahut da tarafdar olmak.
KESER: Hurma çiçeği.
KEŞAN BER KEŞAN: Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.
KEŞAVERZ: f. Ekinci, çiftçi. Ekinlik.
KEŞTÎGER: f. Gemi yapan veya tamir eden kimse.
KETER: (C: Ektâr) Kadr, mertebe, derece.
KETİBEPERVER: f. Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren.
KEVKEB-İ DERRÎ: Parlak yıldız.
KEVSER: Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları. * Bereket. * Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey. * Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah. * Cennet ırmaklarının kaynakları. * Cennet'te bir havuz veya nehir.
KEVSER SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 108. Suresi.
KEVTER: Fülfül dedikleri karabiber cinsi.
KEYFER: f. Karşılık, mukabil. * Mükâfat veya ceza.
KEZBERE: Kanbel otu. * Baldırıkara otu.
KISSAPERDÂZ: f. Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı.
KIŞR-I ŞECER: Ağaç kabuğu.
KİBER: Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.
KİBER-İ SİNN: Yaşlılık, ihtiyar olmak, yaş büyüklüğü.
KİBRİT-İ AHMER: Kırmızı kibrit. * Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir. * Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.
KİHTER: f. Yaşça en küçük olan.
KİHTERÎ: f. Yaşça küçüklük.
KİLER: Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda. (Bak: Kilar)
KİMYAGER: Kimyacı.
KİN-İ MUZMER: Gizli kin.
KİNCER: f. Büyük fil.
KİNEVER: f. Kin besleyen, hased eden, kinci.
KİNCER: f. Büyük fil.
KİŞVER: f. Memleket, ülke. * İklim.
KİŞVERGİR: f. Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar.
KİŞVERGÜŞA: f. Ülke açan, cihangir.
KİŞVERHÜDA: f. Hükümdar, pâdişah.
KİŞVERKÜŞA: Memleket fetheden.
KİZBERE: Baldırıkara adı verilen ot.
KOMİSER: Fr. Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur.
KONFERANS: Fr. Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma.
KRATER: (Bak: Atmiye)
KUBBE-İ ZERRİN: Güneş, şems.
KUBBERE: (C: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş. * Bacaksız, kısa boylu kimse.
KU'BERE: Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü.
KUHCİĞER: f. Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit.
KURB-İ DERECE: Ölen bir kimseye yakınlık derecesi.
KUŞE-İ FERAG: İnsanın, herşeyden feragat edip çekildiği köşe.
KÛTAHTER: f. Pek kısa, çok ufak.
KÛTAH-TERİN: f. En çok kısa.
KUVVE-İ AN-İL-MERKEZİYE: Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.
KUVVE-İ İLE-L MERKEZİYE: Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.)
KUZE-GER: f. Çömlekçi, bardakçı.
KÜBERA: (Kebir. C.) Büyükler. Ulular.
KÜBERA-YI ÜMMET: Ümmetin uluları, büyükleri.
KÜMSERAT: (C.: Kümsereyât) Armut.
KÜMTER: (C: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam. * Yabani eşek. Vahşi hımar.
KÜRE-İ KAMER: Ay.
KÜSTERDE: f. Döşenmiş, yayılmış.
KÜŞTERE: f. Uzun dülger rendesi.
KESB-İ ŞER: Şerli bir işi işlemek veya o işe âlet olmak yahut da tarafdar olmak.
KEŞAN BER KEŞAN: Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.
KEŞAVERZ: f. Ekinci, çiftçi. Ekinlik.
KEŞTÎGER: f. Gemi yapan veya tamir eden kimse.
KÎLELER: "Denildiler" demek olup bir mes'ele hakkındaki muhtelif rivayetleri ifade eder.
KİŞVERGİR: f. Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar.
KİŞVERGÜŞA: f. Ülke açan, cihangir.
KİŞVERHÜDA: f. Hükümdar, pâdişah.
KİŞVERKÜŞA: Memleket fetheden.
KÜŞTERE: f. Uzun dülger rendesi.
LACEREM: şüphesiz, elbette, besbelli. * Nâçar, zaruri.
LACEVERD: Lacivert. * Koyu mavi renkte değerli bir süs taşı.
LACEVERDÎ: f. Lacivert renkte.
LAFZ-I MÜFESSER: Huk: Tahsis ve te'vile ihtimâl bırakmıyacak derecede açık olan sözdür ki, onunla amel vâcib olur.
LAFZ-I MÜŞTEREK: Huk: Birçok müsemması bulunan lafızdır ki, hangi mânâ kasdolunduğu taayyün etmediği surette mânasız addolunur, onunla amel olunmaz.
LAFZ-PERDAZANE: f. Çeşitli ve çok söyleyerek.
LAHT-I CİĞER: Ciğerden kopma.
LAJVERD: f. Lâciverd.
LALERENK: f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe.
LALERUH: f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan.
LALERUHSAR: f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
LÂM-I CER: Kelimeyi cerreden lâm harfi. Kelimenin sonunu "i" diye okutur. Lillâhi, Lieclillâhi'de olduğu gibi. İstihkak ve ihtisas, has ve müstehak ve zarfiyyet, illet mânâsını verir.
LÂNE-İ NERMİN: Sıcak ve yumuşak yuva.
LÂNE-İ PEDER: Baba yuvası. Peder evi.
LATİFEPERDAZ: f. Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan.
LATİFEPERDAZAN: (Lâtifeperdâz. C.) f. Şakacılar, lâtifeciler.
HERZE-LAY: Herze söyleyen, saçmalayan.
LÂYETEGAYYER: Değişmez, bozulmaz.
LEB-İ DERYA: Denizin dudağı. Deniz kenarı, kıyı, sâhil.
LEDE-L-MÜZAKERE: Müzakere anında, konuşma sırasında.
LEHT-İ CİĞER: Ciğerden kopma parça.
LEMEAT-I MÜTEFERRİKA: Muhtelif, parça parça olan parlayışlar.
LENGER: f. Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. * Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi.
LENGER-ENDAZ: f. Lenger atan, demir atan. Demir atmış olan gemi.
LENGERÎ: f. Büyük bakır sahan, lenger.
LENGER-HANE: f. Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer.
LEN-TERANÎ: Beni aslâ göremezsin (meâlinde).
LERZAN: f. Titrek, titreyerek.
LERZE: f. Titreme, titreyiş. Sallantı.
LERZEBAHŞ: f. Titreme veren, titreten.
LERZEDÂR: f. Titrek, titreyici.
LERZENÂK: f. Titrek, titreyici. Titremeğe tutulmuş.
LERZENDE: f. Titreyen, titrek.
LERZERESAN: f. Titreme veren, titreten.
LERZİŞ: f. Titreme, titreyiş.
LEŞKER: f. Asker.
LEŞKER-İ ARAMREM: Çok asker.
LEŞKERGÂH: f. Ordu yeri.
LEŞKERÎ: f. Askere ait. Askerle alâkalı.
LEŞKERİYAN: (Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
LEŞKERKEŞ: f. Asker çeken. Askerleri idare eden. Kumandan.
LEŞKERŞİKÂF: f. Düşman askerini kıran.
LEŞKERŞİKEN: f. Düşman askerini kıran.
LEŞKERŞÜKÛF: f. Düşman askerini kıran.
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler.(Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LEVH-İ KAZÂ VE KADER: Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LEYL-İ MÜNEVVER: Gündüze benzeyen gece. Nurlanmış gece.
LEYL-İ SERD: Soğuk gece.
LEYLE-İ BERAT: (Bak: Berat gecesi)
LEYLE-İ ERBAA: Haftanın dördüncü gecesi olan çarşamba gecesi.
LİBAS-I FERSUDE: Eskimiş elbise.
LİBERAL: Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya'daki dinsiz sosyalistliğin zıddı. (Bak: Sosyalizm)
LİDER: Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı.
LİHYE-İ ŞERİF: Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) âit sakaldan bazıları. Sakal-ı Şerif.(Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle diyorum ki: Hadisçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduttur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hatırıma gelmiş ki: Lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerif'in saçlarından ibaret değil, belki re's-i mübarekinin traş oldukça hiçbir şeyini kaybetmiyen Sahabeler, o nurlu ve mübarek ve daimî yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcuda müsavi gelebilirler. Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened-i sahih ile bu saç Hazret-i Risalet'in saçı olduğu sabit midir ki, ona karşı ziyaret mâkul olabilsin? Birden hâtıra geldi ki: O saçların ziyareti, vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karşı salâvat getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için eğer bir saç hakiki olarak Lihye-i Saadet'ten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat'i sened ile o saçın zâtını teşhis ve tâyin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'i delil olmasın, yeter. Çünki: Telâkkiyat-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azimet noktasında ilişseler de, hususi ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dâhildir. Çünki: Vesile-i salâvattır. L.)
LİSAN-I MÂDER-ZÂD: Ana dili.
LİTOSFER: yun. Yeryüzünün katı kısmına verilen ad. Taşküre.
LERZEBAHŞ: f. Titreme veren, titreten.
LEŞKER: f. Asker.
LEŞKER-İ ARAMREM: Çok asker.
LEŞKERGÂH: f. Ordu yeri.
LEŞKERÎ: f. Askere ait. Askerle alâkalı.
LEŞKERİYAN: (Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
LEŞKERKEŞ: f. Asker çeken. Askerleri idare eden. Kumandan.
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler. (Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LİHYE-İ ŞERİF: Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) âit sakaldan bazıları. Sakal-ı Şerif. (Lihye-i Şerife hakkındaki suali münasebetiyle diyorum ki: Hadisçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduttur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hatırıma gelmiş ki: Lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerif'in saçlarından ibaret değil, belki re's-i mübarekinin traş oldukça hiçbir şeyini kaybetmiyen Sahabeler, o nurlu ve mübarek ve daimî yaşayacak saçları muhafaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcuda müsavi gelebilirler. Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened-i sahih ile bu saç Hazret-i Risalet'in saçı olduğu sabit midir ki, ona karşı ziyaret mâkul olabilsin? Birden hâtıra geldi ki: O saçların ziyareti, vesiledir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karşı salâvat getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medardır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için eğer bir saç hakiki olarak Lihye-i Saadet'ten olmazsa, madem zâhir hale göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salâvata vesile oluyor; kat'i sened ile o saçın zâtını teşhis ve tâyin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'i delil olmasın, yeter. Çünki: Telâkkiyat-ı âmme ve kabul-ü ümmet, bir nevi hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl-i takva böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azimet noktasında ilişseler de, hususi ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dâhildir. Çünki: Vesile-i salâvattır. L.)
MÂ-İ MÜKEDDER: Bulanık su.
MÂ-İ ZERRİN: Altun suyu.
MAAL-KERAHE: Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.
MAARİF-PERVER: f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.
MA'BED-İ FERSUDE: f. Eskimiş, yıpranmış mâbed.
MA'BER: (C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer.
MACERA: Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.
MACERAPEREST: f. Maceracı. Macera meraklısı.
MA'DELETGÜSTER: f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse.
MA'DELETPERVER: f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse.
MÂDER: f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.
MÂDERANE: f. Annece. Anaya yakışır surette.
MÂDERENDER: f. Üvey ana.
MÂDERÎ: f. Analık. Annelik.
MÂDERZÂD: f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.
MAHAKİM-İ ASKERİYE: Askerî mahkemeler.
MAHAKİM-İ ŞER'İYE: şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.
MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER: Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir.
MAHBER: (Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit.
MAHCER: Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru.
MAHKEME-İ ŞER'İYYE: şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.
MAHMİL-İ ŞERİF: Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.
MAHPERVER: f. Mehtaplı.
MAHPEYKER: (Bak: Mehpeyker)
MAHSER: Huy, tabiat.
MAHŞER: Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık.
MAHŞER-İ ACÂİB: Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.
MAHYERE: Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.
MAHZ-I KERAMET: Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi.
MÂİL-İ KAMER: Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.
MAKBER(E): (C.: Mekabir) Mezar. Kabir.
MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ: Şehidlerin mezarı. Şehidlik.
MAKDERET: (Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor.
MAKDUR-İ BEŞER: İnsanın yapabileceği şey.
MALİŞGER: f. Sürtücü, oğucu. * Tellak.
MALPEREST: f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan.
MA'MER: Geniş menzil.
MANA MERTEBELERİ: Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi.
MÂNİ-İ ŞER'Î: şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
MA'RİFET MERTEBELERİ: (Bak: Yakin)
MA'RİFETPERVER: f. Hünerli, marifetli.
MASDAR-I MERRE: Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır.
MA'SERE: (Ma'seret) Zorluk, güçlük.
MASVER: Sütsüz keçi. * Sütü zor çıkan deve.
MA'ŞER: Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı. * Bölük, topluluk.
MA'ŞERÎ: Cemiyete âit. Topluluğa âit. Ortaklaşa. Pek çok.
MATERYAL: Fr. Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler.
MATERYALİST: Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun)
MATERYALİZM: Fr. Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği.
MA-UL VERD: Gül suyu.
MA-VERA: Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.
MÂ-VERAÎ: Öteye mensub ve âid. * Diğer âlemle alâkalı.
MAVERA-ÜN NEHR: Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu. * Dicle ile Fırat arası.
MAVZER: Alm. Mavzer adında bir Alman'ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh.
MAZCER: (C.: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.
MA'ZERET: Elde olmadan suç, kabahat işleme. * Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.
MA'ZERETCU: f. Özür arıyan.
MA'ZERETHÂH: f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen.
MA'ZERETMEND: f. Özürlü, kusurlu. Mazeretli.
MEALPERVER: f. Mânâlı. * Mâna anlatan.
MEASİR-İ BERGÜZİDE: Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.
MEBERRAT: (Meberre. C.) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler.
MEBERRE: (C.: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş.
MEBERRET: Nöbet şekeri.
MECDERE: Lâyık olacak mekân.
MECER: Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk.
MECERRE: (Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.
MECFER: Beli kalın olan at.
MECMA-I EKBER: En büyük toplanma yeri. Mahşer.
MEDER: Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle.
MEDİNE-İ MÜNEVVERE: Nurlu, nurlanmış şehir.
MEFDERE: Dağ keçisinin durağı.
MEFERR: Kaçılacak yer.
MEGER: f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki.
MEHERE: (Mâhir. C.) Mâhirler, ustalar, üstadlar. Hüner sahibi ve elinden iş gelen kimseler.
MEHPEYKER: Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
MEHTER: (Mih-ter) f. Daha büyük. * Reis. * Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. * Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. * Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. * Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. * At uşağı.
MEHTERÂN: (Mehter. C.) Mehterler.
MEHTERHANE: f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı.
MEKER: (C.: Mükur) Bir ağaç cinsi.
MEKERR: Cenk edecek yer, savaş meydanı.
MEKFERE: Örtecek, sertredecek yer.
MEKKE-İ MÜKERREME: İlk ismi Mekke olan bu şehire, Hz. Peygamber'in (A.S.M.) gelmesi ve Mukaddes Kâbe'nin putlardan temizlenmesi ile Mükerrem Mekke mânâsında bu isim verilmiştir.
MEKREMET-GÜSTER: Merhamet dağıtan, merhamet yayan.
MELAL-AVER: f. Usanç verici, usandıran, sıkan.
MEMERR: Geçilecek yer. Cadde, sokak. Geçit yeri.
MEMERR-İ NÂS: Herkesin geçtiği yol. Geçit.
MEMERR-ÜL MAHLUKAT: Mahlukatın geçtiği yer. Dünya.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MENABİ-İ SERVET: Zenginlik kaynakları.
MENBER: (C: Menâbir) Yüksek olacak yer.
DERT-MEND: Dertli.
MENFAATPEREST: f. Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse.
MENFER: Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer.
MENHERE: (C: Menâhir) Mahalle arasındaki süprüntülük.
MENŞER: Neşredilip dağıtılan yer.
MENZİL-İ KAMER: Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.
MER: f. Elli (Sayısı). Hamsin. (50)
MER': (C: Müru') Er, erkek. * Güzel manzara.
MER': Ot çok olmak.
MER'A: Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak.
MER'A: Aynalar.
MERA: Boş yer. * Otsuz yer.
MERA: (C: Merâyâ) Sütü çok olan dişi deve.
MERAA: Ucuzluk.
MER'ABE: Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer.
MERABİ': (Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler.
MERABİH: (Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.
MERACİ': (Merci. C.) Rücu edilecek ve dönülecek yerler. * Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.
MERAD: Boğaz. * Talep mevzii, isteme yeri.
MERADET: Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet.
MERAE: Hazmetmek. * Güzel manzara.
MERAFIK: (Mirfak. C.) Dirsekler. * Ev kilerleri. * Mutfaklar.
MERAG: Davar ağnanmak ve toprağa yuvarlanmak.
MERAH: Yer. Mekân. * Sevinç. * Rahat edilecek yer. * Meşhur bir nahiv kitabının ismi.
MERAH: (C.: Merahân) Aşırı derecede sevinme.
MERAHİL: (Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar.
MERAHİL-İ BAÎDE: Uzak konaklar. Uzak menziller.
MERAHİLPEYMA: f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse.
MERAHİM: (Merhamet. C.) Acımalar, merhametler.
MERAHİM: (Merhem. C.) Merhemler.
MERAÎ: (Mir'at. C.) Aynalar, mir'atlar.
MERAÎ: (Mer'a. C.) Otlaklar, çayırlıklar.
MERAK: Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük. * Dalgınlık. Kara sevdâ. * Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı.(... Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi hikmet-i İlâhiyeyi ittiham ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkid ve Hâlik-ı Rahiminden şekva hükmünde olduğu için aksi maksadiyle tokad yer, hastalığı ziyadeleşir. L.)
MERAKÂVER: f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı.
MERAK: Etsuyu. * Çorba.
MERAKIM: (Mirkam. C.) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler.
MERAKÎ: Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse. * (Mirkat. C.) Merdivenler, basamaklar.
MERAKİB: (Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.
MERAKİB-İ BAHRİYE: Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları.
MERAKİB-İ BERRİYE: Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.
MERAKİD: (Merkad. C.) Merkadlar, kabirler, mezarlar.
MERAKİZ: Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.
MERAL: (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.
MERAM: Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan.
MERAMBAHŞ: f. Bir kimseye isteyip arzuladığı şeyi veren.
MERAMİ: (Mermi. C.) Mermi atma yeri. Mermiler. * Nişan okları.
MERAMİR: Çok etli, şişman kişi.
MERANET: Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.
MERARE: (C: Merâir) Öd kesesi.
MERARET: Acılık. Tatsızlık.
MERARET-İ ESARET: Esirliğin acılığı.
MERASET: şiddet.
MERASÎ: (Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar.
MERASÎ: (Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler.
MERASİD: (Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri.
MERASİM: (Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler.
MERAŞİD: (Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.
MERATİ': (Merta. C.) Çayırlıklar, mer'alar, otlaklar.
MERATİB: Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.
MERATİB-İ HAYAT: Hayat mertebeleri.(Birinci sual: Hz. Hızır (A.S.) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?Elcevap : Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beş'tir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulemâ, hayatında şüphe etmişler.Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyeddir.İkinci Tabaka-i Hayat : Hz. Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yâni bir vakitte pekçok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımatiyle daimi mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyânın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tâbir edilir. O makama gelen bir veli, Hızırdan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bâzan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telâkki olunur.Üçüncü Tabaka-i Hayat : Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbederler. Adeta beden-i misali letâfetinde ve cesed-i necmi nuraniyetinde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar. Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Ahirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkâr-ı Uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki isevilik şahs-ı mânevisi, Vahy-i Semâvi kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevisini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevilik şahs-ı mânevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevisini temsil eden deccalı öldürür... yâni inkâr-ı Uluhiyet fikrini öldürecek.Dördüncü Tabaka-i Hayat : Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Alem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Alem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'idir. Hattâ Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hatta ben kendim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sâdıkada, taht-el-Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat, Rus'un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'i rü'ya, bâzı şerait ve emârâtla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.Beşinci Tabaka-i Hayat : Ehl-i kuburun hayat-ı ruhânileridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlâk-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vâkıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri.. ve sâir ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vâkıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delâil-i kat'iyye ile isbat etmiştir. M.)
MERATİB-İ İLİM: Bilmek mertebeleri. (Bak: Dimağ)
MERAVİH: (Mirvaha. C.) Etrâfı açık ve rüzgârlı yerler. Çöller, sahralar. Ovalar.
MERAVİH: (Mirvaha. C.) Yelpâzeler.
MERAYA: Aynalar. Mir'âtlar. * Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.
MERAZİBE: (Merzuban. C.) Serhat beylerbeyi.
MERBA': (C.: Merâbi') (Rebi'. den) Yazlık. Yazın oturulan mesken.
MERBA'-NİŞİN: f. Yazlıkta oturan.
MERBAA (MURABBAA): Dört bucaklı. * Dört katlı.
MERBAT: Davar bağlayacak yer. Ahır, ağıl. * Manastır. * Tekke.
MERBU': Köle, kul, memlük.
MERBU': Orta boylu olan.
MERBUB: Köle, kul.
MERBUT: Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik.
MERBUTAN: Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak.
MERBUTÂT: (Merbut. C.) Rabt olunup bağlanmış şeyler. Ekli ve bağlı şeyler.
MERBUTİYYET: Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik.
MERC: (Merec) Katıştırmak. * Kararsızlık. * Iztırab. * Bozulmak. * Boşa gitmek. * Serbest bırakmak, salıvermek. * Hayvanların salındığı otlak.
MERCAN: Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.
MERCANE: Mercan tanesi. (Bak: Mercan)
MERCEFAN: Leğen ve ibrik.
MERCİ': Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer. * Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.
MERCİ'-İ KÜLL: Bütün işler için müracaat edilen makam.
MERCİ'-İ RESMÎ: Bir idare veya memurun bağlı bulunduğu üst makam.
MERCİ'-İ RÜ'YET: Bir işin görülmesi için başvurulan yer.
MERCU: Ümid edilen. Ümid edilmiş. Rica olunan.
MERCU': Geri döndürülmüş olan.
MERCUH: (Rüchân. dan) Başkası ona tercih edilmiş olan. * Fık: Mahkemede hasmından evvel müddeasını isbata salâhiyyetli olmayan şahıs. Evvelâ hak iddiaya salâhiyetli olan râcih, ikinci derecede iddiaya sahib olan ise mercuh olur.
MERCUM(E): (Recm. den) Recmolunmuş. Taşlanmış, taşa tutulmuş.
MERD: f. Adam. Kişi. İnsan. Erkek. Sözünün eri.
MERD-İ GARİB: Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi.
MERD: Misvak ağacının yemişi. * Emmek. * Silmek. Mesh etmek.
MERDA: Yaralılar. Hastalar.
MERDA': (C: Merâd) Ot bitmeyen kumlu yer.
MERDAN: (Merd. C.) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler.
MERDANE: f. Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. * Yufka açmağa yarıyan oklava. * Erkek ayakkabısı.
MERDANEGÎ: f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik.
MERDBAZ: f. Merd olmayan. Nâmerd. Sözünde durmayan. Orospu.
MERDBEÇE: f. Yiğit oğlu yiğit. Merd oğlu merd.
MERDEGA: (C: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.
MERDEKUŞ: Merzencüş otu.
MERDÎ: f. Erlik, erkeklik. * Merdlik, cesurluk, yiğitlik. * İnsanlık, hamiyet.
MERDİVEN: (Bak: Nerdbân)
MERDİYE: (Bak: Marziye)
MERDUD: Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET: Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MERDUDİYET: Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.
MERDÜM: f. İnsan. Adam.
MERDÜM-İ ÇEŞM: Gözbebeği.
MERDÜMAN: (Merdüm. C.) f. İnsanlar, kişiler, adamlar.
MERDÜM-AZAR: f. İnsanları inciten. Halka eziyet veren.
MERDÜME: f. Gözbebeği.
MERDÜMEK: f. Küçük adam. Bebek.
MERDÜMGİRİZ: İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen.
MERDÜMHAR: f. Yamyam. * İnsan eti yiyen vahşi hayvan.
MERDÜMÎ: f. Adamlık, insanlık.
MERDÜMKÜŞ: f. Katil. Adam öldüren. İnsan katleden.
MERDÜMZAD: f. İnsan oğlu. Beni Adem.
MER'E: (Mer'et) Kadın. Zen.
MEREB: İnsan toplanan yer.ME'REBE $ (Me'ribe) : (C: Meârib) İhtiyaç. * Ümitli bulunma. Ümitvar olmak.
MEREC: Kararsız ve mütehayyir olma. * Mecburi olma.
MERED: Kötülükte inad. * Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.
MEREDE: (Mârid. C.) İnadçılar, muannidler, direnenler.
MEREHAN: Sevinç, ferah, sürur. * Zayıf olma. * Fâsid olmak. * Kurumak.
MEREK: Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.
MEREMMET: Onarma, tamir. * Üstünkörü tamir edip onarma.
MERERE: (C: Merirât) Sert bükülmüş kıvrık ip. * Arsa.
MERESE: (C: Mires-Emrâs) İp.
MERFAK: Yumuşak yer.
MERFU': Yükseltilmiş. Yüksekte. Terfi ettirilmiş. Ref' olunmuş. * Hükümsüz bırakılmış. * Gr: Zamme ile harekelenmiş harf. Yani: Harfin harekesi, ötre (mazmum) "u, ü, o, ö şeklinde" okunan harf.
MERFUÂT: Bir yerde kullanılmak için kaldırılan eski eşya. * Gr: Mazmum olan, zamme ile harekelenmiş kelimeler.
MERFUD: İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey.
MERG: f. Ölüm, mevt.
MERG: f. Çayır. * Sebze.
MERG: Tükrük. * Salya.
MERGAM: (C: Merâgım) Girecek ve kaçacak yer.
MERGAME: Kahretmek. * Galip olmak.
MERGÂ MERG: f. Umumi vebâ hastalığı.
MERGÂ MERGÎ: Hastalıktan dolayı umumi ölüm.
MERGUB(E): Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen.
MERGUL: (Mergule) Kıvrılmış veya bükülmüş saç. Kıvırcık saç. * Ahenkli ses. * Kuş sesi.
MERGZAR: f. Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a.
MERH: Un yoğurmak. * Deriye ve gövdeye yağ sürmek. * Yağ ile oğmak. * Bir yeşil ağaç.
MERH: Fesâd.
MERHA: Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın.
MERHA: (C: Merâhi) Değirmen yeri.
MERHABA: Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs'at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir. * Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.
MERHALE: (Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.
MERHALENİŞİN: f. Seyyah, yolcu, turist.
MERHAMET: (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.
MERHAMETBAHŞ: f. Merhamet eden. Merhametli.
MERHAMETEN: Acıyarak, merhamet ederek.
MERHAMETGÜSTER: f. Merhametli, merhamet edip acıyan.
MERHAMETPENAH: f. Merhametli.
MERHAMETPERVER: f. Merhametli, esirgeyici, acıyan.
MERHAMETPERVERÎ: f. Merhametlilik, esirgeyicilik.
MERHAMETPERVERANE: f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.
MERHAMETŞİAR: f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MERHAZ: (C: Merâhiz) Don yıkayacak yer. * Abdest alacak yer.
MERHEB: (C: Merahib) Kaçacak yer.
MERHEM: Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç. * Mc: Acıyı teskin eden şey. * Kederi, derdi gideren.
MERHEMSÂ(Y): f. Merhem süren. Çare ve deva bulan.
MERHEMSÂZ: f. Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan.
MERHEMSÂZÎ: f. Çare buluculuk.
MERHESA: (C: Merâhis) Mertebe, derece.
MERHUB: Korkulan ve kendisinden kaçılan şey. * Aslan.
MERHUM: (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş. * Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)
MERHUME: Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.
MERHUN: (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey. * Belirli müddetle bir şeye bağlı olan. * Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.
MERHUZ: Yıkanmış, gusül etmiş.
MER'Î: (Mer'iyye) Riayet edilen, hükmü geçen. Makbul sayılan, hürmet edilen.
MER'İYY-ÜL HÂTIR: İtibarlı. Sözü geçer.
MER'Î: Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara.
MERİ': (C: Emrâ-Emru) Otu çok olan yer. * Ucuzluk olan yer.
MERİC: Çalkantılı, dalgalı.
MERÎC: Muzdarip, sıkıntılı. * Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit.
MERÎD: Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse. * Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma. * Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.
MERİDYEN: (Bak: Hatt-ı nısf-un nehar)
MERİH: Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.) * Mars.
MERİH: Beyaz servi.
MERİK: Usfur otu.
MERİN: Hal, durum. * Ahlâk.
MERİR: (C: Merâyir) Uzun ve sağlam ip.
MERİRA (MARURE): Buğday arasında olan acı bir tohum.
MERİRE: Azimet. (Ruhsat'ın zıddıdır)
MERİŞ: Üzerinde kuş tüyü olan nesne.
MER'İYYAT: (Mer'î. C.) Gözle görülen şeyler.
MER'İYYET: Mer'î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma.
MERK: f. (Bak: Merg)
MERK: Kokmuş deri. * Derinin yününü yolmak. * Kazımak. * Nüfuz etmek, içine işlemek.
MERKAAN: Ahmak kimse.
MERKAB: Gözetleme yeri.
MERKAD: Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir.
MERKAŞ: Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.
MERKAT: (Bak: Mirkat)
MERKEB: (Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey. * Eşek.
MERKEL: (C: Merâkil) Yol. * Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.
MERKEZ: (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret. * Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı. * Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.
MERKEZ-İ ÂLEM: Güneş, şems.
MERKEZ-İ ARZ: Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı.
MERKEZ-İ DEVR: Hareket eden bir cismin, etrafında devrettiği nokta.
MERKEZ-İ SIKLET: Ağırlık merkezi.
MERKEZ-İ TEŞRİ': Kanun yapma merkezi.
MERKEZÎ: (Merkeziye) Merkeze mensub. Merkezde bulunan. Merkezle alâkalı.
MERKEZİYYET: İşlek yerde, merkezde bulunmuş olmak. * Bütün işlerin bir yerden idare edilir olması, merkezleştirilmesi.
MERKU': Eski, yırtılmış elbise.
MERKUB: (Rükub. dan) Üzerine binilmiş, bindirilmiş. * Üzerine binilen hayvan veya nakil vasıtası.
MERKUM: (Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış. * Basit ve âdi insan. (Bak: Mezbur)
MERKUM: Cem'olmuş, toplanmış, birikmiş.
MERKUN: Büyük havuz.
MERKUZ: (Rekz. den) Dikilmiş. Saplanmış. Batırılmış. Sâbit kılınmış.
MERKUZİYET: Dikilme, saplanma.
MERKUZ: Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş. * Ayakla tepilmiş.
MERMA(T): Etli, şişman kadın.
MERMAHUR: Bir cins güzel koku.
MERMAK: Yaramaz nesne.
MERMARE (MERMURE): Yumuşak vücutlu kadın.
MERMAZ: (C: Merâmız) Harâretinden, üzerindeki yanacak gibi olan kumluk yer.
MERMERÎS: Zahmet, meşakkat.
MERMİ: (Remiy. den) Atılmış. * Ateşli silâhlar içine konan kurşun, gülle. Fişek.
MERMİYAT: (Mermi. C.) Atılmış şeyler. * Ateşli silâhlarda atılan tâneler, mermiler.
MERMUK: Mahfuz, hıfzolunmuş.
MERMUZ: (Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.
MERMUZAT: (Mermuz. C.) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler.
MERMUZE: (C.: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler. (Bak: Mermuz)
MERN: (C: Emrân) Kürek.
MERNEA: Ucuzluk.
MERNUSA: Mübârek.
MERR: Geçmek. Mürur etmek. * İp. * Bel dedikleri âlet. * Demir külünk.
MERRAT: Kerrât. Kerreler. Birçok def'alar.
MERRE: Bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil. Def'a. Kerre.
MERRE-İ VÂHİDE: Bir defa. Bir kere.
MERRETEN BA'DE UHRÂ: Diğerinden sonra, tekrar.
MERS: Ekmeği suyla ıslatmak.
MERSA: (C: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer.
MERSA-YI KOSTANTİNİYYE: İstanbul limanı.
MERSAD: Rasad yeri. Gözetleme yeri. (Bak: Mirsâd)
MERSED: Arslan, esed.
MERSEN: Burun.
MERSİN (MERSİNÎ): Mersin ağacı.
MERSİYE: Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume.
MERSİYEHÂN: f. Ağıt okuyan. Mersiye söyliyen.
MERSİYEKÂR: f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan.
MERSUD: Rasad olunmuş, ölçülüp biçilmiş, hesab edilmiş.
MERSUD: Birbiri üstüne yığılmış kumaş.
MERSUM: (Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli. * An'ane, gelenek, örf ü âdât. * Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş.
MERSUS: Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı.
MERŞ (MARŞ): (C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.
MERŞA': Her hayvanın yavuzu ve yırtıcısı. * Otu çok olan yer.
MERŞE: Yuvarlak cisim.
MERŞUŞ: Saçılmış, dağılmış.
MERŞED: Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.
MERT: f. Çevik, zinde, hareketli.
MERTA': Otlak, çayır, mer'a, çimen.
MERTA: Sür'atle yelmek. Seğirtmek.
MERTEBA': Dağ üstünde olan yüksek yer.
MERTEBE: Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
MERTEBE-İ ÂLİYE: Yüksek derece, âli mertebe.
MERTEBE-İ BÂLÂ: Üst derece.
MERTEBE-İ KUSVÂ: En son derece.
MERTUB: (Ratb. dan) Rütubetli, ıslak, nemli, yaş.
MERTUM: Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.
MERTUM: Zor bir işi yapmağa memur edilmiş olan.
MERTUS: Bir fesleğen çeşidi.
MER'UB: (Ru'b. dan) Ürkmüş, korkmuş.
MER'UBEN: Ürkerek, korkarak, korku ile.
MERUE: Hazmetmek.
MERV: Bir cins güzel koku.
MERVAHA: (C.: Merâvih) Ova, çöl. Her tarafından rüzgâr esen yer.
MERVE: Mekke-i Mükerreme'de bir tepenin adı olup hacılar, Merve ile Safâ arasında yedi def'a gidip gelirler. Bu, haccın rükünlerindendir. Bu gidip gelmeye "sa'y" denir.
MERVEB: (C: Merâvib) Yoğurt koydukları kap, yoğurt kabı.
MERVEHA: (C.: Merâvih) Ova, sahrâ.
MERVÎ: Rivâyet edilen. Anlatılan. Nakledilen.
MERVİYAT: (Mervi. C.) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler.
MERY: Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.
MERYEM: İsâ Aleyhisselâmın annesinin adı. (Süryânicede hâdim mânasınadır) (Bak: Zekeriyya)
MERYEM SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 19. Suresidir.
MERZ: f. Toprak, yer. * Sınır, hudut.
MERZ: Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak.
MERZA: (Mariz. C.) Hastalıklar, illetler. Hastalar.
MERZA': Meme.
MERZAGA: Bataklık, çamur.
MERZAT: Rıza, hoşnutluk. Râzı olma, kabul etme.
MERZBAN: f. Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli.
MERZBUM: f. Hududu belli olan memleket.
MERZE: Hamur parçası.
MERZEGAN: f. Cehennem. * Mangal. * Kabristan, mezarlık.
MERZENCUŞ: Bir ot cinsi.
MERZGUN: f. Tenâsül organı.
MERZÎ: (Bak: Marzi)
MERZİH: Şiddetli ses.
MERZUBAN: (C: Merazibe) Mecusiler reisi.
MERZUF: Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.
MERZUK: Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. * Bahtiyar. Saadetli, mutlu.
MERZUKİYYET: Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali.
MERZUL: Rezil ve kepaze edilmiş.
MERZUZ: Dövülmüş. * Parçalanmış.
MERZÜBUM: f. İklim.
MERZVAN: f. Hudut muhafızı, sınır beyi.
MESAG-İ ŞER'Î: Şeriatın verdiği izin.
MESBERE: Kadının veled getirdiği yer. * Devenin yavruladığı yer.
MESER: f. Soğuk, berd. * Buz.
ME'SERE: (Meâsir) Eskiden kalma güzel eser. * Cömertlik. * Güzel hareket ve fiil.
MESERRAT: (Meserret. C.) Meserretler, sevinçler, sürurlar.
MESERRET: Sevinç. şenlik. Sürur.
MESERRETÂVER: f. Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici.
MESERRETEFZÂ: f. Meserret. Sevinç ve süruru arttıran.
MESERRETENGİZ: f. Sevindiren. Meserret meydana getiren.
MESNEVÎ-İ ŞERİF: Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin meşhur farsça olan eserinin ismi. (Bak: Mevlâna Celaleddin-i Rumî)
MEST-İ SERŞAR: Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş.
MESTÎ-ÂVER: f. Bayıltıcı, sarhoş edici.
MESVERE: (C: Mesâvir) Minder.
MEŞCER: (Meşcere) Ağaçlık yer, koru, şeceristan.
MEŞERE: Dış kısım.
MEŞERRE: Eyerin içine konulan yastık.
MEŞFER: (C: Meşâfir) Sarkık hayvan dudağı.
MEŞHER: Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.
MEŞHER-İ A'ZAM: Büyük teşhir yeri. Ahiret meydanı. Haşir meydanı.
MEŞHERGÂH: f. San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. * Teşhir yeri. Sergi.
MEŞVERET: Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi. (Bak: istişâre)
MEŞY-İ ASKERÎ: Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.
METAİB-İ SEFER: Muhârebe veya yol yorgunlukları.
METERS: f. Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. * Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç.
MEVACİB-İ LEŞKER: Asker aylıkları.
MEVASİM-İ ERBAA: Dört mevsim. Rebi' (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış).
MEVLÂ-YI KERİM: İkram sahibi olan Cenab-ı Hak (C.C.)
MEVT-İ AHMER: Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek. * Tas: Nefse karşı koymak.
MEVZUAT-I BEŞER: İnsanların koyup kabul ettikleri hükümler ve kanunlar.
MEYDAN-I MAHŞER: Mahşer meydanı.
MEY-PEREST: (C: Meyperestân) f. Devamlı şarap içen.
MEYSERE: (C.: Meyâsir) Ordunun sol cenâhı. Sol cenâh. * Zenginlik, servet.
MEYZER: (C: Meyâzir) Peştemal.
MEZAHİB-İ ERBAA: Dört mezheb. (Bak: Mezheb)
ME'ZER: (C: Meâzir) Sığınacak yer, melce.
MEZHER: Çiçeklik. Bir çiçeği içine alan şeylerin hepsi.
MEZHERE: Çiçek yeri. Çiçek bahçesi.
MEZMERE: Çok şiddetli hareket ettirmek.
MEZZER: Halep vilâyetinden getirilen siyah taş.
MISRÂ-İ BERCESTE: Edb: En güzel ve en kuvvetli olan mısra.
MITHERE: Su kabı. Matara.
MITMER: Yapı ipi.
MİÂ-İ A'VER: Körbağırsak.
MİÂ-İ İSNÂ-AŞER: Oniki parmak bağırsağı.
Mİ'BER: Suyu geçmeğe yarıyan kayık, sal gibi vâsıtalar. * Köprü. Su geçme geçidi.
Mİ'BER: (Mi'bere) İğne kutusu, iğne kabı.
MİBZER: Tohum ekmekte kullanılan bir âlet.
Mİ'CER: Bir cins kadın başörtüsü. Eşarp.
MİCERR: Gem çenberi. * Matkap kayışı.
MİCERRE: (C: Mecirr) Yer düzeltilen sürgü. * Demir kürek. ("Bel" denir)
MİCMER: İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. "Buhurdan" da denilir.
MİDHATGER: f. Övücü, medhedici.
MİFER: Hizmetkâr, hizmetçi.
MİGFER: Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan, diğer kısmı ise çelikten yapılırdı. Miğfer; tepesi sivri fes biçiminde idi. Asıl tepeye gelecek yer temrenle süslenir, temrenin ucu kâh sivri olur, bazan da lâfza-i Celâl ve bazı kere de hilâl ile son bulurdu.
MİGFERÎ: Miğfer şeklinde olan, miğfer biçiminde olan. * Miğferle ilgili.
MİHBERE: (C.: Mehâbir) Mürekkep koydukları kap.
MİHFER(E): (C.: Mahâfir) Kazma. Bel.
MİHMANDAR-I KERİM: Dünya misafirhanesinde kullarına yardım ve in'am eden Rabbimiz, Allah (C.C.). * Müslümanlara dünya misafirhanesinde rehberlik eden, Hazret-i Peygamber (A.S.M.)
MİHMANPERVER: f. Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven.
MİHMANPERVERÎ: f. Misafirperverlik, misafir ağırlayıcılık.
MİHMANSERAY: f. Misafirhane. Otel. * Mc: Dünya.
MİHMER: (C.: Mehâmir) Semer atı.
MİHSERE: Süpürge.
MİHTER: (C.: Mihterân) Daha büyük. Daha ulu.
MİHTERÂN: (Mihter. C.) f. Daha büyükler.
MİHTERÎ: f. Büyüklük, ululuk, azimlik.
MİHVER: Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez. * Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsuz hat. * Kağnı arabasının dingili.
MİHVER-İ ÂLEM: Arzın merkezinden geçerek semâ küresini her iki tarafta kesen mevhum hat.
MİHVER-İ HAREKÂT: Askeri harekâtın yapıldığı yer.
MİHVER-İ ARZ: Arzın kuzey ve güney kutupları arasında uzanıp, merkezden geçtiği farz olunan hat.
MİHVER-İ NEBAT: Kök, gövde ve yaprakların tamamı.
MİL-İ BERRÎ: Kara mili. (1609 metre)
MİLLET-İ MERHUME: Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah'a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)
MİLLİYETPERVER: f. Milliyetini seven.
MİNBER: Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif'at mânasına olan nebr'den ism-i âlettir.) (Bak: Hutbe)(... Minber, Vahy-i İlâhinin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makâm-ı âliye çıkabilsin. S.)
MİNCERE: Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya "necire" derler.)
MİN-EL-ARŞ İLE-L-FERŞ: Arştan yeryüzüne kadar.
MİNESSERA İLESSÜREYYA: (Mines serâ il-es süreyyâ) Yerden göğe kadar.
MİNSER: (C: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. * Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker. * Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker. * Otuz ile kırk arasında olan at. * Kırktan elliye veya altmışa; ve yüzden ikiyüze kadar olan at.
MİR'AŞ (MER'AŞ): Çok yüksekten uçan güvercin.
MİSFERE: Süpürge.
MİSK İLE ANBER: Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).
MİSYONER: Fr. Hıristiyanlığı neşre ve tanıtmağa çalışan kimse.
MİŞCER: (C: Meşâcir) Çamaşır asacak yer. * Mahfe ağacı. * Ağaçlık.
MİŞVERE: Minder.
MİYAH-I MERRE: Acı sular.
MİYANSER: f. Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç.
MİYANSERA: (Miyânserây) Avlu. Ev meydanı.
MİYERE: Taam, yemek.
MİYSERE: (C: Mevâsir) Eyer yastığı. * Eyer altına koydukları keçe. * Çul içine koyulan keçe. * Yatacak döşek, yatak.
MİZBER: (C.: Mezâbir) Kamış kalem.
Mİ'ZER: (C.: Meâzir) Peştemal.
MODERN: Fr. şimdiki zamana uygun, asri. (Bak: Medeniyet)
MUALLEM ASKER: Tâlim görmüş asker.
MUAMERE: İmaret etmek.
MUAMMER: Ömür süren. Çok yaşamış. Uzun ömürlü, bahtlı.
MUAMMERÎN: (Muammer. C.) (Ömr. den) Muammerler. Uzun ömürlü kimseler.
MUANBER: (Anber. den) Güzel kokan. Güzel kokulu.
MUASERE: Fakirlik. * Zorluk, güçlük.
MUASFER: Usfur ile boyanmış nesne.
MUASKER: (Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer.
MUAŞERE: Karışmak.
MUAŞERET: Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.
MUAŞŞER: (Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş. * Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler.
MUAYERE: Ayarlama.
MUAZERE: Ma'zeret, özür dileme.
MUAZERE: İnadlaşmak. * Yardımlaşmak. * Birbirinden kaçmak. * Ekin kuvvetlenmek.
MUBAŞERET: (Bak: Mübâşeret)
MUCER: (Ecr. den) Kiraya verilmiş olan şey.
MUDCER: (Ducret. den) Sıkıntılı olan. Sıkılmış.
MUGABBER: Tozlu nesne.
MUGADERE: (Mugaderet) Bırakmak, salıvermek.
MUGAMERE: (Ga, uzun okunur) Nefsini zorluğa ve şiddete zorlama.
MUGAMMER: İşten anlamıyan bön kimse.
MUGASMER: Kaba dokunmuş kötü bez.
MUGAVERE: Yağma, çapul.
MUGAYERET: (Gayr. den) Aykırılık. Uymazlık. Başka türlü olma.
MUGAYYER: (Gayr. dan) Değiştirilmiş, başkalaştırılmış. Tağyir edilmiş.
MUGBER: (Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün. * Tozlanmış, tozlu.
MUGBERR-ÜL HÂTIR: Hatırı kalmış, gücenmiş.
MUGTERİB: (Gurub. dan) Batan, gurub eden. * Gurub. * (Gurbet. den) Gurbete giden. Gurbete çıkan.
MUGTERİF: Elini daldırarak avucuyla su alan.
MUGTERİK: Batan, suda boğulan, garkolan.
MUHABERAT: Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.
MUHABERE: Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.
MUHABERE MEMURU: Telgrafçı.
MUHACERE: Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak.
MUHACERAT: Göç etmeler, hicretler. Muhacirlik.
MUHACERET: (Hicret. den) Hicret etme, göç etme, göçme.
MUHADDER: (Muhaddere) Kapalı, örtülü. * Nâmuslu müslüman kadını.
MUHADERE: Sür'at etmek.
MUHAMERE: Karışmak. * Gizlemek.
MUHAMMER: (Hamr. dan) Mayalanmmış, ekşiyip kabarmış. * Yoğurulmuş.
MUHAMMER: (Himâr. dan) Kendine eşek denilmiş. Eşeğe benzetilmiş. Tahmir olunmuş.
MUHAMMERE: Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun. * Örtülmüş nesne.
MUHARRER: Tahrir olunmuş. * Yazılmış. Yazılı.(Muharrer : İyice azadlanmış, tam hürriyetine kavuşturulmuş demektir ki; ibadette muhlis veya mâbed hâdimi yahut da dünyadan azade mânalarıyla da tefsir edilmiştir. E.T.)
MUHARRERÂT: Yazılı şeyler. Yazılmış kâğıtlar. Mektuplar.
MUHARRERÂT-I RESMİYE: Resmi mektublar veya yazılar.
MUHASSER: Hasret kalmış, tahsir olunmuş.
MUHAVERAT: (Muhavere. C.) Konuşmalar. Muhâvereler. Karşılıklı görüşüp konuşmalar.
MUHAVERE: (C.: Muhaverat) Konuşma. Görüşerek konuşma.
MUHAYYER: (Hayr. dan) Seçilmesi serbest olan. Seçmece. Beğenmece.
MUHAZERE: Birbirini korkutmak. * İhtiraz etmek. * Uyanık olmak.
MUHTEBER: Tecrübe ve imtihan eden, deneyen.
MUHTEMER: Mayalandıran. Ekşiyip kabartan.
MUHTER: Yol, tarik.
MUHTERA': İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş.
MUHTERAAT: Yeni icad edilmişler. Yeniden meydana çıkarılmış olanlar. İhtira' olunmuşlar.
MUHTEREM: Hürmet görmüş. İhtiram olunmuş. Kıymetli ve şerefli kimse.
MUHTERİ': Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren. * Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri.
MUHTERİÂNE: f. Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. * İftirada bulunarak.
MUHTERİB: (C.: Muhteribin) (Harb. den) Savaşan, harbeden, muhârib.
MUHTERİBÎN: (Muhterib. C.) Harbedenler, savaşanlar, muhâribler.
MUHTERİF(E): (Hiref. den) Sanatkârlar. İş sâhibleri.
MUHTERİK: Ateşle yanmış olan. Yanan.
MUHTERİS: İhtiras sahibi. Çok fazla hırslı istiyen.
MUHTERİS: (Muhteriz) Sakınan. Çekinen. Çekingen.
MUHTERİZ: Sakınan. Çekinen. Çekingen.
MUHTERİZÂNE: f. Sakınarak, çekinerek. Çekine çekine.
MUKADDER: Tâyin olunmuş. * Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan. * Kazâ. * Kıymeti biçilmiş. * Beğenilmiş. * Yazılmış olan. * Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de, her sureden evvel "Bismillâh" yazılı olması, bize her işimizde veya her okumaya başlarken Bismillâh diye emir olduğu "mukadder" dir. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de ( De ki:) mânasındaki Cenab-ı Hakk'ın hitabında: "Ya Muhammed (A.S.M.), Sen kullarıma de ki!" mânası, mukadder olarak vardır. Aynı zamanda Peygamber'in (A.S.M.) yolunda olanlara ve bütün vâris-i nebi olabilen büyük hakikatlı ve veli kullara aynı emir mukadderdir. Çünkü, emir olarak hitabdır. Hitab ise muhakkak bir muhataba söylenir. Vahiy hitabında birinci muhatab ise, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. (Bak: Kader)
MUKADDERAT: (Mukadder. C.) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı. (Bak: Kader)(Hayat, "İman-ı Bil'kader" rüknüne bakıyor; remzen isbat eder. Çünki, madem hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlik-ı Kâinat'ın en câmi âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbaniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb yani mâzi, müstakbel yani geçmiş ve gelecek mahlukatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlumiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekviniyeyi imtisâle müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler... Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklariyle herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyyede muhtelif tavırlar ile müteaddit vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hârici gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nevi olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayatîye mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, Hayat-ı Ezeliye Güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücud-u hâriciyeye münhasır olamaz; belki, herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı. S.)(Eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekviniyenin ünvanı olan "Kitab-ı Mübin"den haber veren ve işaret eden, ham nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhinin bir ünvanı olan "İmam-ı Mübin" den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddi keyfiyat ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır. Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey'in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise âlemde "Kitab-ı Mübin" ve "İmam-ı Mübin"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfuz"dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisat-ı mâziyesi kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pek çok âyineler var ki, Kadir-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, beka için pek çok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânilerin mânalarını onlarda yazıyor... S.) (Bak: İmam-ı mübin)
MUKADDERAT-I HAYATİYE: Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri.
MUKAMERE: Kumar oynama.
MUKARRER: Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş.
MUKARRERÂT: Kararlaştırılan şeyler, kararlar.
MUKAŞŞER: (Kışr. dan) Kabuğu soyulmuş.
MUKAVERE: Zayıflamak.
MUKAVVER: Ziftle karışık veya ziftle kaplı. * Yuvarlak kesilmiş.
MUKTERİH: Bir şeye kasd eden, araştıran. * Yeniden meydana çıkaran. * Düşünmeden, aklına geldiği gibi söyleyen, iktirah eden.
MUKTERİN: (İktiran. dan) Yaklaşan, yakın gelen, iktirân eden.
MUKVERE: İnce, zayıf kadın.
MUSABERET: Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak.
MUSADERE: Zulüm ve cebir etmek. (Bak: Müsadere)
MUSAFFER: Boşalmış, hâli. * Sararmış.
MUSAHERE: (Sıhr. dan) Evlenme ile meydana gelen akrabalık.
MUSAHHİR-ÜŞ ŞEMSİ VE-L KAMER: Güneş'i ve Ay'ı teshir eden, istediği şekilde idare eden Cenab-ı Hak (C.C.)
MUSAVVER: Zihnen düşünülen. Tasavvur olunan. Tasvirli.
MUTAHER: Temizlenmiş.
MUTAHERE: Temizleme.
MUTAMMER: Anbarda veya çukur içinde saklanan şey.
MUTASAVVER: Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş. * Tasvir edilen. Hatırdan geçen. * Kabil, akıl kabul eder, akıl alır.
MUTAVASSIT SURELER: (Bak: Evsat-ı mufassal)
MUTAYERE: Uçurup gönderme. Uçurma.
MU'TEBER: İtibâr gören. Beğenilen. * İnanılır. Güvenilir. Hatırı sayılır. Hükmü geçen.
MU'TEBERAN: (Mu'teber. C.) Şerefli, haysiyetli ve itibarlı kimseler. * Bir yerin, bir mesleğin veya bir sınıfın ileri gelenleri. Hükmü geçip, inanılır olanlar.
MU'TEBERAT: (Mu'teber. C.) İtibarlı, hükmü geçer şeyler.
MU'TEBERİYET: Yürürlükte olma, geçerlilik. * Muteberlik, güvenirlik.
MU'TER (MU'TERİZ): Bir nesneye mütecâviz olan, bir şeye tecâvüz eden.
MU'TEREF: Gizlenmeyip söylenmiş. İtiraf olunmuş.
MU'TEREK: Cenk ve kıtal yeri. Savaş meydanı.
MU'TERİF: İtiraf eden. Kendi noksan ve kabahatlerini kabul edip anlatan ve söyleyen.
MU'TERİZ: İtiraz eden. Kabul etmeyen. Bir şeyi beğenmeyip bozulmasını isteyen, aksini iddia eden.
MU'TERİZÂNE: f. İtiraz eder şekilde. Muteriz suretinde.
MU'TERİZE: Parantez. Kavseyn denilen ( ) işâretinin adı.
MU'TERİZÎN: (Mu'teriz. C.) Muterizler. İtiraz edenler.
MU'TERİZÜN-FÎH: İtiraz olunan karar, hüküm.
MU'TERR: Pek fakir olduğu hâlde dilenmeyip lisân-ı hâl ile durumunu anlatan kimse.
MUVAKERE: Tarladan çıkan mahsulden bir kısmını almak şartıyla birlikte ekme.
MUYEGER: f. Hıçkıra hıçkıra ağlayan.
MUZABERE: Devam etmek.
MUZA'FER: Sarı renkte. Safran renginde.
MUZAFFER: Kahraman. Gâlip gelmiş. Başarmış. Muvaffak olmuş. Zafer kazanmış, zafer kazanan.
MUZAFFERANE: f. Muzaffer olan bir kimseye yakışır surette.
MUZAFFEREN: Muzaffer olarak. Üstün gelerek, muvaffak olarak, galip olarak.
MUZAFFERİYET: Üstünlük, muzafferlik, düşmana üstün gelme.
MUZAHERE(T): Birbirine yardım etmek. * Arka olma, destek olma.
MUZCER: Sıkıntılı, ıztırablı.
MUZMER: Gizli, saklı, örtülü. İzmar edilmiş. İçinde saklı kalmış.
MUZMER-İ HAKAİK: Saklı, gizli kalmış, meydana çıkarılmamış hakikatler. Hakikatlerin gizlisi.
MUZMERAT: (Muzmer. C.) Örtülü, saklı, gizli, dışarı vurulmamış.
MÜBADERE: Bir işe hemen girişme, başlama.
MÜBAKERE: Bir işe sabahtan başlamak.
MÜBAŞERET: Bir işe girişmek. Bir işe başlamak. * Karşılaşmak. * Başlamak ve devam etmek. * Temas etmek, dokunmak. * İnsanın derisinin, başkasının derisine dokunması.
MÜBAYENET-İ CEVHERİYYE: Her nev'in cevherinin ve fıtrat-ı asliyesinin birbirinden farklı ve ayrı oluşu. Cevherdeki farklılık.
MÜBERHEN: Delilli ve bürhanlı. İsbatlı. Delillerle sâbit olmuş.
MÜBERKAA: Yüzünde perde olan kadın.* Başı beyaz olan koyun.
MÜBERRA: Beri. Müstesnâ. Fenalıktan uzak kalmış. Münezzeh. Temiz. Noksansız.
MÜBERRED: Soğutulmuş olan.
MÜBERRER: Yemini tasdik olunmuş.
MÜBERRİD: (Berd. den) Soğutan, soğutucu.* Karlık. Su soğutan damacana.
MÜBEŞŞER: (Beşâret. den) Tebşir olunmuş. Kendisine müjde verilmiş. İyi haberle sevindirilmiş.
MÜBŞER: Kendisine müjde verilmiş, müjdelenmiş.
MÜCAHERE: (Mücaheret) Açığa vurma, belli etme, meydana çıkarma.
MÜCAHERETEN: Ortaya koyarak, meydana çıkararak.
MÜCASERE(T): Cesaret, gayret göstermek. Cür'et ve ikdam eylemek.
MÜCAVERET: Komşuluk, yakınlık. * Mescidde itikâfa çekilmek.
MÜCBER: Zorlanılmış. Zorlanılan. İcbar olunmuş olan.
MÜCERDELE: Parçalanmış.
MÜCERREB: Tecrübe olunmuş. Sınanmış. Denemesi yapılmış. Ahvâl ve tavırları tecrübe edilmiş. * Makbul.
MÜCERREBÂN: (Mücerreb. C.) Denenmiş ve tecrübe olunmuşlar. Sınanmış olanlar.
MÜCERREBÂT: (Mücerreb. C.) Tecrübe olunmuş ve denenmiş şeyler.
MÜCERREBÂT-I YAKÎNİYYE: İyice edinilmiş tecrübeler.
MÜCERRED: (C.: Mücerredât) Yalnız, tek. * Hâlis, saf, katışıksız, karışık olmayan. Tek başına. * Çıplak, soyulmuş. * Tek başına yaşayan, evlenmemiş, bekâr. * Edb: Kur'ân yazısında noktasız harflerle yazılı mensur veya manzume. Bu şekil yazıya mahzuf veya mühmel de denir. * Fls: Müşahhas olmayan. Vücuda gelmiş eşya ve ef'âlin şekil ve suretlerinden ayrı olarak düşünülen her keyfiyet ve mefhuma veya nisbet mefhumuna denir. Bunun zıddı müşahhasıdır ki, eşyanın bütün vasıfları ile zihinde husulüdür. (Bak: Mücahede - Tecerrüd)
MÜCERREDÂT: (Mücerred. C.) Mücerred mefhumlar. Mücerredler.
MÜCERREDÂT-I SIRFE: Mücerredin ta kendisi, en mücerred olan.
MÜCERREME: Tamam manasına gelir bir isimdir. Meselâ: Sene-i mücerreme, sene-i tâmme demektir.
MÜCERRESE: Defalarca binilmeye alışmış ve sınanmış olan deve.
MÜCERRİB: Tecrübe eden. Deneyen. Sınayan.
MÜCERRİBÂN: (Mücerribîn) (Mücerrib. C.) Deneyenler, sınayanlar, tecrübe edenler.
MÜCEVHER: Cevher ile süslenmiş. Elmaslı. Çok kıymetli. * Mc: Kıymetli fikir veya söz. * Edb: Yalnız noktalı olan harfleri, ebced hesabına göre sayıldığı zaman, tarih çıkan beyt veya mısra.
MÜCEVHERÂT: (Mücevher. C.) Kıymetli taşlar. Mücevherler. Süs ve zinet için kullanılan kıymetli şeyler.
MÜCEVVER: (Cevr. den) Zor ve sıkı altında bulundurulmuş.
MÜCEZZER: Zeval. * Kısa, kasir.
MÜCMERE: Katı ve sağlam.
MÜCTERİ: (İctira. dan) Cesaret eden, cür'et eden.
MÜCTERÎN: Mesleğinde mâhir ve tecrübeli olan.
MÜCTERR: Geviş getiren. İctirar eden.
MÜCTERRE: Geviş getirenler.
MÜDABERE: (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.
MÜDAHERE: Çekinmeden ve sakınmadan mukavele yapma.
MÜDAMERE: Sıkıntı ve mihnet içinde sabahlama.
MÜDAVERE: (Devr. den) Döndürme, tedvir etme.
MÜDDET-İ SEFER: Orta hâlli bir gidiş ile üç günlük yol, mesâfe.
MÜDEBBER: (Dübur. dan) Azat olması efendisinin ölümüne bağlı bulunan köle. * Düşünce ile hareket edilmiş.,
MÜDEMMER: Mahvedilmiş, yok edilmiş.
MÜDERHEM: Zengin. Parası çok.
MÜDERREB: Mutad olunmuş, alışılmış.
MÜDERRİS: Ders veren. Ders okutan. Muallim. İlim talebelerine ders veren. Ders vermeğe izinli ve salâhiyetli olan kimse. Profesör.
MÜDERRİSÎN: (Müderrisûn) (Müderris. C.) Müderrisler. Muallimler. Profesörler.
MÜDEVVER: (Müdevvere) Yuvarlak, değirmi hâlde olan. Döndürülmüş, tedvir olunmuş.
MÜDEVVERİYYET: Yuvarlaklık.
MÜEHHER: (Müahhar) Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş.
MÜERNEB: İpliği tavşan yünüyle karışık nesne.
MÜESSER: Tesir edilmiş, kendisine bir şey tesir etmiş olan.
MÜEZZER: Muhkem, sağlam, dayanıklı.
MÜFADAT-I ÜSERÂ: Eskiden muhârib iki kavmin karşılıklı olarak esirlerini değişmeleri.
MÜFASERE: Beyan edişmek.
MÜFERRAG: Dökülmüş.
MÜFERRAH: Ferahlanmış. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtulmuş.
MÜFERRAK: (Fark. dan) Ayrılmış, tefrik edilmiş.
MÜFERREC: Meydanı olan. Geniş.
MÜFERRES: Farsçalaştırılmış.
MÜFERREŞ: Döşenmiş, tefriş edilmiş.
MÜFERRİ': (Fer'. den) Dal budak salan. Tefri' eden.
MÜFERRİC: Ferahlandıran. Ferah veren. İç açıcı. * Kurtarıcı. Ferec veren.
MÜFERRİG: Dolu kabı boşaltan.
MÜFERRİH: Ferahlık veren. Ferahlandıran. Ferahlandırıcı, iç açıcı.
MÜFERRİHÂT: İç açıcı, ferahlık verici şeyler.
MÜFERRİK: (Fark. dan) Ayıran, tefrik eden, ayırıcı.
MÜFERRİT: (Fart. dan) Tefrit eden, kısaltan.
MÜFERTAH: Yassı başlı.
MÜFESSER: Tefsir edilmiş. izah ve beyan edilmiş. Mânası izah suretiyle bildirilmiş. Açıklanmış. * Beyan-ı tefsir veya takrir edilmiş olması sebebiyle manası "nass" dan daha vâzıh olan sözdür. * Mücmel olmayan söz.
MÜFREZE-İ ASKERİYE: Asker müfrezesi.
MÜFTERA-ALEYH: Kendisine iftira edilen.
MÜFTEREYAT: Başkasının üzerine atılan suçlar, kabahatler. İftiralar.
MÜFTERÎ: İftira eden. Başkasına suç isnad eden. Yapmadığı kötülüğü isnâd eden.
MÜFTERİH: (Ferah. dan) Keyifli, neşeli. Şen, ferah içinde olan.
MÜFTERİK: (Fark. dan) Ayrılan, iftirâk eden. * Perişan olan, dağılan.
MÜFTERİS: Fırsat bilen. Fırsat bulan.
MÜFTERİS: Yırtıcı. Parçalayıcı. İftiras eden. Zorla yere yıkıp parçalayan.
MÜFTERİŞ: Secdede iken iki kolunu yere koyan.
MÜFTERİYANE: f. İftira edercesine.
MÜHACERE: Bir yerden ayrılmak. * Başka yere intikal etmek.
MÜHDER: Dökülen, akıtılan, ihdâr edilen. Heder edilen.
MÜHİMMÂT-I ASKERİYE: Askeri malzeme.
MÜHİMTER: f. Ehemmiyetli ve çok önemli.
MÜHRE-İ ZER: Güneş, şems.
MÜJDE-ÂVER: f. Müjde getiren.
MÜKÂBERE: (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.(Hilkat-ı kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiyye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilân eder. Çünkü, saadet-i ebediyye olmazsa, şu kâinatta bilbedahe sâbit olan hikmetleri, fâideleri mükâbere ile inkâr etmek lazım gelir... S.)
MÜKÂDERE: Men'etmek, engel olmak. Reddetmek, kabul etmemek.
MÜKEDDER: Kederli. Sıkıntılı. * Tekdir edilmiş. Azarlanmış. * Bulandırılmış. Bulanık.
MÜKEDDERÂNE: f. Mükedder olan bir kimseye yakışır surette.
MÜKEFFER: İyilikleri inkâr edilip kendisine teşekkür edilmeyen adam.
MÜKERREM: Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem. Kerim olan.(İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan batıl eline gelir, Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor. Mek.)
MÜKERREMEN: Saygı ve hürmet ile. İkram ile.
MÜKERRER: Tekrarlı. Tekrar olunmuş. İki veya daha fazla aynısı yapılmış.
MÜKERRERAT: (Mükerrer. C.) Mükerrer olan ve tekrarlanmış şeyler.
MÜKERREREN: Mükerrer olarak. Tekrar be tekrar.
MÜKERRİR: Tekrar eden. Aynı şeyi bir sefer daha veya daha fazla tekrar eden. * Huk: Birden fazla suç işleyen.
MÜKESSER: (Kesr. den) Çoğaltılmış, teksir edilmiş.
MÜKESSER: Kırılmış. Kırılan.
MÜKEVVER: Sarılmış. Kıvrılmış.
MÜKTERA: Kirâya verilen eşya.
MÜKTERÎ: Kira ile tutmuş olan. İktirâ eden.
MÜKTERİB: (İktirâb. dan) Kederli, hüzünlü, gamlı.
MÜMAKERE: Hile etmek, aldatmak.
MÜMERRED: Yüksek, mürtefi. * Duvarları yalçın kaya gibi olan düz bina.
MÜMTER: şüpheci, şüphe eden.
MÜNAFERAT: (Nefret. C.) Nefret etmeler, tiksinmeler. Arada olan soğukluklar.
MÜNAFERET: Birbirinden kaçıp nefret etmek, karşılıklı huzursuzluk. * Adâvet, hased ve şeref cihetinde hakeme müracaat eylemek. * Birbiri ile müfahere eylemek.
MÜNAKERE: Kavga ve niza etmek. * Karşılıklı inkâr.
MÜNASERE: Saçmak.
MÜNCER: Nihâyet bulmak. * Bir tarafa çekilmek. * Sürüklenme. * Sona eren, neticelenen.
MÜNDERİC: Yer almış. İndirac eden, derc olunan. * Bir şeyin içine konulmuş bulunan. İçinde bulunan.
MÜNDERİCÂT: İçindekiler. Dercolunmuş olanlar.
MÜNDERİS: İndiras eden. Eseri, izi nişânı kalmamış olan.
MÜNDERİSÂT: Yıkılıp mahvolmuş olan harâbeler.
MÜNEKKER: Tenkir edilmiş, bilinmeyen, nekre kılınmış. *Belirli olmayan şeye delâlet eden.
MÜNEVVER: (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı. * Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş. * Parlatılmış.
MÜNEVVERİYET: Nurlu oluş, münevverlik. Aydınlık.
MÜNEVVERİYET-İ EFKÂR: Fikir aydınlığı.
MÜNFERİC: İnfirac eden. Çok açık. Açılan, genişleyen. * Gam, gussa ve kederden kurtulmuş. * Arası geniş. Açık olan. İki tarafı birbirinden uzak olan.
MÜNFERİD: (Münferit) Tek başına, tek, yalnız, kendi başına. * Hapishânede tek kişilik hücre.
MÜNFERİDEN: Tek tek, yalnız olarak, ayrı ayrı, birer birer.
MÜNFERİK: (Fark. dan) İnfirak eden, ayrılan.
MÜNKER: Allah'ın (C.C.) râzı olmadığı şey. * İnkâr edilmiş olan. * Şeriatın kabâhat ve haram diye bildirdiği şey. Makbul ve müstehab olmayıp, günah ve kabahat olan. * Mezardaki suâl meleklerinden birisinin ismi. Diğerinin ise "Nekir" dir.
MÜNKERÂT: (Münker. C.) Haram işler. Şeriatın menettiği, Allah'ın yasak kıldığı şeyler.
MÜNSERİH: Çabuk ve çevik davranan. * Hızlı hızlı giden hayvan.
MÜNŞERİH: (Şerh. den) İnşirahlı, gönlü sıkılmayan, neş'eli.
MÜNŞERİH-ÜL BÂL: Gönlü neşeli.
MÜRG-İ NÂMEBER: Güvercin.
MÜRG-İ SEHER: Seherde öten kuş, bülbül.
MÜRG-İ ZER: Güneş.
MÜRG-İ ZERRİN: Sülün.
MÜRŞİD-İ EKBER: En büyük mürşid. * Kur'ân-ı Kerim veya Hazret-i Peygamber (A.S.M.) . (Bak: Mefhar)(Arkadaş! Şu Zât-ı Nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resul-ü Ekrem, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın ziyasiyle, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek âlemde yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nurani bir şekle sokmuştur. Evet o Zâtın nuranî güzelliğiyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi ve firakın korkusundan vâveylalara düşeceklerdi. Ve kâinata harekâtiyle, tenevvü'üyle ve tagayyüratiyle, nükuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazariyle bakılacaktı.Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte o Zâtın telkin ettiği imân nazariyle kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat öyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o Mürşid-i Kâmil'in gözüyle ve iman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuruyla mâtem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle Hâlikının âyâtını nâtık birer müsahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekki ve eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tegayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbanî mektuplar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, Esma-i İlâhiyeye âyineler suretine inkılab ederler... M.N.)
MÜSABERET: Sürekli olarak uğraşma. * Bir şey yapmağa hemen girişme.
MÜSADERE: (Sudur. dan) Yasak edilen bir şeyin kanuna göre elden alınması. Zulüm ve cebir.
MÜSAFERET: (Sefer. den) Misafirlik. * Yolculuk, seyahat.
MÜSAFİRPERVER: f. Müsafire çok hürmet eden, müsafiri iyi ağırlayan, kıymet veren.
MÜSAHERE: (Müsâheret) Geceleyin uyanık durma, uyumama.
MÜSAMERAT: (Müsamere. C.) Müsamereler, gece eğlenceleri.
MÜSAMERE: (Semr. den) Gece eğlencesi. * Mekteplerde talebelerin oynadıkları piyes.
MÜSATERE: (Setr. den) Örtme, setretme. * Örtünme.
MÜSAVERE: Kalkmak. * Sıçramak.
MÜSAYERE: (Seyr. den) Birine yol arkadaşı olma.
MÜSBET İLİMLER: (Pozitif ilimler) Tecrübe ve müşâhedeye dayanan ve nazari olmayan maddi ilimler. Herkesin kabul ettiği ve isbat vasıtaları ile doğruluğu isbat edilen ilimler.
MÜSECHER: Beyaz. Ak nesne.
MÜSERRAH: Bırakılmış, boşanmış.
MÜSERREC: (Serc. den) Eyerlenmiş, eyerli, eyer vurulmuş.
MÜSERRED: Halkaları birbirine girmiş olan zırh.
MÜSERRİ': (Sür'at. den) Sür'atlendiren, hızlandıran.
MÜSEVVER(E): Etrafı sur ile çevrilmiş olan. * Kaplanmış. İhâta olunmuş. * Kolun bilezik takacak yeri.
MÜSHANFER: Vâsi, bol, geniş.
MÜSTAHBER: (C.: Müstahberât) (Haber. den) Haber alınmış, işitilmiş, duyulmuş.
MÜSTAHBERÂT: (Müstahbere. C.) (Haber. den) Öğrenilmiş, alınmış haberler.
MÜSTAHCER: (Hacer. den) Taş hâline gelmiş. Sertleşip taşlaşmış.
MÜSTA'MER: Muhacir yerleştirilerek imar edilen yer. * Müstemleke, sömürge.
MÜSTA'MERÂT: (Müstâ'mere. C.) (Umrân. dan) Sömürgeler, müstemlekeler.
MÜSTE'CER: Kira ile tutulmuş olan.
MÜSTE'CERÜN-FİH: Kiralama maksadı.
MÜSTENKER: İnkâr edilmiş.
MÜSTERA(T): İhtiyar olunmuş, beğenilmiş, seçilmiş.
MÜSTERAH: (Rahat. dan) Dinlenme yeri. Rahat edecek yer. * Abdesthane, ayakyolu, helâ.
MÜSTERAK(A): (Sirkat. dan) Çalınmış, sirkat olunmuş.
MÜSTERCA: (Reca. dan) Rica edilmiş, yalvarılmış. * Umulmuş, ümid edilmiş.
MÜSTEREDD: (Redd. den) Geri alınmış.
MÜSTERFİH: (Refah. dan) Rahatlık isteyen. Refah ve bolluk taleb eden.
MÜSTERHAM: İstirham olunmuş, niyaz olunmuş, yalvarılmış bulunan.
MÜSTERHÎ: (Reha. dan) Gevşek, sarkık, gevşemiş.
MÜSTERHİB: Korkutan, istirhab eden.
MÜSTERHİM: (Rahm. dan) İstirham eden, niyaz eden, yalvaran. Merhamet dileyen.
MÜSTERHİMÂNE: f. İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde.
MÜSTERHİN: (Rehn. den) Rehin alan. Rehin isteyen.
MÜSTERHİS: (Ruhs. dan) Ucuz sayan.
MÜSTER'Î: Bir kimseden bir şeyin saklanıp muhafaza edilmesini isteyen.
MÜSTERİH: (Rahat. dan) İstirahat eden, rahat bulan.
MÜSTERİH-ÜL BÂL: İçi rahat, gönlü müsterih.
MÜSTERİHÂNE: İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
MÜSTERKI': Tamire veya yamaya muhtaç.
MÜSTERŞİ: (Rüşvet. den) Rüşvet isteyen.
MÜSTERŞİD: (C.: Müsterşidîn) (Rüşd. den) Doğru yolun gösterilmesini ve irşad edilmesini isteyen.
MÜSTERŞİDÂNE: f. Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette.
MÜSTERŞİDÎN: (Müsterşid. C.) Doğru ve hak yolun gösterilmesini, irşad edilmesini isteyenler.
MÜSTERŞİYANE: f. Rüşvet istercesine.
MÜSTERVİH: (Rahat. dan) Dinlenen. İstirahat eden. Yorgunluğunu gideren.
MÜSTERZIK: Rızık talep eden, rızık isteyen.
MÜSTERZİL: (Rezil. den) Rezil sayan, kepaze kabul eden.
MÜSTETBEAT-ÜT TERAKİB: Sözdeki birbirine bağlı, işaretli mânalar.
MÜSTEYSER: Hazır, kolaylanmış.
MÜŞACERAT: (Müşacere. C.) Dövüşmeler, vuruşmalar, kavgalar.
MÜŞACERE: Sözle karşılıklı çekişme. Kavga, niza. * Birbirine ağaçla vurma.
MÜŞAHERE: (Şehr. den) Aylıkla tutma. Aylıkla kiralama.
MÜŞAHERE-HÂRÂN: f. Aylıklılar.
MÜŞAHERETEN: Aylıklı olarak.
MÜŞAVERE: Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasındaki konuşma ve danışma. İstişare etme. (Bir kavim müşaverede bulundu mu rüşd ü salâha nâil olur. Hadis meâli)
MÜŞECCER: (Şecer. den) Ağaç gibi dallı budaklı olan yazı veya resim.
MÜŞERRAH: (Şerh. den) Açılmış, teşrih olunmuş.
MÜŞERREF: Şereflenmiş, şerefli. Herkesce kıymetli.
MÜŞERRİ': Teşri' eden. Şeriatın kurucusu. Şeriat kanununu meydana getiren. (Bak: Teşri')
MÜŞERRİH: (C.: Müşerrihîn) (Şerh. den) Açıklayan, şerheden. * Teşrih yapan doktor.
MÜŞKİL-TER: f. Çok zor ve çetin. Çok müşkil.
MÜŞTERA: Para ile satın alınmış olan.
MÜŞTEREK: Birlikte, ortak kullanılan. * Elbirliğiyle yapılan, birlik.
MÜŞTEREK-ÜL MENFAA: Beraberce ve ortaklaşa faydalanma.
MÜŞTEREKEN: (şirket. den) Ortak olarak, müşterek bir tarzda, ortaklaşa.
MÜŞTERİ: Malı parayla alan. Satılan malı alan. * Bir yıldız ismidir. Jüpiter. * İstekli, arzulu.
MÜŞTERİK: Kendi kendine söylenen kimse.
MÜTACERE: Ticaret yapma.
MÜTEBERKI': Peçelenen, maskelenen.
MÜTEBERRİ: Teberri eden, yüz çeviren.
MÜTEBERRİ': Bağışlayan, teberru eden. Bağışta bulunan.
MÜTEBERRİD: Soğuyan.
MÜTEBERRİK(E): (Bereket. den) Mübarek sayılan, teberrük eden, uğurlu.
MÜTEBERRİKEN: Mübarek sayarak, uğur bilerek.
MÜTEBERRİR: Teberrür eden, Allah'a derinden ve içten itaat eden.
MÜTEBERRİZ: Beliren, meydana çıkan, teberrüz eden.
MÜTECERRİ': Yudumlayarak içen.
MÜTECERRİD: (Mücerred. den) Tek kalmış, tek başına olan. * Soyunan, tecerrüd eden, çıplak olan. * Bekâr. Evli olmıyan. * Tas: Dünya işlerinden vazgeçip Allah'a bağlanan.
MÜTEDERRİ': Zırh giyen, zırhlanan.
MÜTEDERRİC: Derece derece ilerleyen. Hareket eden.
MÜTEDERRİS: Ders alan. Okuyan. Tahsile çalışan.
MÜTEFER'İN: Kibirli, mağrur. * Fir'avun tavrı takınan, fir'avunlaşan.
MÜTEFERRİ': (Fer'. den) Dallanan, bir kökten ayrılan. * Bir kökle alâkalı olan.
MÜTEFERRİC: (C.: Müteferricîn) (Ferc. den) Gezinen, dolaşan. Gezip eğlenmeğe giden.
MÜTEFERRİCÎN: (Müteferric. C.) Gezinenler, dolaşanlar, hava almağa eğlenmeğe gidenler.
MÜTEFERRİD: (C.: Müteferridîn) (Ferd. den) Tek ve yalnız olan. Eşi benzeri olmıyan. * Kendi başına idare olan.
MÜTEFERRİDÂNE: f. Tek ve yalnız olarak. Teferrüd ederek.
MÜTEFERRİDÎN: (Müteferrid. C.) Tek ve yalnız olanlar. Eşi, benzeri ve emsâli bulunmıyanlar. * Kendi başına idare olanlar.
MÜTEFERRİG: Vaz geçen, feragat eden.
MÜTEFERRİH: (Ferah. dan) İçi açılan, ferahlanan.
MÜTEFERRİK: (Fark. dan) Çeşitli. Kısım kısım. Başka başka. Dağınık.
MÜTEFERRİKA: Çeşitli işler gören. * Padişahın, vezirlerin veya sadrazamın emirlerini götüren kimse. * Muhtelif masraflar ve bunlara karşı verilen para, ücret.
MÜTEFERRİS: (Feraset. den) Anlayışlı, ferâsetli, sezişli.
MÜTEFERRİŞ: Döşenen, teferrüş eden.
MÜTEFERRİZ: (İfraz. dan) Ayrılmış, ayrılan, teferrüz eden.
MÜTEHÂLİF-ÜL MERKEZ: Merkezi bir olmıyan.
MÜTEHAYYER: Hayrette kalınan şey, şaşılacak şey.
MÜTEKERRİC: Küflenmiş.
MÜTEKERRİH: (İkrah. dan) Kerih gören, tekerrüh eden, ikrah eden. Tiksinen. * Surat asan.
MÜTEKERRİHÂNE: f. Tiksinircesine. Surat asarcasına.
MÜTEKERRİR: Tekerrür eden. Tekrar. Tekrar olan. Mükerrer olan. * Edb: Murabbâ, muhammes, müseddes bentli manzumelerin birinci bendi sonunda tekrar edilmiş olan mısra.
MÜ'TEMER: Anlaşma için yapılan toplantı. Kongre.
MÜTEMERKİZ: Bir yere toplanmış, merkezleşmiş.
MÜTEMERRIK: İdman olarak ve alışmak üzere çalışan.
MÜTEMERRİD: İnatçı, ısrar eden, dik kafalılık eden. Kibirlilik eden.(Dine muhalif felsefeden tam ders alan, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi kendine rab telâkki eden bir firavun-u zelildir. Hem mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. M.N.)
MÜTEMERRİDÂNE: f. İnatla, direnerek, dikbaşlılıkla.
MÜTEMERRİDÎN: (Mütemerrid. C.) Dikkafalık edenler, inatçılık yapanlar, direnenler. Mütemerridler.
MÜTEMERRİN: Öğrenmek için çalışan, alışmak gayesiyle egsersiz yapan.
MÜTERABBIS: Bekleyen.
MÜTERABBİ': Bağdaş kurup rahatça oturmuş.
MÜTERADİF: Birbirine bağlı, tâbi olan. Birbirinin ardınca giden. * Gr: Yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime.
MÜTERAFIK: Arkadaşlık eden, refekat eden, beraber bulunan. * Bir arada, karışık, karışmış.
MÜTERAFİ: Duruşma için hâkime giden.
MÜTERAFİÂN: Duruşma isteyen iki taraf.
MÜTERAHHİL(E): (Rıhlet. den) Göç eden, hicret eden. Bir yerden diğer bir yere göçen. Yola çıkmış olan.
MÜTERAHHİM: (Rahm. den) Acıyan, merhamet eden.
MÜTERAHHİMÂNE: f. Acıyarak. Merhamet ederek.
MÜTERAHHİR: Dolup taşan.
MÜTERAHİ: Yavaş hareket eden, ağır davranan.
MÜTERA'İD: Titreyen.
MÜTERAKİB: (Rükub. dan) Kiremit gibi birbiri üstüne binmiş olan.
MÜTERAKİM: Teraküm etmiş, birikmiş, yığılmış.
MÜTERAKKIB: (Rükub. dan) Gözleyen, bekleyen.
MÜTERAKKIS: Aynı şekilde yukarı çıkıp aşağı inen, aynı tarzda sallanıp hareket eden.
MÜTERAKKİ: Yükselmiş, terakki etmiş, ilerlemiş olan.
MÜTERAKKİYÂNE: f. İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde.
MÜTERA'RI': On yaşını aşmış olan.
MÜTERASIF: Saf şeklinde birbirine yanaşıp sıkışmış olan.
MÜTERASİL: Mektuplaşan, haberleşen.
MÜTERASSID: (Rasad. dan) Gözeten, tarassud eden, bekleyen, kollayan.
MÜTERASSIDÎN: (Müterassıd. C.) Dikkatle gözetenler, rasad edenler, kollıyanlar, bekliyenler.
MÜTERATTIB: Yaş, ıslak, nemli.
MÜTERAZİ: (Rıza. dan) Karşılıklı olarak birbirlerinden hoşnut ve razı olan.
MÜTERAZİM: Üzümle ekmek yemek.
MÜTERCEM: (Terceme. den) Tercüme olunmuş. Bir lisandan başka bir lisana çevrilmiş.
MÜTERCİM: Tercüme eden, bir dilden başka dile çeviren. * Anlatan, anlaşılmayan bir mânayı açıklayan.
MÜTERCİMÎN: (Mütercim. C.) Tercüme edenler. Bir lisandan başka bir lisana çevirenler.
MÜTERECCİ: Yalvaran, ümid edip isteyen, rica eden.
MÜTERECCİLE: Erkekleşmiş kadın. Erkekleri taklid eden kadın.
MÜTEREDDİ: (Rediy ve Redeyan. dan) Soysuzlaşmış, soyca bozulmuş, alçalmış.
MÜTEREDDİD: Kararsız, teredüdde kalan, karar veremeyen, cesaretsiz. * Bir yere gidip gelen.
MÜTEREDDİDÂNE: f. Kararsızlıkla. Tereddüd ederek. * Bir yere gidip gelerek.
MÜTEREDDİDÎN: (Mütereddid. C.) Karar veremeyenler, tereddüt edenler, kararsız kişiler. * Bir yere gidip gelenler.
MÜTEREDDİYE: Dağdan veya yüksek bir yerden düşmüş hayvan.
MÜTEREFFİ': Yukarı kalkan, yükselen. * Ululuk gösteren.
MÜTEREFFİH: (Refh. den) Rahat bir şekilde ve bolluk içinde yaşıyan. Refah bulan.
MÜTEREFFİHÂNE: f. Rahat ve bolluk içinde yaşıyana yaraşır yolda.
MÜTEREFFİHÎN: (Mütereffih. C.) Refah bulanlar. Rahat ve bolluk içinde yaşıyanlar.
MÜTEREFFİK: (C.: Mütereffikîn) Sükûnetle ve yumuşaklıkla davranan.
MÜTEREFFİKÎN: (Mütereffik. C.) Sükûnetle, yumuşaklıkla davrananlar. Yumuşak muâmele edenler.
MÜTEREKKİB: (Rükub. dan) Birleşmiş, terekküb etmiş.
MÜTEREKKİN: Mânen kuvvet bulan. * Erkândan olan.
MÜTEREMMİD: Yanıp kül olmuş.
MÜTEREMRİM: (C.: Müteremrimîn) Bir şey söyleyecekmiş gibi harekette bulunduğu halde söylemeyip susan.
MÜTERENNİH: Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sallana sallana yürüyen.
MÜTERENNİM: (Renim. den) Terennüm eden, güzel sesle şarkı söyleyen. Güzel güzel konuşan.
MÜTERENNİMÂNE: f. Güzel sesle şarkı söyler gibi.
MÜTERENNİMÎN: (Müterennim. C.) Güzel sesle yavaş yavaş şarkı söyliyenler.
MÜTERESSİB: (Rüsub. dan) Dibe çöken, tortulanan.
MÜTERESSİM: (Resm. den) Teressüm eden, resmeyliyen.
MÜTEREŞŞİD: (Reşad. dan) Doğru yola girmiş olan.
MÜTEREŞŞİF: Emerek azar azar içen.
MÜTEREŞŞİH: (Reşh. den) Terliyen. Ter gibi sızan.
MÜTERETTİB: Terettüb eden. Sıralanmış, sıra ve tertibe girmiş. * Meydana gelen, icab eden. * Dolayı.
MÜTEREVVİH: Bir şeyden koku alan. Kokulanan.
MÜTEREZZİK: Rızıklanan, gıdalanmakla ihtiyacını gideren.
MÜTESERRİ: Odalık edinen, câriye edinen.
MÜTESERRİ': (Sür'at. den) Koşan, acele davranan, sür'atli hareket eden.
MÜTEŞERRİ': Şeriat işleriyle uğraşan. * İlim ve şeriatta âlim olan. Şeriatla amel eden.
MÜTEŞERRİÂNE: f. Müteşerri gibi, ona yakışır yolda.
MÜTEŞERRİF: Şereflenen, şeref duyan.
MÜTEŞERRİZ: Dibi sağlamlaştırılmış kitap.
MÜTEVERRIK: Yapraklı. Yapraklanan.
MÜTEVERRİD: Gül gibi kızaran. Teverrüd eden.
MÜTEVERRİM: (C.: Müteverrimin) (Verem. den) Kabarık, şiş. Şişiren. * Verem olmuş, veremli. Verem illetine giriftar olan.
MÜTEVERRİMEN: Verem olarak.
MÜTEVERRİMÎN: (Müteverrim. C.) Veremliler. Verem hastalığına tutulmuş kimseler.
MÜTEVERRİT: Zor bir işe rastlıyan.
MÜVAKERE: Ziraat etmek, ekip biçmek.
MÜVAMERE: Müşavere etmek, istişarede bulunmak.
MÜVATERE: Bir yapıp bir yapmamak. (Bir gün oruç bir gün iftar gibi)
MÜVAZERE: Yardım etmek, muâvenet.
MÜVEFFER: Çoğaltılmış.
MÜVERRAH: Tarihi konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.
MÜVERRAHAN: Tarihli olarak.
MÜVERRİB: Tamam ve çok olan nesne.
MÜVERRİH: Tarihçi, tarih yazan. * Ebced hesabiyle tarih düşüren kimse.
MÜVERRİHÎN: (Müverrih. C.) Tarihçiler, tarih yazanlar.
MÜYASERE: Yardımlaşmak, muâvenet.
MÜYESSER: (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.(Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur. M.N.)
MÜYESSER: Fariside "nevâle" denilen yemek.
MÜZA'FER: Sarı renge boyanmış.
MÜZAFERE: Kirlenmek.
MÜZAHERET: (Zahr. dan) Arkadan yardım etmek, korumak.
MÜZAKERAT: (Müzâkere. C.) Müzâkereler. Bir fikir hakkında karşılıklı görüşmeler. Bir arada muhtelif fikirleri beyan etmek.
MÜZAKERE: Bir iş hakkında konuşmak, bir iş için önceden danışıp görüşmek. * Talebenin derse çalışması. (Bak: Münakaşa)
MÜZDECER: Sakınılması lâzım gelen âkıbet. * Sakındıracak nasihat. Vaz geçirecek, zecr edecek olan.
MÜZDVER: f. Ücretle çalışan.
MÜZEHHER: Çiçeklenmiş. Çiçeklerle donanmış.
MÜZEKKER: Erkek, er. * Gr: Müennesin zıddı. Kelimeyi erkek gösteren. (İsim, zamir, sıfat, fiil).
MÜZEKKERE: (Bak: Müzekkire)
MÜZEKKİRE-İ MÜKERRERE: Tekrar tekrar hatırlatan.
MÜZERKEŞ: Altın sırmalı. Sırma ile işlenmiş.
MÜZERRA': Anası, babasından daha şerefli olan.
MÜZERREB (MEZRUB): Keskin kılıç.
MÜZERRİ': Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.
MÜZERRİ': (Zer'. den) Tohum eken makine.
MÜZEVVER: Uydurulmuş, düzme. * Fitne, dedikodu.
MÜZHER: Misafir için ateş yakan kimse.
MÜZHERE: Çiçekli yer, çiçek bahçesi. (Bak: Mezhere)
MÜZMER: Omuz, boğaz ve bunların etrafı.
MAHAKİM-İ ŞER'İYE: Şer'î mahkemeler. Şeriat mahkemeleri.
MAHKEME-İ ŞER'İYYE: Şeriat mahkemesi. Şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.
MAHMİL-İ ŞERİF: Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.
MÂNİ-İ ŞER'Î: Şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
MENABİ-İ AŞERE: On menba.
MERDEKUŞ: Merzencüş otu.
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET: Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.
MERHALENİŞİN: f. Seyyah, yolcu, turist.
MERHAMETBAHŞ: f. Merhamet eden. Merhametli.
MERHAMETŞİAR: f. Çok merhametli.
MERHAMETŞİARÎ: f. Merhametlilik, merhametli oluş.
MERKEZ-İ TEŞRİ': Kanun yapma merkezi.
MERŞ (MARŞ): (C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.
MERŞE: Yuvarlak cisim.
MERZENCUŞ: Bir ot cinsi.
MESNEVÎ-İ ŞERİF: Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin meşhur farsça olan eserinin ismi. (Bak: Mevlâna Celaleddin-i Rumî)
MEST-İ SERŞAR: Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş.
MEŞHER: Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.
MEŞHER-İ A'ZAM: Büyük teşhir yeri. Ahiret meydanı. Haşir meydanı.
MEŞY-İ ASKERÎ: Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.
MUAŞERET: Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.
MUBAŞERET: (Bak: Mübâşeret)
MÜBŞER: Kendisine müjde verilmiş, müjdelenmiş.
MÜFERREŞ: Döşenmiş, tefriş edilmiş.
MÜNŞERİH-ÜL BÂL: Gönlü neşeli.
MÜŞACERAT: (Müşacere. C.) Dövüşmeler, vuruşmalar, kavgalar.
MERAK-ÂVER: Merak verici. Merak veren.
MERHAMET-DİSAR: Çok merhametli, acıma hissi fazla olan.
NA-BERCA: (Nâ-bedid) Belirsiz, görünmez olan.
NA-DERİDE: f. Delinmemiş, delik açılmamış.
NADİRE-PERDÂZ: f. Güzel söz söyleyen.
NA-FERCAM: f. Asıl ve esastan âri olan, akibetsiz olan. Faydasız.
NAFİS-ÜL KERB: Sıkıntı ve belâlara, göz değmesine, nazara te'sir edip kaldıran.
NAGAM-PERVER: (C.: Nagamperverân) f. Türkü söyleyen, nağmeci. Nağme seven.
NAĞME-GER: f. Türkü söyleyen, öten.
NAĞME-PERDAZ: f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
NAĞME-SERA: f. Türkü okuyan, şarkı söyleyen.
NA-KERDE: f. Yapılmamış, olmamış.
NAKLİYAT-I ASKERİYE: Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat.
NAKŞ-PERDAZ: f. Nakış yapan ressam.
NAKŞ-PERDAZÎ: f. Ressamlık.
NAM-I ŞERİF: Mübarek isim, şerefli ad.
NAM-AVER: (C.: Nam-âverân) f. Ünlü, meşhur, ad salmış.
NAM-ÂVERÂN: (Nam-âver. C.) Namlı kişiler, ad salmış kimseler, ünlüler, meşhurlar.
NAMBERDAR: f. Şanlı, ünlü, ad salmış, meşhur.
NAMEAVER: (Name-âver) f. Mektup götüren.
NAMEBER: f. Mektup götüren, nameâver.
NA-MERBUT: f. Rabıtasız, mânâsız, anlamsız, saçma sapan.
NA-MERD: f. Korkak. * İnsaniyetsiz, sözünde durmayan. Alçak, insanlık hislerinden habersiz.
NÂ-MERDÂNE: f. Namerdcesine, alçakçasına.
NÂ-MERDÎ: f. Namerdlik, alçaklık, zillet. * Korkaklık.
NA-MERGUB: f. Beğenilmeyen, rağbet olunmayan.
NA-MER'Î: f. Görülmez. Mer'î olmayan.
NAMİYEBER: f. Hayat verici.
NAMUSPERVER: f. Namuslu.
NA-MUTASAVVER: f. Hatır ve hayale gelmez.
NA-MÜYESSER: f. Elden gelmeyen, müyesser olmayan.
NAMVER: (C.: Namverân) Namlı, adlı, meşhur, ünlü.
NA-PERVA: f. Pervasız, korkusuz, aldırışsız, çekinmez. * Sersem.
NASERE: f. Ayarı bozuk para.
NASİHATGER: f. Nasihat eden, öğüt veren.
NA-TERAŞ: Mc: Terbiye görmemiş, kaba saba. Yontulmamış.
NATIKAPERDAZ: f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen.
NAVER: f. (C.: Naverân) Olabilir, mümkün, kabil.
NAVERÂN: (Naver. C.) Olabilir şeyler, mümkün olan şeyler.
NAVERD: f. Savaş, harb, dövüş, ceng.
NAVERDGÂH: f. Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı.
NAVERDHÂH: f. Savaş isteyen, muharebe arzulayan.
NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE: San'atkârane bakış.
NÂZİK-TER: f. Çok nâzik.
NÂZİK-TERİN: f. En nâzik, daha nâzik.
NAZ-PERDAR: f. Birinin nazını çeken.
NAZ-PERDARÎ: f. Naz çekme.
NAZPERVER: f. Naz eden, naz yapan.
NAZ-PERVERD: (Nâzperverde) f. Naz içinde büyümüş, nazlı.
NEBE'-AVER: f. Haber getiren.
NEBERD: f. Muhârebe, savaş, harb, ceng.
NEBERD-AZMÂ: f. Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse.
NEBERDE: f. Savaşçı, muhârib.
NEBERDGÂH: f. Savaş yeri, muharebe sahası.
NEBERD-PİŞE: f. Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı.
NECASET-İ GAYR-İ MER'İYE: Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)
NECASET-İ MER'İYE: Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi)
NECER: Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.
NEFAİS-PEREST: f. Nefis şeyleri beğenenen, güzel şeyleri seven.
NEFER: Bir kişi, tek kişi. * Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)
NEFERÂT: (Nefer. C.) Neferler, askerler, erler.
NEFİS-PEREST: Şeriat kanunlarına aykırı olarak, ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.
NEFİS-PERVER: f. Nefsini çok sevip besleyen, nefsi isteklerine çok düşkün.
NEHAR-I ŞER'Î: Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.
NEHBER: Helâk olacak yer.
NEHER: Genişlik, bolluk. * Nehir, ırmak.
NEHYİ AN-İL MÜNKER: Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten men'etmek, haram işleri yaptırmamak ve buna çalışmak.
NEMEK-PERVER: f. Sâdık ve bağlı kimse.
NER: f. Erkek, er.
NERBDAN: f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım, büküm; neverdiden; tayyetmek, dürmek; bam, ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından, neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.)
NERE: f. Dalga. * Erkek.
NERE-İ ÂB: Su dalgası.
NERGİS: (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.
NERGİS-DÂN: f. Nergis saksısı.
NERGİSÎ: f. Nergis biçiminde kesilip yapılan bir çeşit hamur işi.
NERİMAN: f. Pehlivan, yiğit, kahraman.
NERİMANÎ: f. Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik.
NERM: (Nermi - Nermin) f. Yumuşak.
NERM-ÂHEN: f. Gevşek şey.
NERMDİL: f. Yüreği yumuşak. Merhametli.
NERMGÛ: f. Yumuşak sözlü.
NERMÎ: f. Gevşeklik, yumuşaklık.
NERMİN: f. Yumuşak.
NERMİYET: Yumuşaklık, gevşeklik.
NERMLİGAM: (Nerm-ligâm) f. İtaatli, muti, söz dinler. * Başı sert olmayan at.
NERM NERM: f. Yavaş yavaş, âheste âheste.
NERMSAZ: f. Yumuşak adam.
NERRE-ŞİR: f. Erkek arslan.
NESİM-İ SEHER: Lâtif sabah rüzgârları.
NESTER: (Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü, yaban gülü.
NESTERİNZAR: f. Gül bahçesi. Güllük.
NEŞAT-ÂVER: f. Sevinç ve sürur getiren.
NE-ŞEBPERESTEM: Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.
NEŞER: Dağılmış, intişar etmiş, münteşir.
NEŞTER: Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
NEŞVERÜBA: f. Neş'e verici.
NEV'-İ BEŞER: İnsanlar, beşer nev'i.
NEVAGER: f. Okuyucu, hânende.
NEVBER: f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız.
NEVERD: f. Dönen, gezen, dolaşan.
NEVFER: Nilüfer çiçeği.
NEV-İ BEŞER: (Bak: Nev')
NEVSEFER: f. Yeni yolculuğa çıkan.
NEYNÜFER: Nilüfer çiçeği.
NEYŞEKER: f. Şeker kamışı.
NİGERAN: f. Bakıveren, bakıcı.
NİKAHTER: (Nik - ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu.
NİKFERCAM: (Nîk-fercâm) f. Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
NİKTER: (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş, çok iyi.
NİK-TERİN: f. Çok iyi, hepsinden iyi olan.
NİLÎ PERDE: Gökyüzü, sema.
NİLU-BERG: f. Nilüfer.
NİLÜFER: f. Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
NİMGERM: f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
NİSAB-I EKSERİYET: Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
NİŞTER: f. Hekim bıçağı, neşter.
NİVER: f. Âlemde meydana gelen hâdiseler, haller.
NİYAMGER: (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
NİYERE: (Nâr. C.) Ateşler.
NOKTA-İ ZERRİN: Güneş. Altun nokta.
NUGER: f. Köle, kul.
NUGERÎ: f. Kölelik, kulluk.
NUZERA: (Nazir. C.) Akranlar, eşler.
NÜCUM-PEREST: f. Yıldıza tapanlar.
NÜKTEPERDAZ: (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan.
NÜKTEVER: f. Nükteyi anlamakta mâhir olan, nükte bilen.
NÜMAYANTER: f. Fazla görünen, en çok görünen.
NÜZERA: (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
NAM-I ŞERİF: Mübarek isim, şerefli ad.
NEŞAT-ÂVER: f. Sevinç ve sürur getiren.
NEŞVERÜBA: f. Neş'e verici.
NEVERD (-): f. Dönen, gezen, dolaşan.
OPERASYON: Fr. Bir cerrahın canlı bir vücut üzerinde yaptığı cerrahi müdahale. Ameliyat.
ÖMER (R.A.): Resül-ü Ekrem'in (A.S.M.) ikinci halifesi, Aşere-i Mübeşşere'den ve sahabenin en büyüklerindendir. Çok âdil, âbid, zâhid ve merhametli idi. Fakirce yaşadı. Adaleti, şecaat ve cesareti, İlâ-yı Kelimetullah için fedakârlığı meşhurdur. Çok Hadis-i Şeriflerle medhedildi. Zamanında çok fütühat ve ilerleme kaydedildi. Hilâfeti esnasında bütün Âlem-i İslâm, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın devrindeki gibi huzur ve rahat içinde yaşadı. Onbuçuk sene yedi gün, dünyada hiç kimseye nasib olmayan bir adâlet içinde halifelik yaptı, 63 yaşında iken şehid edildi. (R.A.)Hak ile bâtılı ayırmada çok mâhir olduğundan Resül-ü Ekrem (A.S.M.) kendisine Ömer-ül Fâruk ismini vermiştir.Bir zaman Hz. Ömer Radıyallâhü Anhu demiştir ki: Üç şey olmasa Hazret-i Kibriya'ya göçmek isterdim:1- Allah yolunda yürümek.2- Alnını toprağa sererek secde etmek.3- En güzel semereleri toplar gibi, sözün güzelini veren insanlarla sohbet etmek.
ÖMER BİN FARID: (M. 1180-1234) Kahire'de doğdu ve orada vefat etti. Mütefekkir ve mutasavvıf olup büyük şâirlerdendir. Divanı vardır.
ÖMER HAYYAM: Çadırcı Ömer mânâsında olan bu kelime, İran'ın meşhur hayâlperest ve içkiden çok bahseden bir şâirinin adıdır.
ÖMER İBN-İ ABDÜLAZİZ: (Hi: 60-101) Emevî Devleti halifelerinden olup Hz. Ömer'in ahfadındandır. Siyaset âleminde bir dâhi ve adâlette bir ikinci Hz. Ömer'di. Malatya'yı Rumlardan yüzbin esir mukabilinde satın aldı. Zehirlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)
PÂ-BEND-İ TERAKKİ: İlerlemeğe mâni olan zincir, köstek.
PÂ-BERCÂ: Ayağı yerde demek olan bu tâbir, mecaz yoliyle kaim, sabit, berkarar, daim, bâki mânâlarında da kullanılır.
PÂ-BERCÂ-Yİ HAREKET: Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.
PADERGİL: (Pâ-der-gil) f. Ayağı çamurda. * Mc: Davranamaz. * Sıkıntıda.
PADERHAVA: (Pâ-der-hava) f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
PADERİKAL: (Pâ-der-ikal) f. Ayağı köstekli, ayağı bağlı, hareketsiz.
PADERPA: (Pâ-der-pâ) : f. Ayak ayağa. Yanyana.
PAFERSUD: (Pâ-fersud) f. Ayağı incinmiş, aşınmış olan.
PALENG-İ FERSUDE: Eski çarık.
PAY-DER-GİL: f. Ayağı çamurda. * Sıkıntıda, dertte. * Mc: Davranamaz.
PAY-DER-HAVA: f. Ayağı havada. * Mc: Temelsiz, çürük.
PAY-FERSUD: f. Ayağı incinmiş, aşınmış.
PEDENDER: f. Üvey baba. Babalık.
PEDER: f. Baba.
PEDERÂNE: f. Babaya yakışır tarzda, pedercesine.
PEDERÎ: f. Babalık, pederlik.
PEDERZE: f. Çıkın, bohça.
PEHNAVER: f. Pek geniş. Pek açık. * Soluk, solmuş.
PEHNAVERÎ: f. Enlilik, genişlik. Vüs'at.
PENAH-ÂVERDE: f. Sığınmış, iltica etmiş. Mülteci.
PER: f. Kanat.
PERAKENDE: f. Dağınık. Dağıtma. * Azar azar yayılan veya satılan.
PERAKENDEGÛ: f. Saçma sapan konuşan. Saçmalayan.
PERANDAH: f. Sepilenmiş deri sahtiyan.
PER-AVER: f. Kanat açan, kanat açıcı. Keskin uçan.
PERÇEM: f. Kâkül. * Tepede bırakılan saç. * Mızrak ve bayrak gibi şeylerin başlarına konulan püskülümsü şeyler.
PERD: f. Kıvrım, büklüm, kat.
PERDA: f. Yarın.
PERDAHT: f. Cilâ. Parlaklık, parlama. * Düzleme, temizleme.
PERDAHTE: f. Cilâlanmış, parlatılmış. * Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş.
PERDAR: f. (Bak: Berdâr)
PERDAZ: f. Tertib eden, düzenleyen, düzeltici.
PERDE: f. Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. * Mc: Irz, namus, iffet.* Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. * Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. * Ekran, sinema perdesi. * Tıb: Aksu. * Mc: Gaflet. Basiretsizlik. (Bak: Esbabperest.)
PERDE-İ CÜMUD: Donmuş, katı perde. * Mc: Alem, tabiat. * Akıl ve hissiyatı kendisi ile meşgul edip, dini ve ulvi hakikatlardan ayıran, gaflet veren perde.
PERDE-İ NİLGÜN: Gökyüzü, sema.
PERDE-İ TÜRABİYE: Toprak perdesi, yer yüzü.
PERDEBERDAR: f. Perde kaldırıcı. Perde açıcı.
PERDEBER-ENDAZ: f. Perdeyi kaldırıp atan. * Utanmayı bırakan, sıkılmayan, utanmayan, hayâsız.
PERDEBİRUN: f. Utanmaz, açıksaçık konuşan.
PERDEBİRUNÂNE: f. Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce.
PERDEDÂR: f. Perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni ve perde olan.
PERDEDÂR-I FELEK: Ay, kamer.
PERDEDER: f. Perde yırtan. Utanmaz, hayâsız.
PERDEGÎ: (C.: Perdegiyân) f. İyi örtünmüş ve namuslu kadın.
PERDEKÂR: f. Perdeli. Perde ile örtülü yer.
PERDEKEŞ: f. Perde çekici, örtücü. Engel, mâni.
PERDENİŞİN: f. Perde arkasında oturan. * Mc: Namuslu, temiz.
PERDEPUŞ: f. Örten, örtücü.
PERDESERÂ: f. Şarkı söyleyen, şarkıcı. * Saz çalan, çalgıcı. * Küçük çadır.
PERDESERÂY: f. Küçük çadır. * Şarkı söyleyen, şarkıcı, hânende. Çalgıcı, saz çalan.
PERDEŞİNÂS: f. Şarkı söyleyen, şarkıcı.
PERDE YIRTILMAK: Hayasızlık etmek, utanmazlık.
PERE: f. Uç, kenar.
PERE-İ BİNÎ: Burun ucu.
PERE-İ KÛH: Dağ eteği.
PEREND-AVER: f. Çok keskin kılınç, pala veya hançer.
PERENDE: f. Uçan, uçucu. * Av kuşu. * Çark gibi dönerek atılan takla.
PERENDEBÂZ: f. Takla atan kimse. Cambaz.
PERENDEK: f. Küçük tepe.
PERENDİN: f. İpek elbise, ipek kumaş veya ipek mendil.
PERENDUN: f. Evvelki gece.
PERENDUŞ: f. Dün gece.
PERENDUŞİNE: f. Dün geceki şey.
PERENDVAR: f. Evvelki gece.
PERENG: f. Suyu iyi verilmiş kılınç.
PEREST: (C.: Perestân) f. Tapan, tapınan, taparcasına seven.
PERESTAN: (Perest. C.) f. Tapanlar, tapınanlar, taparcasına sevenler.
PERESTAN: f. Ocak, fırın.
PERESTAR: (C.: Perestarân) f. Hizmetçi. * Kul. * Tapan, tapıcı. * Dalkavuk.
PERESTAR-I HAYÂL: Şâir, ozan.
PERESTARÂN: (Perestar. C.) f. Kullar, köleler. * Hizmetçiler. * Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. * Tapanlar, tapıcılar.
PERESTARÎ: f. Hizmetçilik. * Kulluk. * Tapıcılık. * Dalkavukluk.
PERESTİDE: f. Sevgili, mahbub, sevilen.
PERESTİŞ: f. Pek çok sevmek. Bendelik etmek. İbâdet etmek.
PERESTİŞKÂR: İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
PERGÂL: f. Pergel.
PERGÂLE: f. Kaba iplikten yapılan bir cins dokuma. * Parça.
PERGÂR: f. Pergel. Dâire çizmeğe mahsus âlet.
PERGÂRVÂR: f. Pergel gibi.
PERGAZE: f. Kuş kanadının vücuda yapışık olan kısmı.
PERGÂM: f. Döl yatağı. Rahim.
PERGEM: f. İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam.
PERGUL: f. Bulgur. * Bulgur pilavı. * Un helvası.
PERGUNE: f. Yakışıksız, çirkin.
PER-GÜŞA: f. Kanat açıcı, uçucu. * Keskin uçucu.
PERH: f. Hisse, pay. * Değersiz mal.
PERHAŞ: f. Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga.
PERHAŞCU(Y): f. Muharib, savaşçı. Kavgacı.
PERHİDE: f. İşaret olunmuş.
PERHİZ: f. Sakınmak, çekinmek. * Vücuda zararlı ve tıbben muzır; ve dinen, zevk veren şeylerden sakınmak. * Hastalıkta bazı yiyecek ve içeceklerden sakınmak.
PERHİZKÂR: Perhiz eden, nefsini tutan. Zararlı şeylerden, günahlardan sakınan.
PERHUN: f. Pergelle çizilmiş çember, dâire, halka.
PERHÜDE: f. Saçmasapan söz, hezeyan. * Ateşten dolayı sararmış eşyâ.
PERİ: f. Cisimleri çok lâtif ve görünmez olan hoş mahluk. * İnsana muhabbet eden, muvahhid ve müslim lâtif mahluk. *Mc: Güzel insan. Güzel kimse.
PERİ-İ MELÂHAT: Güzellik perisi.
PERİ-ÇİHRE: f. Peri yüzlü, güzel yüzlü.
PERİDE: f. Uçmuş. *Solmuş, soluk.
PERİDERENG: f. Rengi uçmuş, solmuş.
PERİ PEYKER: Peri yüzlü güzel.
PERİR: f. Evvelki gün.
PERİ-RU: f. Peri gibi güzel yüzlü.
PERİŞAN: f. Dağınık, karışık. * Bozuk, tertibsiz, düzensiz. * Kederli, hüzünlü, kaygılı.
PERİŞANHÂTIR: f. Dalgın, düşünceli.
PERİŞANÎ: f. Perişanlık, dağınıklık. * Düzensizlik, bozgunluk. * Yoksulluk, fakirlik.
PERİZ: f. Haykırma, bağırma. Feryâd. * Su kenarlarında yetişen yeşil saz, ot.
PERİZE: f. Ateşte pişirilen ekmek. * Kırmızı altun.
PERMER: f. Ümid etme, umma, bekleme. İntizar.
PERMUN: f. Süs, bezek.
PERNİH: f. İnce düz taş.
PERNİYAN: f. Nakışlı atlas. İpekten dokunmuş, bir cins işlemeli kumaş.
PERNUN: f. İnce ve zarif dokunmuş ipek kumaş.
PERRAN: f. Uçan, uçucu.
PERSONEL: Fr. Şahsa dâir. Şahsî. * Bir işte çalışanların hepsi.
PERTAB: f. Atılma, sıçrama. * Hız almak için geriden koşarak atılma. * Uzağa düşen ok veya başka bir şey.
PERTEV: (Pertav) f. Ziya, ışık. * Atılma, sıçrama, hız.
PERTEV-İ MİHR: Güneş ışığı. Güneşin parlaklığı.
PERTEV-FEŞAN: Işık saçan, ziya saçan.
PERTEV-ENDÂZ: Işıklandıran, ziyâ veren, nurlandıran.
PERTEV-SUZ: Yakan ışık. Güneşe karşı tutulduğu zaman, ışıkları bir noktaya toplayan ve bu suretle ışığın değdiği yeri yakan mercek.
PERUŞ: f. Küçük çıban, sivilce.
PERVA: f. Korku, çekinmek. * Alâka, ilgi, bağ. * Takat. * Durup dinlenmek. * Bilmek. * Vesvese. * Kayd. * Iztırab. * Terk, feragat. * Hayran, şaşmış. * Meyl, teveccüh, iltifat, kayırmak. * Gussalanmak. (L.R.)
PERVANE: f. Fırıldak çark. * Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. * Haberci, kılavuz.
PERVANEGÂN: (Pervane. C.) Gece kelebekleri.
PERVANEK: f. Karakulak adı verilen bir hayvan. * Ask: Öncü, pişdâr.
PERVAR: f. Besili, beslenmiş.
PERVAS: f. El ile dokunup temas etme, eli ile yoklama.
PERVAZ: f. Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. * Nur. * Karargâh. * Saçmak. * Hücre. * Saçak. * Ayna. Dolap. * İnce, uzun tahta. * Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır.
PERVAZ-I BERDÂR: Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.
PERVAZE: f. Kır gezisi için hazırlanan yemek. * Altun ve gümüş yaprakların kırıntısı.
PERVAZGÂH: f. Uçulacak yer. Tayyâre meydanı. Hava alanı.
PERVER: (Pervar) f. "Besleyen, yetiştiren, velinimet, koruyan" mânâsında birleşik kelimeler yapılır.
PERVERÂN: (Perver. C.) f. Yetiştirenler, besleyenler, koruyup terbiye eden kimseler.
PERVERDE: f. Terbiye görmüş, yetiştirilmiş, beslenmiş.
PERVERENDE: f. Besleyen, büyüten. Besleyici, büyütücü. * Terbiye edici, yetiştirici.
PERVERÎ: f. Büyütücülük, besleyicilik. Terbiye.
PERVERİŞ: f. Besleme, besleyiş. Beslenme. * Terbiye etme, yetiştirme, eğitme. Terbiye edilip yetiştirilme, eğitilme. * İlerleme, terakki.
PERVERİŞYÂB: f. Beslenen. * Terbiye edilen, terbiye gören, eğitilen, yetiştirilen.
PERVERİŞYÂFTE: f. Terbiye edilmiş, büyütülmüş, yetiştirilmiş, eğitilmiş.
PERVİN: f. Ülker denilen yedi yıldızın tamamı.
PERVİZ: f. Üstün, galib, muzaffer. * Elek. Süzgeç. * Güzellik. * Balık. * Cilve. * Tar: İran Hükümdarı Husrev'in lâkabı.
PERVİZ-İ FELEK: Güneş, şems.
PERVİZEN: f. Elek, kalbur.
PES-İ PERDE: Perde arkası.
PESPERDE: f. Perde arkası, gizli iş.
PESTPERDE: f. Alçak ve hafif sesle.
PETER: f. Düz maden levha.
PEYAM-ÂVER: (C.: Peyamâverân) f. Haber getiren.
PEYAM-BER: f. Haber getiren. Peygamber.
PEY-DER-PEY: f. Birbiri ardınca. Yavaş yavaş, azar azar.
PEY-ENDER-PEY: f. Ardısıra, arka arkaya, durmadan. Azar azar.
PEYGAMAVER: (Peygam-âver) f. Haber getiren, haberci.
PEYGAMBER: (Peyamber) f. Allah'tan haber getiren. Allah'ı, âhireti, zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi. (Bak: Mefhar-ı kâinat, Muhammed (A.S.M.), Nübüvvet, Resül)
PEYGAMBERÂN: (Peygamber. C.) Peygamberler.
PEYGAMBERÎ: f. Peygamberlik. * Peygamberle alâkalı.
PEYKER: f. Yüz, çehre, surat.
PEYSİPER: f. Çiğnenmiş, ayak altında kalmış.
PİR Ü BERNA: İhtiyar ve genç.
PİSTER: f. Yatak, döşek.
PİŞEGER: f. San'atkâr işçi.
PİŞEVER: f. Sanat ehli, işçi.
PUT-PEREST: f. Allah'tan başka şeyleri ilâh kabul eden, puta inanıp ona ibâdet eden. Puta tapan. (Bak:Büt-Perest)
PUYEGER: f. Koşucu.
PÜR-FER: f. Çok parlak. Çok aydınlık.
PÜSENDER: f. Üvey oğul. Üvey evlâd.
PÜSER: (C.: Püserân) f. Erkek çocuk, oğul.
PÜŞTER: f. Arka, sırt.
PERDEKEŞ: f. Perde çekici, örtücü. Engel, mâni.
PERDEPUŞ: f. Örten, örtücü.
PERENDUŞ: f. Dün gece.
PERENDUŞİNE: f. Dün geceki şey.
PEREST (-): (C.: Perestân) f. Tapan, tapınan, taparcasına seven.
PERHAŞ: f. Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga.
PİŞEGER: f. San'atkâr işçi.
PİŞEVER: f. Sanat ehli, işçi.
RABB-ÜL ERBAB: Bütün sâhiblerin, terbiyecilerin Rabbi, Allah. (C.C.)
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
RACİH-İ MERCUH: Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları.
RA'D U BERK: Gök gürültüsü ve şimşek.
RAFİ-ÜD DERECAT: Dereceleri yükselten. Allah. (C.C.)
RAİYYET-PERVER: f. Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen.
RAKS-I MÜKERRER: Tekrar tekrar yapılan raks. Döne döne oynama.
RAMİŞGER: f. Çalgıcı. Saz çalan.
RA'ŞEAVER: (Ra'şe-âver) f. Titretici.
RA'ŞEVER: f. Titretici.
REFİ'-ÜD DERECÂT: Derece ve itibarı yüksek olan.
REH-AVERDE: f. Yolcunun getirdiği hediye.
REHBER: f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Mürşid)(...Hem Rabb-ül-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana âlemi içine alacak bir vüs'at-ı istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vasıtasiyle yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en âzami bir derecede, en eblâğ bir surette, Kur'an vasıtasiyle en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden yine bilbedahe O Zâttır... S.)
REHBERÎ: Kılavuzluk, rehberlik.
REH-GÜZER: (Reh-güzâr) : f. Geçilen yol. Yol üstü. Geçit.
REHNEVERD: f. Yola çıkan. Yolcu.
REMGERDE: f. Titremiş. * Ürkek, ürkmüş.
RENC-BER: f. (Renc; sıkıntı, zahmet. Ber; çeken) Tarla ve bahçede yahut başka işlerde kazmak veya taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi. Amele, ırgat. * Çiftçi.
RENG-AVER: f. Dalavereci, hilekâr.
REŞK-ÂVER: f. Hasede düşüren, kıskanmayı uyandıran.
REVALVER: (Bak: Rovelver)
RİHTE-GER: (C.: Rihte-gerân) Dökmeci.
RİHVE-İ MECHURE HARFLERİ: Dad, zı, zel, gayın, ze, vav, yâ, elif.
RİHVE-İ MEHMUSE HARFLERİ: "Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin" Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir.
RİKKAT-ÂVER: f. Acıma ve merhamet uyandıran.
RİVAYETKERDE: f. Söylenilen. Rivayet edilen.
ROVELVER: Fr. (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca.
RUY-İ DERYA: Denizin yüzü.
RUBERAH: f. Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru.
RUBERU: f. Yüzyüze.
RUD-AVERD: f. Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler.
RUGERDAN: f. Yüz döndüren, yüz çeviren.
RUHPERVER: f. Ruha ferahlık ve kuvvet veren.
RUY-VER: f. Tunçtan.
RUZBERUZ: f. Günden güne.
RU-ZERD: f. Sararmış, sarı yüzlü.
RUZMERRE: f. Her günkü. Her günlük.
RÜTEB-İ ASKERİYE: Askerlik rütbeleri.
RABİ-İ AŞER: Ondördüncü.
RA'ŞEAVER: (Ra'şe-âver) f. Titretici.
RA'ŞEVER: f. Titretici.
SAÂDET-ÂVER: Saâdet verici.
SABA-BERABER: f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
SA'BER: Sedir gibi bir ağaç.
SÂBIKA-İ MÜKERRERE: Birden fazla suç işleme.
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
SAD-BERK: Yüz yaprak.
SADERU: (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
SADİS-AŞER: Onaltı. Onaltıncı.
SAFAPERVER: f. Safa veren. İç açan, safalı.
SAFDERUN: f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen.
SAFDERUNAN: (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar.
SAFDERUNANE: f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
SAFER: (C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı.
SAFEVİLER DEVLETİ: (1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde Afganistan padişahı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırıldılar.
SAFF-DER: (C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit.
SAFF-DERÂNE: f. Yiğitçesine.
SAFSATAPERDAZ: f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam.
SAHRA-NEVERD: f. Çölde dolaşan. Göçebe.
SAKF-I MERFU': Yükseltilmiş dam, tavan.
SALÂT-I SEFER: Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz.
SAMER: Bozulup fena kokmak.
SAN'ATGER: f. San'atçı.
SAN'ATPERVERANE: f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek.
SANAVBER: Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
SANAVBERÎ: Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
SANEM-PEREST: f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.)
SANEVBER: (Bak: Sanavber)
SÂNİ AŞER: Onikinci.
SASANİLER: İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SA'TER: Güvey otu. * Kekik otu.
SA'TERÎ: şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı.
SATH-I DERYA: Denizin yüzü.
SAVER: Eğri boyunlu olmak.
SAYDGER: f. Avcı. Sayyad.
SAYE-GÜSTER: f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden.
SAYYERE: (Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde).
SEB'ÎNE MERRE: Yetmiş defa.
SEBT-İ DEFTER: Deftere geçirme, deftere yazma.
SEBÜKSER: (C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık.
SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MUHABBET: Hayret ve muhabbetle yere secde etmek.
SECER: Yassı ve enli.
SECİYE-İ UVERÂ: Tek gözlülerin -yâni sadece bu dünyayı düşünenlerin, âhireti görmeyenlerin- seciyesi.
SEDD-İ ZERAİ': Şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de men edilmesi. "Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır." Buna binaen insan, şer'an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî Mezhebinde delil kabul edilen bir mes'eledir.
SEFER: (Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi.
SEFER: Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def'a, kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim)
SEFERBER: f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu.
SEFERCEL: (C.: Sefâric) Ayva.
SEFERGÜZİN: f. Yolculuk yapan, seyahat eden.
SEFERE: Yazıcılar.
SEFERÎ: Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir. (Bak: Mukim)
SEHER: Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.
SEHER: Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. * Fık: İkinci fecirden biraz evvel olan vakit."Seherlerde eser bâd-ı tecelliUyan ey gözlerim vakt-i seherde." (S.)
SEHERGÂH: f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit.
SEHERHÎZ: f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen.
SEHLTER: f. En kolay, çok kolay.
SEHV-İ TERTİB: Tertib yanlışı, dizme yanlışı.
SEKER: Hurma şarabı.
SEKERAT: Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler.
SEKERAT-ÜL MEVT: Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali.
SEKR-ÂVER: f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren.
SELASE-AŞER: Onüç.
SEMAN-AŞER: Onsekiz.
SEMCER: Çok su katılmış olan süt.
SEMEHDER: Geniş, bol, vâsi.
SEMER: Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.
SEMER(E): Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.
SEMERÂT: (Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.
SEMEREDÂR: f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren.
SEMERE-İ FUÂD: Gönül meyvası. * Mc: Evlâd, çocuk.
SEMERREC(E): Üç defa haraç çıkarmak.
SEMERTUL: Uzun, tavil.
SEMHER: Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip "rumh-i semherî" derler.)
SEMSERE: Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek.
SENAVER: f. Medheden, öven.
SENAVERÎ: f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane.
SENBER: Her umuru bilen, her işten anlayan.
SENCEREF: Sülügen adı verilen kızıl taş.
SENDERE: Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür'at, hız.
SENER: (C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu.
SER: f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis.
SER-İ FRENK: Avrupalıların, Frenklerin başı.
SER-İ MUY: Pek az şey. * Kıl ucu.
SER-KÂTİB: Başkâtip.
SER': Yumurtlamak.
SER': Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu adam.
SERA: Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin olmak.
SERA': Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi.
SERA: f. "Şarkı söyleyen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen.
SERAB: Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.(Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! Hikmet, hayr-ı kesir olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini maânisinde aramadın. Gittin nukuşunda taharri ettin. R.N.)
SERABİL: (Sirbâl. C.) Gömlekler.
SERABİSTAN: f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
SERAÇE: f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık.
SERADİK: (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
SERADİKAT: Padişaha mahsus perdeler.
SERAFİL: (C.: Serâfilât) Şalvar. Don.
SER-AGAZ: f. Yeniden ve baştan başlama.
SERAH: Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak.
SERAHİN: (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
SERAHOR: Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır.
SERAİR: (Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar.
SERAİR-İ VÜCUD: Yaradılış sırları.
SERAK: Hırsızlık yapmak.
SERAMAC: f. Boyunduruk.
SER-AMED: (C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan.
SER'AN: Evmek, acele etmek.
SERAPA: f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar.
SERA-PERDE: f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. * Padişah çadırı, otağ.
SERAR: Ayın son gecesi.
SERARE: İyilik. * Şeref.
SERARİ: (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
SERASER: f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
SERASİME: f. Sersem.
SERASİMEGÎ: f. Sersemlik.
SERASKER: f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı.
SERATÎ: Keskin.
SERAVİL: (C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar.
SERAY: f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı.
SERAYA: (Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler.
SERAY-DAR: f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse.
SERAYENDE: (C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.
SER-AZAD: f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat.
SERB: (C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. * Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.
SERBALİN: f. Baş yastığı.
SERBAZ: (C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit.
SERBAZÎ: f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk.
SER-BE-CEYB: f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan.
SERBEHA: f. Baş pahası. Diyet. Haraç.
SERBEND: f. Başa bağlanan veya sarılan şey.
SERBESER: f. Baştan başa.
SERBEST: f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. * Engelsiz.
SERBESTÂNE: f. Serbestçe.
SERBESTE: f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü.
SERBESTÎ: f. Serbestlik.
SERBESTİYET: f. Serbestlik. Serbest oluş.
SERBESÜCUD: f. Secde edici. Başını yere değdirici.
SERBEZEMİN: f. Başı yere eğilmiş olan.
SERBÜLEND: (C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek.
SERBÜLENDÎ: f. Başı yükseklik. Yücelik.
SERC: (C.: Süruc) At takımı, eyer.
SERC-İ FERES: At eyeri.
SERCEM: Uzun.
SERCUC: Ahmak.
SERCÜMLE: f. Hepsi, tamamı, bütün.
SER-CÜNBAN: Baş oynatan, baş sallayan.
SERÇEŞME: (C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. * (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse.
SERD: f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat.
SERD: Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak.
SERD-İ KELÂM: Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek.
SERD: Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak.
SERDAB: f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. * Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen addı.
SER-DADE: f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
SERDAH: Geniş ve düz yer.
SERDAR: f. Askerin başı. Kumandan.
SERDAR-I EKREM: Başkumandan. Başbuğ.
SERDAR-I ULEMA: Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi.
SERDARÂN: (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
SERDARÎ: f. Başkumandanlık, serdarlık.
SERDEFTER: f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan.
SERDENGEÇTİ: Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden ziyade ölmeleri ihtimâli olduğu için bu adı almışlardı. (O.T.D.S.)
SERDETMEK: Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
SERDÎ: f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık.
SERDÎ-İ HEVÂ: Havanın sertliği.
SERDÎ-İ TABİAT: Tabiat ve huy sertliği.
SERDÜMEN: Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.
SERE: Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.
SERE: Suyun çok olması. * Devenin meme deliğinin geniş olması.
SEREB: (C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot.
SERED: Dudağın yarılması.
SEREF: Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet, haslet iyi huy.
SER-EFGENDE: (C.: Serefgendegân) f. Başını eğen.
SER-EFRAZ: f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. * Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib.
SEREKA: İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar.
SEREM: Dişin, ağızda kökünden kırılması.
SERENCAM: f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak'a.
SER-ENDAZ: (C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz.
SERENDÎ: Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât)
SERENDİB: (Hintçe) Hindistan'ın güneyindeki Seylân adasının ismi.
SERER: (C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve C: Esârir).
SERES: Zayıf endamlı.
SERETAN: Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar)
SEREYAN: Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet.
SEREYAN-I SERİA: Sür'atle yayılan, çabuk neşrolan.
SERF: Yemek yemek.
SERFİRAZ: f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan.
SERFİRAZÎ: f. Serfirazlık.
SERFÜRU: f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan.
SERFÜRU-BÜRDE: f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış.
SERGERDAN: f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.
SERGERDE: f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis.
SERGERM: f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest.
SERGEŞTE: f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış.
SERGİN: f. Gübre, fışkı.
SER-GİRAN: f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş.
SERGÜZEŞT: f. Macera, baştan geçen hâller.
SERH: Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek.
SERHAD: Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.
SERHADLÛ: Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.
SERHAN: Canavar. Kurt.
SERHAS: Sivri uçlu bitki.
SERHAYL: f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan.
SERHED: Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili.
SERIK: Hırsızlık.
SERİ'(A): Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan.
SERİ-ÜL HAREKE: Hızlı giden.
SERİ-ÜL İNTİKAL: Çabuk anlayan, çok zeki.
SERİ-ÜS SEYR: Çok sür'atle akan veya giden.
SERİ-ÜT TEESSÜR: Çabuk müteessir olan.
SERİ-ÜZ ZEVAL: Devamsız, çabuk giden. * Çabuk ölen. * Dünyanın hali.
SERİAN: Çabuk, tez elden, acele.
SERİD: Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)
SERİH: (C.: Serâyih) Nâlin kayışı.
SERİKA: Çalınmış. Çalınmış şey.
SERİR: Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht.
SERİR-İ HÜKÜMET: Hükümet tahtı. Makam sandalyesi.
SERİR-İ TEDRİS: Ders verme makamı.
SERİRARA: (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
SERİRE: (C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak.
SERİREDÂN: f. İçteki sırrı bilen.
SERİRÎ: Yatırarak hastaya bakma, klinik.
SERİR-NİŞİN: f. Tahtta oturan, padişah.
SERİYY: (C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir, ırmak.
SERİYY: Çok, kesir.
SERİYYE: Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
SERKÂR: f. Müdür, iş başı, kâhya.
SERKAT: (Bak: Sirkat)
SERKÂTİB: f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri.
SER-KERDE: f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut.
SERKEŞ: f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi.
SERKEŞÂNE: f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
SERKEŞÎ: f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık.
SERKUB: f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey.
SERKUÇE: f. Sokak başı.
SERKUY: f. Yol, sokak veya mahalle başı.
SERLEVHA: f. Yazıda başlık.
SERM: Birinin dişlerini kırma.
SERMA: f. Kış. Soğuk.
SERMA-DİDE: f. Çok üşümüş. Donmuş.
SERMAK: Pazı otu.
SERMAYE: f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür.
SERMAYEDÂR: f. Sermâyesi olan.
SERMED: Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece.
SERMEDEN: Ebedî olarak.
SERMEDÎ: Daimî, ebedî, sürekli.
SERMEDİYET: Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet.
SERMELE: Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.
SERMENZİL: f. Durak yeri.
SERMEST: f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş.
SERMEST-İ VAHŞET: Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali.
SERMESTÎ: f. Sarhoşluk.
SERMEŞK: f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı.
SERMETA: Yaş balçık.
SERMUHARRİR: f. Baş muharrir. Baş yazar.
SERNAME: f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz.
SERNİGÛN: f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız.
SERNÜVİŞT: f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat.
SERPAŞ: f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık.
SERPENÇE: f. Güçlü kuvvetli kimse.
SERPUŞ: f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
SERPUŞE: f. Başörtüsü.
SERR: Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.
SERRA: Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk.
SERRİŞTE: f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad.
SERSAM: f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem.
SERSAR: Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı.
SERSERE: Bir kimse konuşurken söz katmak.
SERSERİ: f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. * Boş söz.
SERSERİYÂNE: f. Serserice.
SERŞAR: f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan.
SERŞİKESTE: f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık.
SERT: Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu.
SERTAB: f. İnatçı, muannid.
SERTAC: f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri.
SERTAK: f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire.
SERTAPA: f. Baştan ayağa. Baştan aşağı.
SERTASER: (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
SERTEM: Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.
SERTİYE: Zayıf vücutlu, ahmak adam.
SERTİZ: f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin.
SERU: f. Boynuz. * şarap kadehi.
SERUPA(Y): f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek.
SERÜVEN: Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.
SERV: Mal artırmak. * Suyun çok olması.
SERV: f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet.
SERV-İ HİRÂMÂN: Nazlı sallanan selvi.
SERV-İ NÂZ: Dalları yana sarkan selvi.
SERVA: f. Masal. * Söz.
SERVAKT: f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer.
SERVAN: Malı çok olan kimse.
SERV-ENDAM: f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse.
SERVER: f. Reis. Baş. Seyyid.
SERVERAN: (Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler.
SERVERÎ: f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk.
SERVET: f. Mal, mülk, zenginlik.
SERVET-İ AKL: Akıllılık. Akıl zenginliği.
SERVET-İ FÜNUN: Fenlerin (ilimlerin) zenginliği mânasına gelen bu tabirde, 1891-1900 tarihleri arasında çıkmış olan bir mecmua ve bu mecmua etrafında toplanmış olan kimselerin 1895'den 1901'e kadar meydana getirmiş oldukları Edebiyat-ı Cedide denilen edebî çığıra verilen addır.
SERVET-İ İLMİYE: Bilgililik, âlimlik, ilim zenginliği.
SERY: Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak. * Hiddetlenmek, kızmak.
SERYE (SERYÂ): Yaş yer.
SERZAKİR: f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.)
SERZEDE: f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış.
SERZEMİN: f. Başını yere koyarak.
SERZENİŞ: f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama.
SEVDAGER: (C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun.
SEVDAGERÎ: f. Âşıklık, sevdalılık.
SEVDAPEREST: f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr.
SEVERAN: Tozun, dumanın kalkması.
SEYERAN: (Bak: Seyran)
SEYR Ü SEFER: Gidiş geliş. Trafik.
SEYTERE: Havâle olunmak.
SEYYALE-İ BERKİYYE: Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak.
SEYYİD-ÜL BEŞER: İnsanların seyyidi, efendisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
SIDK-I DERUN: Kalb temizliği.
SIFAT TERKİBİ: Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir.
SİDDER: Bir oyun adı.
SİFLEPERVER: f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan.
SİM Ü ZER: Gümüş ve altın.
SİMER (SEMER): (C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan.
SİPER: f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan topraklar yığılmak suretiyle vücuda getirilen korunma yerleri. * Kalelerin üstünde ok ve kurşun atmağa mahsus mazgallar yanında duracak askerlerin korunmaları için insan boyunda olan ve uzaktan diş diş görünen arkalıklı duvar parçalarına verilen addır.
SİPER-İ SÂİKA: Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kısmı yapar. Minarelerle büyük binaların en yüksek noktalarına konularak sarkıtılan bakır tel, toprağa gömülüdür.
SİVAR-I ZERRİN: Altun bilezik.
SİYAHÇERDE: f. Esmer, karayağız olan.
SİYER: (Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar.
SİYER-İ ENBİYA: Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) hayatlarından ve onların ahlâkından bahseden kitap.
SİYER-İ NEBİ: Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahvâl ve evsâfı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranidir ki; Siyer ve Tarih'te beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünki: $ sırrınca: Hergün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azim ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidat ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarih'e geçen beşeri ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrâil ve Mikâil, iki muhafız yâver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i Risalette durmuş nurani şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. M.)
SİYER-İ SENİYYE: Yüksek ahlâk ve yüksek vasıflar. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitab.
SİYERA': İbrişimle karışık alaca bez.
SPİKER: ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.
STAJYER: Fr. Staj yapan kimse.
STRATOSFER: Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası.
SUDA-GER: f. Bezirgân, tüccar.
SUDA-GERÎ: f. Ticaret.
SUHANSERA: (C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen.
SULH-PERVER: f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever.
SURETGER: f. Suret yapan, resim çizen, ressam.
SURETPEREST: f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. * Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest)
SURET-PERESTLİK: Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek. * Resimlere meftuniyet. (Bak: Sanem-perest)(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men'eder. Medeniyyet ise, suretleri kendi mahasininden sayıp Kur'ana muâraza etmek istemiş. Halbuki: Gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder... S.)
SUVER: Boynuz. * (Suret. C.) Suretler.
SUZ-İ CİĞER: Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı.
SUZENGER: f. İğne yapan, iğneci.
SUZER: (C.: Suzerât) Necis, pis, murdar.
SÜFERA: (Sefir. C.) Sefirler, elçiler.
SÜFERA-Yİ ECNEBİYE: Yabancı devlet sefirleri. Yabancı devlet elçileri.
SÜHAN-PERDAZ: f. Güzel ve düzgün söz söyleyen.
SÜHAN-VER: f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan.
SÜKKER: şeker.
SÜKKERÎ: şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı.
SÜKÛNETPERVER: f. Dinlendirici, rahatlandırıcı.
SÜLASÎ MÜCERRED: Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
SÜVER: (Sure. C.) Sureler.
SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MU: Hayret ve muhabbetle yere secde etmek.
SELASE-AŞER: Onüç.
SEMAN-AŞER: Onsekiz.
SERA (-): f. "Şarkı söyleyen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ Şarkı söyleyen, nağme söyleyen.
SERGÜZEŞT: f. Macera, baştan geçen hâller.
SERMEŞK: f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı.
SERPUŞE: f. Başörtüsü.
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
SÂBİ'AŞER: Onyedinci.
SÂNİ AŞER: Onikinci.
ŞADABTER: (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞAH-I MERDAN: "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
ŞAHESER: f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan.
ŞAHMERDAN: (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
ŞAHTEREC: şahtere otu.
ŞAKK-I KAMER: Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)
ŞAM U SEHER: Akşam sabah.
ŞART VE CEZA FİİLİNDEN TEREKÜB ETMİŞ CÜMLEYE ŞART: Kim isterse bulur) cümlesinde olduğu gibi.
ŞAYANTER: f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak.
ŞEBGERD: (şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer.
ŞEBPERE: f. Yarasa.
ŞEBPEREST: (Şeb-perest) f. Geceye ve rü'yaya ve uykuya fazla kıymet veren.
ŞECER(E): Ağaç. Kütük. * Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.
ŞECERÂT: (şecere. C.) şecereler.
ŞECERE-İ MAKLU': Sökülmüş ağaç.
ŞECERE-İ TUBAÂ: Cennet'teki saadet ağacı, dalları aşağıda ve kökü yukarıda olan Tuba ağacı.
ŞECERE-İ YAKTÎN: Yaktîn ağacı. Kabak kökeni.
ŞECERE-İ ZAKKUM: (Bak: Zakkum)
ŞECERİSTAN: f. Orman, ağaçlık yer, koruluk.
ŞEFACEREF: (Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
ŞEHBENDER: Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.
ŞEHDERE: Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız. * İsrafçı, müsrif. * Karnı büyük kimse.
ŞEHPER: f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
ŞEHVET-PEREST: f. Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan.
ŞEKER: f. şeker.
ŞEKER(E): Davarın sütü çok olmak. * Dolmak.
ŞEKER-AB: f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk.
ŞEKERGÜFTAR: f. Sözü şeker gibi tatlı.
ŞEKERGÜZAR: (Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden.
ŞEKERHAB: f. Otururken gelen tatlı uyku.
ŞEKERİSTAN: f. Şeker kamışı tarlası.
ŞEKERPARE: f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
ŞEKERRİZ: f. Pek tatlı, şeker saçan. * Sevinçten dolayı gelen gözyaşı.şEKEVAT : (şekve. C.) şikâyetler.
ŞEKKERÎN: f. Şekerli, tatlı.
ŞEMAHTER: Kötü, menhus.
ŞEMERDEL: Uzun boyunlu, seri davar.
ŞEMİZER: Hızlı yürüyen deve.
ŞEMŞİR-GER: (C.: Şemşirgerân) f. Kılıççı.
ŞER': Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. * Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile sâbit olan dinin temelleri, şeriat. (Bak: Şeriat)
ŞER'-İ ENVER: En nurlu kanun ve nizam. En ziyade saadete, selâmete, emniyete vesile olan şeriat.
ŞER'-İ İSLÂM: İslâm şeriatı. İslâmî hükümlere, itikadlara tam uygun kanun.
ŞER'AB: Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
ŞERAFEDDİN: (Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi.
ŞERAFET: Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
ŞERAİF: (Şerife. C.) Mutlular, kutlu kimseler.
ŞERAİT: (Şart. C.) Şartlar.
ŞERAKET: Şeriklik, ortaklık. * Arkadaşlık, refâkat.
ŞEREKRAK (ŞERAKRUK): Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.
ŞER'AN: şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
ŞERAR: (Bak: şerare)
ŞERAR: "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne çarpan ses.
ŞERARAT: Şerareler, kıvılcımlar.
ŞERARAT-I NEYYİRANE: f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞERARE: (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
ŞERAREFİGEN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERARET: Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
ŞERASET: Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
ŞERAŞİR: Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
ŞERAT: (C.: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân. * Bir şeyin en bayağı ve âdisi.
ŞERAYİ': Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları.
ŞERAYİN: (Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar.
ŞERAYİN-İ SÜBATİYYE: Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar. (O.L.)
ŞERAZE: Katı kurumak.
ŞERAZİM: (Şirzime. C.) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.
ŞERBE: Bir içim su.
ŞERBİN: Katran ağacı.
ŞERC: Kıç, dübür. * Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak. * Fırka. * Nev, cins.
ŞERCA': Uzun tavil. * Taht. * Cenaze.
ŞERCE: Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.
ŞERCEB: Uzun, tavil.
ŞERCELE: Yemiş kabı.
ŞERCEM: (C.: şerâcim) şalgam.
ŞERDA: Benzemek. Misil.
ŞERE: Yemeğe karşı çok hırslı.
ŞEREBE: (C.: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz.
ŞEREC: (C.: Şüruc) Donyağı.
ŞEREF: Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * İftihâr, övünme.
ŞEREF-BAHŞ: f. şereflendiren. şeref veren.
ŞEREFE: Minarenin ezan okunan yeri. Yüksek kale ve emsali yerlerdeki burç, çıkıntı.
ŞEREF-EFZA: f. Şeref artıran.
ŞEREF-PEZİR: f. Şeref ve itibar bulan.
ŞEREF-RESAN: Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.
ŞEREF-RİZ: f. Şeref veren.
ŞEREF-VARİD: f. Şerefle gelen.
ŞEREF-YAB: f. şeref bulan, şeref kazanan.
ŞEREF-ZAHİR: f. Şerefle çıkan.
ŞEREH: Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
ŞEREKE: (c.: Şerek-Eşrâk) Ağ, tuzak. * Ulu yol, büyük yol. * Yol ortası. (Bu mânaya. C.: Şürek)
ŞEREM-SAR: f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan.
ŞERENG: f. Zehir.
ŞERER: (Şerare ve Şerere. C.) Kıvılcımlar.
ŞERERE: (C.: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.
ŞERERFEŞAN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERERNÂK: f. Kıvılcım saçan.
ŞERES: Elin yarılması. * Kaba ve galiz olmak.
ŞERET: (C.: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.
ŞERETİYY: (C.: Şurut-Şuratâ) Çeri başı. * Pazar başı.
ŞERH: Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem makaleyi açıklama, keşif ve izhar etme. * Açıklanmış yazı, risale.
ŞERH: Her nesnenin evveli. * Her sene yeni doğan deve yavruları. * Yiğitlik. * Yarmak.
ŞERHA: Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
ŞERHAN: Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.
ŞERHAN: (Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek.
ŞER'Î: Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.
ŞERİAT: Doğru yol. Hak din yolu. * Büyük ve geniş cadde. * Nur, aydınlık, ışık. * Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey'et-i mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibadet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir... (Bak: Hukuk)(Şeriat; insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hulâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. İ.İ.)(Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfât-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-i kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. H.)("Şir'a, Şeria, Meşrea"; lügatta bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için Allah Teâlâ'nın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiâre ıtlak edilmiştir ki, din demektir.) (E.T.)(Şeriat, din lisânında; Cenâb-ı Hakkın, kulları için vazetmiş olduğu, dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat: Din ile müradif olup, hem ahkâm-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkâm-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva eder.Şeriat, umumi mânasına nazaran bir Peygamber-i Zişân tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlâhi demektir. Ahkâm-ı Şer'iye denilince, bundan kanun-u İlâhi hükümleri mânasını anlamak lâzımdır. Ve bununla asıl Kur'ana, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kasdedilmiş olur. Ist. F.K.)(Devlet ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise, bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmâl edilmiş oluyor. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi ve gerek başka işler olsun iyiliği ve kötülüğü âhirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecirli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Allah Elçisi (A.S.M.): "Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz âhirette kendinize reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız!" der. Siyasi hükümlerde ise ancak dünyevi fayda ve maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasi kanunları koyanlar, ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari'in maksadı ise, insanların âhiret saâdetidir. İşte bundan dolayı, bütün insanların gerek dünyevi ve gerek âhiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vâcibdir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlere, onlardan sonra onların yerine geçenlere (devlet başkanlarına) yükletilmelidir... Siyasetçi demek, akli delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden insan demektir. Halifelik ise, umumiyetle âhiret fayda ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevkeder. Şari'a göre, dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu bakımından) âhirete râcidir. Halifelik ise, dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine nâiblik etmek demektir.) (Mukaddime, İbn-i Haldun, ci: 1, sh: 508-509-510, 1954, İstanbul Maarif Basımevi)
ŞERİAT-I FITRİYE: Cenab-ı Hakk'ın kâinatta vaz'ettiği fıtrî kanunlar. Âlemin harekât ve sükûnetini tanzim eden ve Allahın irade sıfatından gelen kanunlar.
ŞERİAT-I GARRÂ: Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.
ŞERİB: Yabancı kimse ile oturup şarap içen. * Davarını yabancı kimsenin davarıyla birlikte sulamak.
ŞERİDE: Kavun dilimi.
ŞERİF(E): Şerefli, mübarek. * Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse. (Bak: Sâdât)
ŞERİHA: (C.: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası. * Et dilimi.
ŞERİK: Ortak. * Arkadaş.
ŞERİK-İ CÜRM: Huk: Suç ortağı.
ŞERİR(E): Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
ŞERİS: Eski nalin.
ŞERİS: Yaramaz huylu kimse.
ŞERİT: Hurma yaprağından yapılan urgan.
ŞER'Î TAKVİM: (Bak: Takvim-i Arabî)
ŞERİYY: İyi, kıymetli at.
ŞER'İYYE(T): Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.
ŞERKA': Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.
ŞERM: Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
ŞERM (ŞİRM): f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme.
ŞERMENDE: f. Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan.
ŞERMGİN: f. Utangaç. Utanan, hayâ eden.
ŞERMİN: f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMNÂK: f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMSÂR: f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
ŞERNAK: Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması.
ŞERNİS: Eli ve ayağı kaba olan.
ŞERR: Kötü iş, kötülük. Fenâlık. * Kavga. * Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme. * Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam. * Daha kötü, en kötü.
ŞERR-İ MAHZ: Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet.
ŞERR-ÜN NÂS: İnsanların en kötüsü, en zararlısı.
ŞERREDE: "Ayırdı" mânâsına "Teşrid"den mâzi fiili. (Bak: Teşrid)
ŞERR Ü FESAD: Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.
ŞERŞERE: Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek. * Yarmak. * Kesmek. * Meta, mal mülk. * Ağırlık. (Bu mânâya C.: Şerâşir)
ŞERUR: Çok şerli.
ŞERVAL: f. şalvar.
ŞERVAT: Uzun, tavil.
ŞERYE: Çekirdekten biten hurma ağacı. * Az pahalı nesne.
ŞERZ: (C.: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet. * Zorluk. * Kuvvet. * Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.
ŞERZE: f. Kuduruk, kudurmuş.
ŞERZİME: Küçük insan topluluğu. (Bak: Şirzime)
ŞEŞ-PER: f. Altı kanat. * Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz.
ŞETER: Gözün kapaklarının devrik olması. * Bir kale adı.
ŞEVHER: f. Erkek eş, koca, zevc.
ŞEVK-ÂVER: f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren.
ŞEVKERAN: Baldıran otu.
ŞEZERAT: (Şezre. C.) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları. * Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.
ŞİBH-İ BEŞER: İnsana benzeyen şempanze, goril gibi hayvanlar.
ŞİBH-İ BEŞERE: Üst deriye benzer olan.
ŞİFA-İ ŞERİF: (Bak: Kadî İyaz)
ŞİKEMDERD: Karın ağrısı.
ŞİKEMPERVER: f. Yemek tiryakisi, boğazına düşkün.
ŞİMENDİFER: Fr. Demir yolu katarı, tren. * Demir yolu.
ŞİNAVER: f. Suda yüzen. Yüzgeç.
ŞİR-İ MÂDER: Ana sütü.
ŞİRMERD: f. Arslan yürekli, cesur.
ŞU'LE-İ BERKIYYE: Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
ŞU'LEPERVER: f. Işıklandıran. Alevlendirici.
ŞU'LERİZ: f. Işıldayan, alev saçan.
ŞADABTER: (Şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
ŞAHTEREC: Şahtere otu.
ŞAM U SEHER: Akşam sabah.
ŞEBGERD: (Şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer.
ŞEBPERE: f. Yarasa.
ŞECERÂT: (Şecere. C.) Şecereler.
ŞECERE-İ ZAKKUM: (Bak: Zakkum)
ŞEKER: f. Şeker.
ŞEMAHTER: Kötü, menhus.
ŞEMERDEL: Uzun boyunlu, seri davar.
ŞER'-İ ENVER: En nurlu kanun ve nizam. En ziyade saadete, selâmete, emniyete vesile olan şeriat.
ŞER'AB: Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
ŞER'AN: Şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
ŞERAREFİGEN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERASET: Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
ŞERAZE: Katı kurumak.
ŞERBE: Bir içim su.
ŞERCA': Uzun tavil. * Taht. * Cenaze.
ŞERCEB: Uzun, tavil.
ŞERCEM: (C.: Şerâcim) Şalgam.
ŞERDA: Benzemek. Misil.
ŞEREF-BAHŞ: f. Şereflendiren. Şeref veren.
ŞEREF-RESAN: Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.
ŞEREF-YAB: f. Şeref bulan, şeref kazanan.
ŞERENG: f. Zehir.
ŞERERFEŞAN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERHA: Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
ŞER'Î TAKVİM: (Bak: Takvim-i Arabî)
ŞERM: Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
ŞERM (ŞİRM): f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme.
ŞERMGİN: f. Utangaç. Utanan, hayâ eden.
ŞERMİN: f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMNÂK: f. Mahcub. Utangaç.
ŞERMSÂR: f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
ŞERNAK: Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması.
ŞERR Ü FESAD: Kötülük ve bozukluk. Şer ve fesat.
ŞERUR: Çok şerli.
ŞERVAL: f. Şalvar.
ŞERVAT: Uzun, tavil.
ŞERZE: f. Kuduruk, kudurmuş.
ŞEVHER: f. Erkek eş, koca, zevc.
ŞEVK-ÂVER: f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren.
ŞİBH-İ BEŞERE: Üst deriye benzer olan.
ŞİR-İ MÂDER: Ana sütü.
ŞU'LE-İ BERKIYYE: Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
TAAB-ÂVER: f. Yorgunluk veren.
TABAVER: (Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan.
TABE-İ ZER: Altun tava. * Mc: Güneş.
TABERÎ: (Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı Kerimin bütün kat'i sarih mânâlarını müteselsilen, an'aneli senetle menba-ı Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır.
TABERZED: Bir cins şeker.
TABESEHER: Sabaha kadar.
TABİATPEREST: f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden.
TAC-I SER: Baş tacı. * Mc: Çok sevilip itibar edilen şey veya kimse. Muhterem, aziz.
TACSER: (Bak: Tâc-ı ser)
TAC Ü SERİR: Taç ve (üzerine oturulan) taht.
TACVER: f. Hükümdar, pâdişâh.
TA'DİL-İ ERKÂN: Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi.
TAHAVVÜLÂT-I ZERRAT: Zerrelerin tahavvülü.(Tahavvülât-ı zerrat, Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünkü; bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde "Bismillah" der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi... Hem vazifesinin hitamında "Elhamdülillah" der. Çünkü: Bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san'at, faydalı bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni-i Zülcelâl'in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ: Nar ve mısıra dikkat et. S.)
TAHMER: Sıçramak. * Doldurmak.
TAHSİNKERDE: f. Beğenilmiş.
TAHT-I MÜZAKERE: Konuşulmakta olan.
TAHTESSERA: (Taht-es serâ) Toprak altı.
TÂKAT-I BEŞER: Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.
TÂKATFERSÂ: f. Dayanılmaz, tâkat götürmez.
TALANGER: f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
TALANGERÎ: f. Çapulculuk, yağmacılık.
TANCİR (TANCERE): (C: Tanâcir) Tencere.
TANKER: ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.
TÂRÂC-GER: f. Yağmacı, çapulcu.
TÂRÂC-KERDE: f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
TARÎK-İ BERZAHİYE: Berzaha giden ve ona ait yol.
TASDİKGERDE: Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş.
TASVİBKERDE: f. Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş.
TAV'AN EV KERHEN: İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.
TAVK-I BEŞER: Beşer takatinin, güç ve kudretinin son haddi.
TAYERAN: (Tayrân) Uçuş. Uçma.
TA'YİN-KERDE: f. Belirtilmiş. Tâyin edilmiş.
TAYY-İ MERATİB: Birden üst mertebeye geçmek. Birden mertebeleri aşıp, geçip gitmek.
TEALİPERVER: f. Yükselmeyi isteyen.
TEBER: f. Balta.
TEBERKU': Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.
TEBERNÜS: Bürnüs giymek.
TEBERRA: Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme.
TEBERRİ: Alâkasız olma. Sevmeyip yüz çevirme. * Temiz olma.
TEBERRU': Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.
TEBERRUAN: Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak.
TEBERRUÂT: (Teberru'. C.) Teberrular, bağışlar, bağışlamalar.
TEBERRUZ: İktifa etmek, yetinmek.
TEBERRÜ': Pâk ve temiz, halis ve helâl olmak.
TEBERRÜC: Açık saçık olmak. * Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi. (Câhiliyet devrinde olduğu gibi)
TEBERRÜD: Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme. * Soğuk suya girme.
TEBERRÜK: Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak. * Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.
TEBERRÜKEN: Uğurlu ve mübarek olarak. Bereket mevzuu ederek.
TEBERRÜM: Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek.
TEBERRÜR: Allah rızasına çalışma.
TEBERRÜZ: Görünme, meydana çıkma.
TEBERTUM: Büyüklük taslama. * Hiddetlenme, öfkelenme, kızma.
TEBERZİN: f. Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası.
TEBLİĞ-İ ŞERİAT: Peygamberlere mahsus beş vasıftan birisi olan, Allah'tan (C.C.) aldıkları emir ve kanunları insanlara aynen bildirmeleri.
TECERRU': (Cur'a. dan) Yudum yudum ve süzerek içmek. * Hışmını ve gadabını yutup def'etmek. Hiddetini yenmek.
TECERRU': Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.
TECERRÜB: Tecrübe sâhibi olma.
TECERRÜD: Soyunma, çıplak olma. * Evli olmama. * Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma. * İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme. * Herşeyden boş olma. (Bak: Mücahede)
TECERRÜM: Gitmek. * Etmediği günahı ettim demek. * Eksilmek.
TECHİZÂT-I ASKERİYE: Askerî teçhizat, askerî donatım.
TEDERDÜR: Katı deprenmek. * Gamdan ve korkudan dolayı kendinden geçmek.
TEDERRU': Zırhlanma. Zırh giyme.
TEDERRÜ': Birbirine muhâlefet etmek, birbirine karşı gelmek.
TEDERRÜB: Alışma, ülfet peydâ etmek.
TEDERRÜC: (Derece. den) Derece derece, adım adım ilerleme. * Dürrâce benzer bir kuş.
TEDERRÜN: Bir organın, bir uzvun şişmesi.
TEDERRÜS: (C.: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
TEDERRÜSÂT: (Tederrüs. C.) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.
TEERRÜB: Ululanmak, büyülenmek. * Kendini zeki göstermeğe çalışmak.
TEFERKU': Parmak öttürmek.
TEFERRU': Bir çok kollara ayrılmak. * Bir kimse halkın üzerine havale olmak. * Bir kavmin en şerefli kadını ile evlenmek. * Çatallanıp dal dal olmak.
TEFERRUÂT: Bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntıları.
TEFERRUG: (Ferâg. dan) Vaz geçme, fârig olma. * Bir işi bitirip kurtulma. * Satın alınan bir mülkün tapusunu kendi üzerine çevirme.
TEFERRUH: (Ferah. dan) İçi açılma, ferahlanma.
TEFERRUK: (Fark. dan) Dağılma, ayrılma.
TEFERRUC: (Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak. * Gezintiye çıkmak. Seyr.
TEFERRÜD: (Ferd. den) Tek ve yalnız kalma. Herkesten ayrılma. * Eşsiz, emsâlsiz ve benzersiz olma. * Kendi başına olma.
TEFERRÜS: Ferasetle bir şeyi kestirmek. Bir şeyi dikkat ve teemmül ederek isabetli olarak idrak etmek, anlamak. * Zannetmek.
TEFERRÜŞ: (Ferş. den) Yayılma, serilme.
TEFERRÜZ: (İfrâz. dan) Ayrılma.
TEFER'UN: Firavunlaşma. Zâlimlik etme, zulüm yapma. * Çok fazla kibirlenme.
TEFHİM-İ MERÂM: Merâmını anlatma.
TEGERG: f. Dolu.
BÂRÂN Ü TEGERG: Yağmur ve dolu.
TEKÂVER: f. Koşucu, seğirtici. * Yorga yürüyüşlü at.
TEKERFU': Mürtefi olmak, yükselmek.
TEKERRU': Paça yemek.
TEKERRÜC: Fâsid olmak, bozulmak. * Kirlenmek. Paslanmak.
TEKERRÜH: (Kerh. den) İğrenme, kerih görme.
TEKERRÜM: Saygı görmek. Keremli olmak.
TEKERRÜR: Tekrarlanmak. (Bak: Tekrârat)
TEKERRÜRÂT: (Tekerrür. C.) Tekerrürler, tekrarlanmalar.
TEKERRÜŞ: Buruşma.
TEMAŞAGER: (Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMERKÜZ: Merkez tutma, merkezleşme. Bir merkezde toplanma. * Yığılma. Birikme.
TEMERMÜR: Titremek.
TEMERRUH: Kendini yağla ovmak.
TEMERRUK: Çorba içmek.
TEMERRUT: Saç dökülmek.
TEMERRÜD: İnad, direnme. * Yapılması gereken bir şeyi yapmakta kasten geciktirme.
TEMERRÜN: Tekrar ettirerek alıştırma. İdman yapma.
TEMERRÜŞ: Az miktar su.
TEN-AVER: (C.: Ten-âverân) f. Vücutlu, etine dolgun.
TENPERVER: f. Rahatına düşkün. Tembel. Vücudunu beslemek telâşesinde olan.
TER: f. Rutubetli, ıslak, yaş. * Taze.
TERABBU': Bağdaş kurarak rahatça oturma.
TERABBUS: (Tarabbus) Durup bekleme.
TERA'BUZ: Noksan etmek. * Zayıflatmak.
TERACİM: (Teracüm) (Tercüme. C.) Tercüme edilmiş olanlar. Tercümeler.
TERACU': (Rücu. dan) Bir yere veya bir kimseye dönme. * Birinden ayrılma. * Dönme, vazgeçme.
TERACÜM: Taşla atışmak.
TERAD: Birbirini reddetmek.
TERADÜF: Birbiri peşinden gitmek. * Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
TERAFU': (Ref'. den) Duruşmaya girme.
TERAFUK: Arkadaş olma. * Yardımlaşma, yardım etme.
TERAFÜD: Birbirine yardım etme. Yardımlaşma.
TERAGGUM: Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
TERAH: Gam, keder, acı.
TERAHHUL: (C.: Terahhulât) Göç etme. Bir yerden bir yere göçme. * Yola çıkma. * Menzile konma.
TERAHHUM: Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme.
TERAHHUMÂT: (Terahhum. C.) Acımalar, merhamet etmeler.
TERAHHUMEN: Acıyarak, merhamet ederek.
TERAHHUS: İzinli ve müsaadeli olma. Ruhsat bulma. * Ucuzlama.
TERAHİ: İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. * Uzaklaşma. * Sonraya bırakma. * Gecikme, geç kalma. * Geri durma, geri çekilme.
TERAHÜN: Karşılıklı olarak rehin vermek.
TERAÎ: Aynaya bakma. * Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek. * Hurmanın kuruyup renginin belli olması.
TERAÎ: Çayıra çıkma. Otlama.
TERAİB: (Teribe. C.) Tıb: Göğüs kemikleri. Kaburga kemikleri. Gerdanlık yeri.
TERAK: f. Yarık, çatlak. * Gürültü, çatırdı.
TERAKİB: (Terkib. C.) Terkibler. * Gr: İki veya daha çok kelimeden meydana gelen birleşik kelimeler. Tamlamalar.
TERAKKİ: İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. * Artma, çoğalma. * Bilgi ve medeniyetçe yükseliş.(Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)
TERAKKİCU: f. Terakki isteyen, terakki taraftarı.
TERAKKİPERVER: f. Terakkiyi seven. İlerlemeyi seven.
TERAKKİŞİKEN: f. Terakkiyi kıran, ilerlemeyi önleyen, terakkinin aleyhinde bulunan.
TERAKKİYÂT: (Terakki. C.) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.( $ Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın dâva-yı hilâfet-i kübrâda mu'cize-i kübrâsı, talim-i esmâdır" diyor. İşte sair enbiyanın mu'cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fatihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi umum kemâlât ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate yakın işaret ediyor. Cenab-ı Hak (Celle Celâlühü), mânen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki: "Ey benî-Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvasında rüçhaniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi, mâdem O'nun evlâdı ve vâris-i istidadısınız. Bütün esmayı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlukata karşı, rüçhaniyetinize liyâkatınızı göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlukat üstünde en yüksek makamata gitmek ve zemin, gibi büyük mahlukatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi ileri atılınız ve birer ismine yapışınız, çıkınız!... Fakat sizin pederiniz, bir def'a şeytana aldandı, cennet gibi bir makamdan ruy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyatınızda şeytana uyup Hikmet-i İlâhiyyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta uruc etmek için fünunuzu ve terakkiyatınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın menbâları ve hakikatları olan Esmâ-i Rabbâniyyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız...Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehemm şu âyet-i acibe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi "Tâlim-i Esmâ" unvaniyle ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvi var ki: Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o san'at; kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir...Meselâ: Hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i müntehâsı, Cenab-ı Hakk'ın "İsm-i Adl ve Mukaddir" ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin Hakimane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.Meselâ: Tıbb bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı; Hakîm-i Mutlak'ın "Şâfi" ismine dayanıp, eczahane-i kübrası olan ruy-i zeminde Rahimane cilvelerini, edviyelerde görmekle, tıbb kemâlâtını bulur, hakikat olur.Mesela: Hakikat-ı mevcudattan bahseden Hikmetü'l-Eşyâ, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celâluhu) İsm-i Hakîm'inin tecelliyat-ı kübrasını, müdebbirane, mürebbiyane eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve malâyaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalâlete yol açar.İşte sana üç misal!... Sâir kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et. İşte Kur'an-ı Hakîm şu âyette beşeri şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek: "Haydi arş ileri" diyor. S.) (Bak: Medeniyet)
TERAKKU': Sıkıntı ve emek ile kazanma.
TERAKKUB: Bekleme, gözetleme, yol gözleme. * Ümit etme. * Muntazır olma.
TERAKKUBÂT: (Terakkub. C.) Gözetlemeler, beklemeler.
TERAKKUD: Acele etmek.
TERAKKUK: Merhamete gelme, acıma.
TERAKKUS: Raksetme, dansetme. * Devamlı aşağı inip yukarı çıkma.
TERAKRUK: Parlama. Işıklı olma.
TERAKUS: Karşılıklı olarak oynaşıp raksetme.
TERAKÜB: Birbirine bağlanıp kenetlenme. * Birbirinin üzerine binme.
TERAKÜL: Vuruşmak, döğüşmek.
TERAKÜM: Birikme, yığılma. * Birbiri üzerine sıkışma.
TERAKÜMÂT: (Teraküm. C.) Toplanmalar, yığılmalar, birikmeler.
TERAMİ: Oklaşmak, karşılıklı olarak ok atışmak.
TERANE: Edb: Rübâinin başka bir ismi. * Terennüm. Nağme, âhenk, makam. * Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme.
TERANEKÂR: f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
TERANEPERDÂZ: f. Makamla şarkı söyliyen.
TERANESÂZ: f. Öten, ötücü.
TERANEZÂR: f. Ahenkli ve cümbüşlü yer.
TERANEZEN: f. Şarkı söyleyen.
TERANİ: (Reeye. den) Sen beni görürsün veya görüyorsun (mânasına fiil).
TERARİH: (Türrehe. C.) Saçmasapan ve mânâsız sözler.
TERA'RU': Deprenmek. * Büyümek. * Çocuğun hareket etmesi.
TERASET: Kalkancılık.
TERASUF: (Kaldırım taşları biçiminde) birbirine yanaşarak sıkışma, istif olma.
TERASÜL: (C.: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma.
TERATİR: Büyük işler.
TERA'UD: (Ra'd. dan) Titreme.
TERAVET: Tazelik. (Bak: Taravet)
TERAVİH: Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz.
TERAVUH: Ayakta çok durmak icab ettiği zamanlar, kâh sağ ayak üzerine ve kâh sol ayak üzerine durmak.
TERAZİ: (Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma.
TERAZU: f. Terazi.
TERB: Bir nesneyi toprakla örtmek, üstüne toprak saçmak.
TERBA: Toprak. Yer, arz.
TERBAB: Toprak.
TERBİ': Gazelin her beytine ikişer mısra ilâve ederek onu âdeta murabba (dörtlük) şekline koyma. * Dörde bölme. * Dört köşe etme.
TERBİAN: Dört köşeli olarak. * Murabba (kare) olarak.
TERBİL: Ayırmak.
TERBİŞ: (Ok) yeleklemek.
TERBİT: Zeytinyağı vermek.
TERBİYE: Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.
TERBİYEGÂH: f. Terbiye yeri. Öğrenme ve yetişme yeri.
TERBİYEGERDE: f. Terbiye edilmiş. Yetiştirilmiş.
TERBİYET: "Terbiye" kelimesinin Arabi okunuşudur.
TERBİYEVÎ: Terbiyeli. Terbiye ile alâkalı.
TERBUB: İşe vurulmamış davar.
TERCEMAN: (Tercüman) Terceme eden. Bir dilden başka bir dile çeviren. * Birisinin veya bir şeyin maksadını anlatmaya, bir şeyi tasvir ve ifadeye vasıta olan.
TERCEME: (Tercüme) Bir sözü bir dilden başka dile çevirmek. Bir lügatı, diğer bilinen lügata çevirerek anlatmak.("Elhamdülillah" bir Cümle-i Kur'aniyyedir. Bunun en kısa mânası, ilm-i Nahiv ve Beyan kaidelerinin iktiza ettiği şudur: $Yâni: "Ne kadar hamd ve medh varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hasdır ve lâyıktır O zât-ı Vâcib-ül-Vücuda ki, ALLAH denilir. " İşte, "Ne kadar hamd varsa", "El-i istigrak" tan çıkıyor. "Her kimden gelse" kaydı ise, "Hamd" masdar olup, fâili terkedildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder. Hem mef'ulün terkinde, yine makam-ı hitabide külliyet ve umumiyeti ifade ettiği için, "Her kime karşı olsa" kaydını ifade ediyor. "Ezelden ebede kadar" kaydı ise; fi'lî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânayı ifade ediyor. "Has ve müstehak" mânasını "Lillâh" daki "Lâm-ı cer" ifade ediyor. Çünkü: o "Lâm", ihtisas ve istihkak içindir. "Zat-ı Vacib-ül Vücud" kaydı ise; vücub-u vücud, Uluhiyetin lâzım-ı zarurîsi ve Zat-ı Zülcelâle karşı bir ünvan-ı mülâhaza olduğundan, "Lafzullah" sair esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve ism-i Azam olduğu itibariyle, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcib-ül Vücud ünvanına dahi, o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor.İşte, "Elhamdülillah" cümlesinin en kısa ve Ulemâ-yı Arabiyyece müttefekun-aleyh bir mânâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisana o icaz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir? M.)(Ehl-i ilhada kapılan ulemâ-üs-su', milleti aldatmak için diyorlar ki: İmam-ı A'zam, sâir imamlara muhalif olarak demiş ki: "İhtiyaç olsa, diyar-ı baidede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevazı var. "Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?.."Elcevab: İmam-ı A'zam'ın bu fetvasına karşı, başta a'zamî imamların en mühimleri ve sair oniki eimme-i müçtehidîn, o fetvanın aksine fetva veriyorlar. Âlem-i İslâm'ın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; mu'zam-ı Ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususi ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmam-ı A'zam'ın fetvası, beş cihette hususidir:Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âherde bulunanlara aittir.İkincisi: İhtiyac-ı hakikiye binaendir.Üçüncüsü: Bir rivayette, lisan-ı ehl-i Cennet'ten sayılan Fârisî lisaniyle tercümeye mahsustur.Dördüncüsü: Fâtiha'ya mahsus olarak cevaz verilmiş, tâ Fâtiha'yı bilmeyen namazı terketmesin.Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maâni-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medâr olmak için cevaz gösterilmiş. Halbuki, za'f-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-i Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı imândan tevellüd eden meyl-i tahrip sâikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir! M.)(Terceme: Bir kelâmın mânasını diğer bir lisanda dengi bir tâbir ile aynen ifade etmektir. Terceme aslın mânasına tamamen mutabık olmak için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususda, ıtlakta takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-u beyanda, hâsılı ilimde, san'atta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder. Yoksa tam bir terceme değil, eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisanlar beyninde hutut-i müştereke ne kadar çok olursa olsun, herbirini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır.Onun için lisanî hususiyeti olmayıp sırf akl u mantıka hitab eden kuru ve fennî eserlerin kabiliyet-i ilmiyesi terakki etmiş olan lisanlara hakkıyla tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da hem akla, hem kalbe yahut yalnız zevk ü hissiyata hitab eden ve lisan nokta-i nazarından edebi kıymeti ve zevk-i san'atı haiz bulunan canlı ve bediî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nadirdir. (Elmalılı Tefsiri)
TERCEME-İ HÂL: Hal ve hayatını anlatma. Biyografi.
TERCİ': (Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme. * Sesini yükseltmek.
TERCİ'-İ BEND: f. Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin "vâsıta" denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse (değişirse) terkib-i bend olur. Bendlerin her birisine, terci-i bendlerde "terci'hâne"; terkib-i bendlerde "terkibhâne" denir. (Edb. L.)
TERCİÂT: (Terci'. C.) Döndürmeler, geri çevirmeler.
TERCİB: (C.: Tercibât) Ululama, tazim. * Meyvesi çok olan ağacın dalları altına destek koyma.
TERCİH: Üstün tutmak. Bir şeyi diğerinden fazla beğenmek, fazla itibar etmek.
TERCİHÂT: (Tercih. C.) Üstün tutmalar, tercihler.
TERCİH BİLÂ MÜRECCİH: Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.
TERCİL: Arıtmak. * Saçını tarayıp düzeltmek.
TERCİM: (Recm. den) Taşlama. Taşlayarak öldürme. Recmetme.
TERCİYE: Ümitli olma, umma.
TERDAD: Tekrar.
TERDEST: (C.: Terdestân) f. Eli işe yatkın, usta, mâhir.
TERDESTÎ: f. Ustalık, el yatkınlığı, mahâret.
TERDİD: Geri çevirmek, geriletmek. * Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek. * İki ihtimâlle fikir anlatmak. Muhatabın beklemediği bir surette sözü bitirerek söze kuvvet vermek.
TERDİF: (C.: Terdifât) (Redf. den) Peşinden ardı sıra yürütme.
TERDİFEN: Arkasından yürüterek. Katarak.
TERDİYE: (Ridâ. dan) Örtme. Örtü ile kapatma.
TERE': Dolu nesne. * Kötülüğe ve şerre koşan kimse.
TEREB: Fakir olmak, fakirleşmek.
TEREBBU': Bağdaş kurup oturmak. * Dört bacaklı olmak.
TEREBBUH: Sarkmak, sülpük olmak.
TEREBBÜB: Fakirlik.
TEREBBÜL: İkdam. *Cür'et.
TEREBBÜT: Eğlenmek.
TERECCİ: (Recâ. dan) Rica etme, yalvarma. * Ümidetme, umma.
TERECCUH: Üstün olmak. Bir tarafa meyletme.
TERECCUH BİLÂ MÜRECCİH: Bir şeyin kendi zâtında diğer şeye karşı bir üstünlük vasfı olmadığı hâlde, hiç sebebsiz üstün bulunması ki; böyle bir hal imkânsızdır, muhaldir.
TERECCÜF: Deprenmek, hareket etmek.
TERECCÜL: Paklanmak, temizlenmek. * Süslenmek, ziynetlenmek. * Saç ve sakal taramak. * Yayan yürümek. * Kuyu içine girmek.
TEREDDİ: Gerilemek. Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek. * Şal ve örtü örtünmek.
TEREDDÜD: Kararsızlık. Bir mes'ele hakkında karar veremiyerek şüphede kalmak.
TEREDDÜDÂT: (Tereddüd. C.) Tereddüdler.
TEREF: İyi ve güzel yemek. * Yumuşaklık. * İnce, güzel şey.
TEREFFU': Yükseğe çıkmak. Yukarı kalkmak. * Fazlalaşmak.
TEREFFUÂT: (Tereffu'. C.) Yukarı kalkmalar, yükselmeler.
TEREFFUK: (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.
TEREFFÜH: Refaha ermek. Bolluk ve rahatlık içinde geçinmek. Bolluğa kavuşmak.
TEREFRÜF: Titremek. * şefkat göstermek.
TEREHHUS: Müsaade, ruhsat bulma. * Ucuzlama.
TEREHHÜB: Korku içinde olarak Allah'a sağlam kulluk etmek.
TEREHHÜM: (Bak: Terahhum)
TEREK: Eski Türk odalarına, insan boyu yüksekliğinde olmak üzere duvarlara boydan boya yapılan raflara verilen addır. Dükkânlarda eşya koymağa mahsus bölmeli raflara da terek denilir.
TEREKAT: (Tereke. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler, terekeler.
TEREKE: (Terike) Ölen bir kimsenin bıraktığı malların hepsi.
TEREKKÜB: Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. * Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.
TEREKKÜN: (Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma. * Mânen kuvvet bulma.
TEREMMU': Deprenmek.
TEREMMÜD: Yanıp kül olmak.
TEREMMÜL: Dul kalma. (Kadının) kocası ölme.
TEREMRÜM: Bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, söylemeyip kalma.
TERENNÜH: (C.: Terennühât) Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sendeliyerek yürüme.
TERENNÜM: Güzel güzel anlatma. * Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme. * Ötmek. Musikîleşmek.
TERENNÜMÂT: (Terennüm. C.) Terennümler. Güzel güzel anlatmalar. * Şarkı söylemeler. Ötmeler, musikîler.
TERENNÜMSÂZ: f. Terennüm eden, şarkı söyleyen.
TERES: t. Pezevenk manâsına gelen bir hakaret sözüdür. Hakaret için kullanılır.
TERESSÜB: Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.
TERESSÜL: Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak. * Harflerin mâhreclerine ve medlerine riâyet etme.
TERESSÜM: Resmedilme, resimlenme. * Bir şeyin geriye kalan nişâne ve eserlerine bakma. * Tedkik ve teemmül eylemek.
TEREŞŞUH: (C.: Tereşşuhât) Terlemek, sızmak. Sızıntı. Sızıntı meydana çıkmak.
TEREŞŞUHÂT: (Tereşşuh. C.) Terlemeler, sızmalar, sızıntı yapmalar. * Kulaktan gelme haberler.
TEREŞŞÜF: Suyu emme.
TEREŞŞÜŞ: Su saçılmak. * Islanmak.
TERETTÜB: Sıralanmak. * Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak. * Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak. * Zuhura gelmek. * Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.
TERETTÜL: Zâhir olmak, görünmek.
TERETTÜM: Bir şeyi unutturmamak için parmağa iplik bağlama.
TEREVVİ: Tefekkür etmek, düşünmek.
TEREVVU': Korkma.
TEREVVUH: Bir şeyden koku alma. * Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.
TEREYY: Açık olmak.
TEREYYÜB: Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
TEREZZÜN: Vakar gösterme.
TERFEND: (Terfende) f. Turfanda. Mevsiminden önce yetiştirilmiş meyve veya sebze.
TERFİ': Yükselme. Yukarı kaldırma. İ'lâ etme. * Talebenin sınıf geçmesi. * Rütbe alma. Rütbe verme.
TERFİAN: Rütbesi yükseltilerek, rütbe alarak, terfi ederek.
TERFİÂT: (Terfi'. C.) Terfiler. Rütbe vermeler. Rütbe almalar. * Yukarı kaldırmalar, yükseltmeler.
TERFİE: Dirlik düzenlik temennisinde bulunma. * Sevindirme.
TERFİH: Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma.
TERFİH: Evlenen kimseye "Allah hüsn-ü imtizac eylemek nasibetsin" diye duâ etmek.
TERFİK: (Refik. den) Birinin yanına katma. Arkadaş etme.
TERFİKAN: Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek.
TERFİL: Ta'zim. * Uzatma.
TERFİŞ: Görmek.
TERFİYE: Sevindirmek. * Rahat etmek.
TERGİB: Şevklendirme, ümidlendirme. Rağbet verdirme. İsteklendirme.
TERGİM: Yere sürtme. * Zelil etmek, hor ve hakir etmek. Rezil, kepaze etmek.
TERGİM-İ ENF: Burnunu yere sürtme.
TERGİS: Mal çoğaltmak.
TER-HANE: f. Tarhana.
TERHİB: (C.: Terhibât) Hal hatır sorma.
TERHİB: Korkutmak. Fazla korkutmak.
TERHİBÂT: (Tehrib. C.) Çok korkutmalar.
TERHİBAT: (Terhib. C.) Hal ve hatır sormalar.
TERHİBEN: Korkutmak suretiyle, korkutarak.
TERHİK: Misafiri çoğaltmak.
TERHİL: Göç ettirme, göçtürme, nakletme.
TERHİM: Yumuşatmak.
TERHİM: Atmak. * Kolaylaştırmak, âsân etmek. * Deveyi sebepsiz kesmek. * Yumuşak ve ince etmek. * Bir ismi kısaltma.
TERHİN: Rehin verme. Emanet bırakma.
TERHİNE: f. Tarhana.
TERHİS: Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest bırakmak.
TERHİSÂT: (Terhis. C.) Terhisler.
TERHUK: Yıldıramak, parıldamak. * Sallanmak. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak.
TERİ': Garip kişi.
TER'İB: Çok korkutma.
TER'İB: Kavum dilimi. * Ekmek dilimi.
TERİBE: (C.: Terâyib) Göğüs.
TERİBE: Parmak ucu. * Bir ot cinsi.
TERİD: Yağla ıslanmış ekmek.
TER'İF: Burnundan kan almak.
TERİK: Muharebe vaktinde başa giyilen miğfer.
TERİKE: (C.: Terâyik) Evlenmeyip evde kalmış olan kız. * Deve kuşunun yabana bıraktığı yumurta.
TERİM: Fransızca olan "Terme" kelimesinden uydurulmuştur. "Istılah" veya "tabir" yerinde kullanılır.
TER'İS: Titremek.
TER'İŞ: Titretme. Titretilme.
TERK: Bırakma, salıverme, vazgeçme. * Boşama. Bakmama. İhmal etme.
TERK-İ EDEB: Saygısızlık, edebsizlik, hürmetsizlik.
TERK-İ EVTAN: Vatanlarından ayrılma, vatanlarını terk etme.
TERK-İ HAYAT: Ölme. * Ölüm, vefât.
TERK-İ MÂSİVÂ: Allah'tan gayrısını terk etmek. Allah rızası olmayan işlerden, fâni ve fena dünya işlerinden vazgeçip Allah rızasına yönelmek. Kalbinde Allah sevgisi ve muhabbetinden daha ileri bir sevgi bırakmamak.
TERK-İ TERK: Ucbe ve fahre girmemek için terkettiklerini de düşünmemek.(Der tarîk-i Nakşbendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk. M.)
TERKEND(E): f. Yalan, hile, kizb.
TERKEŞ: f. Ok mahfazası, ok kuburu, sadak.
TERKIYE: Yüce etmek. Yükseltmek.
TERKİ': (Rık'a. dan) Yamama. Yama yapma. Yama vurma.
TERKİB: Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. * Birbirine karıştırılmış maddeler. * Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs: Cümle kadar olmayan terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirine eklenen kelimelere terkib denir. Bunlar bir ismin veya sıfatın benzerleri arasında belirtilmesi için başına getirilen isim veya sıfatla birlikte meydana gelir. Meselâ: Bahçenin duvarı. Kırmızı çiçek... Bu cümleden birincisine "isim terkibi" veya "terkib-i izâfi" denir. İkincisine "Sıfat terkibi" veya "terkib-i tavsifî" denir. (Bak: Muzaf)
TERKİB-İ BEND: Edb: Birkaç bendden meydana getirilmiş manzumenin hususan gazel şekli olup müteaddit manzumeler birer beytle birbirine bağlanmıştır. (Bak: Terci'-i bend)
TERKİB-İ KIYAS: Bir davayı isbat için delil arayıp bulma usulü.
TERKİB-İ MEZCÎ: İki veya daha fazla kelimeden meydana gelen ve bir isme delâlet eden isim. " Baalbek, Kırıkkale, Tahtakurusu" kelimelerinde olduğu gibi.
TERKİBAT: (Terkib. C.) Terkipler. Birkaç şeyin karıştırılmasıyla meydana gelen şeyler.
TERKİBAT-I NİSBET-İ HAFİYE: Gizli düşünce ve tasavvurlardan meydana gelen terkibler.
TERKİH: İşi salâha getirmek.
TERKİK: İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma. * Tecvidde: Harfi ince okumak. * Bir kimseyi köle veya cariye etme. * Yumuşatma. * İnceltme. (Bak: Murakkik)
TERKİK: Zayıflatma. Lisanı veya ibareyi kusurlu ve bozuk kullanma.
TERKİL: Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak.
TERKİM: Rakamlamak, rakam koymak. * Nişan eylemek. * Yazma. * Yarma.
TERKİN: Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme.
TERKİN: Boyama, yazma. * Bozulma, bozma. Çizme, silme.
TERKİN-İ KAYD: Kaydını silme, defterden çıkarma.
TERKİS: (Raks. dan) Oynatma, raksettirme. * Döndürmek.
TERKİŞ: (C.: Terkişât) Edb: Kelimeyi güzelleştirme, kelimeyi süsleme. * Nakışlama, süsleme.
TERKİZ: (Rekz. den) Dikme. Mıhlama, saplama.
TERLİYE: Akılsız yapmak.
TERMİD: Gül renkli olmak. * Gül etmek. * Bir nesneyi gül içinde bırakmak.
TERMİK: Fr. Sıcaklıkla alâkalı. Hararetle ilgili.
TERMİL: Kana boyamak. * Kan gibi kırmızı yapmak.
TERMİM: (C.: Termimât) Onarma, tamir etme. * Kırık kemikleri iyi etme.
TERMOS: yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet muhafaza edebilen kap.
TERNİK: Bir nesneye bakıp durmak. * Gözün zayıflaması.
TERNİN: Öttürmek.
TERÖR: Fr. Yıldırma, tedhiş, korkutma. Anarşi.
TERR: Vurmak. * Kesmek. * Uzak olmak.
TERRAS: Kalkan kullanan. Kalkancı.
TERS: f. Korku.
TERSA: (C.: Tersâyâ) Hristiyan. İsevi.
TERSABEÇE: (C.: Tersabecegân) f. Hristiyan çocuğu.
TERSAN: f. Korkak, korkan.
TERSANE: f. Gemi yapılan ve tamir edilen yer.
TERSAYAN: (Tersâ. C.) Hristiyanlar. İseviler.
TERSENGİZ: (Ters-engiz) f. Korkutan, korku veren.
TERSİ': Oymacılık. * Mücevherler takarak süslemek. * Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer câlib-i te'cil-i fenadır.İbka-yı eser mucib-i tahsil-i bekadır. beyti tersi'ye misaldir.
TERSİB: Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma.
TERSİL: Secisiz nesir yapmak. (Bak: Tertil)
TERSİM: Resmini çizmek. Resmedilmek. Resmini yapmak.
TERSİMÎ: Resimle alâkalı ve resme dair. Grafik.
TERSİN: Süzmek.
TERSNAK: f. Korkak, korkan.
TERŞİF: Yudumlama. Yudum yudum içme.
TERŞİH: (C.: Terşihât) Süzme, sızdırma. * Besleyip eğitme, terbiye etme. * Edb: Sözü özlü söyleme. * Tezyin etmek, süslemek.
TERŞİŞ: (Reşş. den) Saçma, serpme.
TERTERE: Depretmek, harekete getirmek, tahrik etmek.
TERTİB: (C.: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak. * Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak. * Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak. * Mertebelere göre davranmak. * Hile ile aldatma.
TERTİB-İ MUKADDEMÂT: Bir neticenin meydana gelmesi için lâzım olan sebeplerin sıralarına göre tertib edilmesi. Bir neticeye varılması için sırasıyla riayet edilmesi icab eden sebebler.
TERTİBÂT: (Tertib. C.) Düzen, düzenleme. * Karşılayıcı hazırlıklar.
TERTİBÂT-I MUKADDEME: Başlangıçtaki sıralamalar, tertib ve düzenler.
TERTİBKERDE: f. Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş.
TERTİBSÂZ: f. Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden.
TERTİL: Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak. * Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak. * Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.
TERTİL: Saçı yağlamak. * Tartmak, ölçmek.
TER Ü TAZE: f. Çok körpe, çok taze. Pek lâtif.
TERVİB: Sütü yoğurt yapmak. * Sütün yoğurt olması.
TERVİC: Revaç vermek. Değerini arttırmak. * Müsait karşılamak. Kabul ettirip, geçerli kılmak.
TERVİE: Evmeyip tefekkür etmek. Acele etmeyip düşünmek.
TERVİH: (C.: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. * Rahatlandırma.
TERVİHA: (C.: Teravih) Teravih namazının her dört rekatı. * Teravih namazının her dördünden sonra oturmak.
TERVİK: Durultma, süzme, saflaştırma.
TERVİL: Yağlı ekmek. * Ekmeği yağ ile ovmak.
TERVİYE: Su verme, sulama, suya kandırma. * İyiden iyiye ve derin derin düşünme.
TERVİZ: Bir yeri çayır çimen yapmak.
TERYE: Az gizli. * Kadınların hayızdan arınıp guslettikten sonra sarılık ve bulantıdan gördüğü nesneler.
TER-ZEBAN: f. "Yaş dilli". Hazırcevap. * Kalem.
TERZİK: Rızık verme, besleme. Rızık için verip yedirme. Nasibdâr kılmak.
TERZİL: Rezil etme. İtibarını kırma.
TERZİZ: Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak.
TESEKKÜN-İ DERYA : Denizin sâkinleşmesi.
TESERBÜL: Gömlek giymek.
TESERRİ: Cariye alma, odalık edinme.
TESERRU': (Sür'at. den) Koşma. Çabuk davranma.
TESERRUT: Yutmak.
TESERVÜL: Don giymek.
TESLİHÂT-I ASKERİYE: Askerin silâhlandırılması.
TESLİM-KERDE: f. Teslim edilmiş olan.
TEŞBİH-PERESTLİK: Kelâmda lüzumundan fazla teşbihe yer vermek.
TEŞERRU': şeriata uygun davranma.
TEŞERRUK: Güneşte oturmak.
TEŞERRÜB: Suyu kendine çekme, içme. * Meşreb sahibi olma.
TEŞERRÜF: şereflenme. şeref bulma. Ulviyete erişme.
TEŞERRÜFÂT: (Teşerrüf. C.) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet etmeler.
TEŞRİK TEKBİRLERİ: Zilhiccenin dokuzuncu günü, yani Kurban Bayramının arefe günü, sabah namazından başlayarak, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar olan, her farz namazın selâmından sonraki alınan tekbirler.
TETERRÜB: Toz toprak içinde kalma.
TETERRÜS: Kalkanla siper yapmak.
TEVARİ-İ KAMER: Ayın gizlenmesi, görünmez olması.
TEVERRİ: Gizlenmek. * Belirsiz etmek.
TEVERRU': Haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmak.
TEVERRUK: (C.: Teverrukat) (Varak. dan) Yapraklanma.
TEVERRUT: Zor bir işe rastlama. Vartaya düşme.
TEVERRÜD: Vâridolma, gelme. * Gül gibi kızarma.
TEVERRÜK: Sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından uzatmak.
TEVERRÜS: (Veraset. den) Mirasçı olma. Vâris olma.
TEZERRİ: Üstüne binmek.
TEZERRU': Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak. * Yemeği çok yemek. * Çok konuşmak.
TEZERRUK: Ayrılmak, dağılmak.
TEZKERE: (Tezkire) Pusula. * Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek üzere alınan resmî vesika. * Bazı meslek sahipleri için yazılan, o şahsın şahsî ve meslekî durumu hakkında bilgi. Biyografi.
TIYERE: şom ve yaramaz görmek.
TİRERE'Y: (Tire-re'y) f. Tedbirsiz.
TİZ-PER: f. Hızlı ve çabuk uçan.
TÜVANGER: f. Paralı, zengin.
TEKERRÜŞ: Buruşma.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMERRÜŞ: Az miktar su.
TEREŞŞÜF: Suyu emme.
TEŞBİH-PERESTLİK: Kelâmda lüzumundan fazla teşbihe yer vermek.
TEŞERRU': Şeriata uygun davranma.
TEŞERRUK: Güneşte oturmak.
TEŞERRÜB: Suyu kendine çekme, içme. * Meşreb sahibi olma.
TEŞERRÜF: Şereflenme. Şeref bulma. Ulviyete erişme.
UBEYDE BİN CERRAH (R.A.): Aşere-i Mübeşşere'den olup, asıl ismi Amir bin Abdullah'tır. Her din muharebesinde bulunup çok büyük şecaat ve metanet göstermiştir. Adaleti ile de meşhurdu. Şam'ın fethinde kendisi kumandandı. Hicri 18 senesinde 58 yaşında iken taundan vefat etmiştir.
UDHUKEPERDÂZ: f. Güldürücü, komik.
UHUD-U MER'İYE: Yürürlükteki anlaşmalar.
UKBA-İ FERDA: f. Gelecek olan âhiret. Yarınki devir.
UKUL-U AŞERE: (Bak: Akl-ı evvel)
UMUR-U ASKERİYE: Askerlik işleri.
URUK-U BEŞER: İnsan ırkları.
USUL-Ü ERBAA: (Bak: Edille-i erbaa)
UŞERE: (C.: Uşur-Uşerat) Sütleğen cinsinden dikenli, yassı yapraklı ağaç.
UVERA: (Bak: Avrâ)
ÜLFETGER: f. Ülfet eden. Ülfet edici.
ÜLKER: (Bak: Süreyya)
ÜMERA: (Emir. C.) Emirler, beyler. Seyyidler. şerifler. * Yüksek rütbeli zabitler.
ÜSERA: (Üsârâ) Esirler. Harbde teslim alınanlar. * Köleler.
ÜSLUB-U MÜCERRED: (Sade üslub) Bu üslupta tabiîlik, akıcılık, selâset, kısalık, mânâ ve maksada kifayet sıfatları vardır. Bu üslup, âlet ilimlerinde, ders kitablarında, konuşmalarda ve beşerî muamelelerde kullanılır.
ÜSLUB-PERESTLİK: Kelâmın mâna ve maksada uygunluğuna değil de, ifade tarzının güzelliğine önem vermek.
ÜSTAD-ÜL BEŞER: Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
ÜST PERDEDEN BAŞLAMAK: Ağız bozmak, sert konuşmak.
ÜŞER: Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.
ÜVERA': Ateş ve güneş harareti. * Susuzluk harareti.
ÜŞER: Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.
VAHŞET-ÂVER: f. Korku veren, ürküten.
VAKT-İ MERHUN: Belli edilen, muayyen bir zaman.
VARAKKERDAN: f. Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse.
VASIF TERKİBİ: Gr: Birleşik sıfat. Bir ismin sonuna Farsça bir emir eklenerek yapılan terkib. Meselâ : Zevk-efzâ : Zevk artıran.
VATANPERVER: f. Vatanını seven. Memleketine hizmet eden.
VATANPERVERÂNE: f. Vatanını seven kimseye yakışır şekilde.
VATER: f. Sonundaki. Çok uzak.
VEBER: Bedevi, göçer. * Deve yünü. * Davar tırnağı.
VEFAPERVER: f. Sözünde duran. Vefâlı.
VEHELÜMME CERRA: (Bak: Helümme cerrâ)
VELA-PERVER: f. Dostluk gösteren, dostluk besleyen.
VER: f. "Sahib, mâlik; anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dâniş-ver $ : Âlim. Suhan-ver $ : Edip, şâir.
VERA: Halk. Mahluk. Arzı örten mahlukat. Yaratılmış olanlar.
VER'A: Korkaklık, havf.
VERA: Öte. Başka taraf. Arka, geri. * Torun.
VERA-İ CEBEL: Dağın arkası.
VERA-İ PERDE: Perde arkası.
VERA': Takvânın ileri derecesi. Bilmediği ve şüphe ettiğini öğrenip iyiye ve doğruya göre hareket edip bütün günahlardan çekinme hâleti.
VERAK: Bitkilerle yer yüzünün yeşil olması.
VERAKÎ: (Verka. C.) Güvercinler.
VERASET: Miras sahibi olma. Ölen bir kimsenin mallarının Allah'ın (C.C.) emrine göre, şeriatça mirasçılara geçmesi. * İrsiyet. Varislik, mirasçılık. Mirasta hak sahibi olma.
VERASET-İ IRKIYE: Doğan yavrunun ecdadına benzemesi.
VERB: Fetret, fesad. * Yabani hayvan ini.
VERD: (Vürd - Vird) Gül.
VERDANE: Toplu oklava. * Koca başlı kertenkele.
VERDE: (Vürde) Renkli olmak.
VERDENE: f. Oklava, börekçi merdânesi. * Dolap oku.
VEREK: (C.: Evrâk) Kalça kemiği.
VEREL: (C: Vürelân - Evrâl) Kelere benzer bir canavardır. Kuyruğu keler kuyruğundan uzun olur.
VEREM: (C.: Evrâm) şiş, yumru. * şişme.
VERENTEL: şiddet, mihnet.
VERESE: Mirasçılar. Miras alanlar.
VERF: Genişlik.
VERH: Hamurun kendini koyuverip sülpülmesi.
VERH: Hamâkat, ahmaklık, bilmezlik. * Ucuz et.
VERHA: Akılsız ahmak kadın.
VERIK: Çok eskiden kullanılan gümüş para. Kıymetli para.
VERİ': Haramdan kaçınan kişi.
VERİA: At ismi.
VERİD: Siyah kan damarı. Toplar damar. Boyun damarı. * Kırmızı gül. (Bak: Evride)
VERİHA: Çok sıvı hamur.
VERİK: Sikkesiz gümüş. * Gümüş.
VERÎK: Gür sakallı adam. * Sık yapraklı ağaç.
VERÎSE: Veris otuyla boyanmış nesne.
VERÎŞ: Yürümek ve seğirtmek istediği hâlde sahibi engel olan davar.
VERKA': (C.: Verâki') Yabâni güvercin. * Açık boz renk.
VERRAK: Kâğıtçı.
VERS: Yemende yetişen güzel kokulu sarı bir ot.
VERŞ: Yürek ağrısı. * Çok beyaz olan.
VERŞAN: (C: Virşân-Verâşin) Yaban güvercini. * Kumru kuşunun erkeği.
VERTA: (C: Vırât) Çukur yer, varta, uçurum. * Halledilmesi, içinden çıkılması zor olan iş.
VERY: Çakmaktan ateş çıkması.
VERZE: f. Meslek, san'at, iş.
VERZİDE: f. Ekilmiş.
VERZİŞ: f. İşletme. Çalışma. * Çalışmış.
VERZİŞKÂR: f. Çalışkan.
VERZKÂR: f. Rençber, çiftçi, işçi.
VESTİYER: Fr. Pardesü, palto vesairenin çıkartılıp bırakıldığı yer.
VETER: Yayın çilesi. İp ve kiriş. * Bir kavsın iki ucu arasına çekilen doğru çizgi. * Kasları hareket ettiren kalın sinir.
VEZER: Sarp dağ. Sığınılacak yer. Kale. Hisar. * Galib olmak.
VİLAPERVER: f. Dost, muhib.
VİRK (VERK): (C.: Evrâk) Uyluk üstü.
VÜZERA: (Vezir. C.) Vezirler. (Bak: Vezir)
VAHŞET-ÂVER: f. Korku veren, ürküten.
VER (-): f. "Sahib, mâlik; anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dâniş-ver Âlim. Suhan-ver Edip, şâir.
YADKERD: f. Hazırlama.
YAĞMAGER: (C.: Yağmagerân) f. Çapulcu, yağmacı, zorba.
YAĞMAGERÎ: f. Çapulculuk, yağmacılık.
YAH-AVER: f. Buzlu şerbet, buzlu su.
YAKUT-U ZERD: Sarı yakut. * Güneş.
YÂVER: f. Yardımcı. Mededkâr. İmdatçı. * En yakın memur. * Devlet büyüklerinin yanında bulunan en yakın memur.
YÂVER-İ EKREM: Cenab-ı Hakk'ın emrinde çalışan en makbul yâver, en kerim olan Hazret-i Muhammed. (A.S.M.)
YÂVERÂN: (Yâver. C.) f. Yâverler. Yardımcılar.
YÂVERÎ: f. Yâverlik, yardımcılık.
YEKDİĞER: Bir başkası.
YEKSER: f. Baştan başa. * Ansızın. * Yalnız başına.
YERA: (Yerâa. C.) Yontulmamış kamış kalemler. Kamışlar. * Ateşböcekleri.
YERA': Sığır buzağısı.
YERAA: (C.: Yerâ) Kamış düdük. * Yontulmamış kalem.
YERABİ': (Yerbu'. C.) Tarla fareleri.
YERBU': (C.: Yerabi') Arap tavşanı adı verilen yaban faresi.
YEREKAN: Sarılık hastalığı. * Ekin âfetlerinden bir âfet.
YERER: Katı ve sert nesne.
YERHAMÜKÜMULLAH: "Allah (C.C.) size rahmet ve merhamet eylesin" meâlinde dua olup, aksıran kimseye söylenmesi sünnettir. (Bak: Teşmiyet)
YERHUM: Erkek kartal.
YERKU': Şiddetli açlık.
YERMA': (C.: Yerâmi) Alçı taşı.
YERUN: Ağu, zehir. * Aygır suyu.
YE'S-AVER: f. Ümitsizlik veren. Me'yus eden.
YESER: Kolaylık, sühulet. * Birinin sağ tarafından gelme. * Yün, ip gibi şeyleri bükme.
ZAFER: Muvaffak olma, maksada erme. Bir çok uğraşmadan sonra maksada erişme. * Düşmanı yenme, üstün gelme. Başarma.
ZA'FERAN: (C.: Zeâfir) Güzel kokulu meşhur bir çiçek.
ZAFERE: Göze inen perde.
ZAFER-YAB: f. Muzaffer olan, muvaffakiyet gösteren. Üstün gelen. Gayesine erişen.
ZÂHİR-PEREST: f. Bir şeyin iç yüzüne, hakikatına kıymet vermeyip görünüşüne kıymet veren. Dış yüzüne ehemmiyet veren. İç yüzüne aldırış etmeyip, hakikatını bilemeyen.
ZÂNÛ-BER-ZÂNÛ: f. Diz dize.
ZARAFET-PERVER: f. Zarafete düşkün olan, zarifliği seven.
ZEBAN-ÂVER: f. Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen. * Dile getiren.
ZEBER: f. Üst.
ZEBERCED: Zümrüd cinsinden ve onun kadar kıymetli olmayan, sarımtırak yeşil, cam parlaklığında kıymetli taş.
ZEBERDEC: Zeberced taşı.
ZEBERDEST: f. En üstün, galib, hâkim, âmir. * Mâhir.
ZEBERDESTÎ: f. Maharetlilik, ustalık. * El üstünlüğü, üstünlük, galibiyet.
ZEBERİN: f. Üstteki.
ZEDERGÂH: (Bak: Zidergâh)
ZEFER: Kötü koku.
ZEFER: Ağaca vurulan payanda, destek.
ZEFERAT: Soluk almalar.
ZEHDER: Çakır doğan. * Doğan yavrusu. * Bir atın adı.
ZEHER: (C.: Ezhâr-CC: Ezâhir) Çiçek.
ZEKER: (C.: Zükrân - Zükur - Zikâr - Zikâre) Erkek. * Erkeklik organı.
ZEKERİYYA (A.S.): Benî İsrail peygamberlerinden ve Hz. Süleyman Aleyhisselâm'ın neslindendir. Beytül-Makdis'de Tevrat yazan ve kurban kesen reis idi. Zevcesi, Hz. Meryem'in teyzesi idi. Benî İsrail'in büyüklerinden olan İmran namındaki zatın karısı Hanne, Zekeriyya (A.S.) ın karısının kardeşidir. Hz. Meryem İmran kızı ve Hanne'den doğmuştur. Zekeriyya Aleyhisselâm'ın himayesinde büyümüştü. Sonradan Yahya isminde oğlu dünyaya geldi. Yahudiler Zekeriyya'ya (A.S.) iftira ederek onu şehid ettiler. Kur'an-ı Kerim'de yedi defa ismi geçer. (Bak: Yahya A.S.)
ZEMAHŞERÎ: (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.
ZEMCERE: (C.: Zemâcir) Şiddetle çağırmak.
ZEMER: İnce saçlı. * Bahadır, kahraman, yiğit kimse.
ZEMHERİ(R): Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi.
ZENBEREK: (Zenburek) f. Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. * Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. * Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey.
ZENBERİYYE: Büyük cins bir gemi. * İri vücutlu, enli erkek.
ZENCERE: Parmakla fiske vurmak.
ZENPEREST: (C.: Zenperestegân) f. Kadına düşkün, kadın peşinde dolaşır ahlâksız kimse.
ZENTERE: Darlık, şiddet.
ZER: Sarı. * Altın, akçe. * Nöbet. * Oruç. * Çile.
ZER': Ekilmiş. Ekme. Tohum ekme. * Yetişmiş ekin.
ZER': Çoğaltma. * Halketme, yaratma. * Tohum ekme. * Ağzından dişlerin dökülmesi. * Saç ağarması. * Perde, hâil.
ZER': Yaratmak. * Yere tohum saçmak.
ZER': Ölçmek. * Kederli ve tasalı olmak. * Kalb. * El yaymak. * Kudret, kuvvet, tâkat.
ZERA': İplik eğirmekte elleri çabuk olan.
ZERA': Vahşi sığırın buzağısı. * Tamâ, hırs, aç gözlülük.
ZERA: Gölgelik, perdelik.
ZERAA: Genişlik. * Hız, sür'at.
ZERAB: f. Beyaz şarap. * Yaldız mürekkep.
ZERABÎ: (Zürbiye) (Zirbiye. C.) İftihar eden. * Geniş, enli döşek, yatak.
ZERAF: f. Zürafa.
ZERAFE (ZÜRÂFA): (C.: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.
ZERAFÎ: (Zerafe. C.) Zürafalar.
ZERAK: Gök renkli. Mavi.
ZERARE: Saçılan şey.
ZERARÎ: (Zürriyet. C.) Zürriyetler, kuşaklar, nesiller.
ZER-BAF: Sırma dokuyan.
ZERBE: Yüce avazlı, gür sesli olmak.
ZERD: f. Sarı. * Soluk, solgun.
ZERD: (Zered) (C.: Zürud) Halka halka örülmüş savaşçı zırhı. * Yutmak. * Boğmak.
ZERDAB: (Zerd-âb) f. İrin, cerahat. * Safra. * Beyaz şarap.
ZERD-ÂLÛ: f. (Zerd: sarı; âlû: erik) Sarı erik, zerdali.
ZERDE: f. Safranla pişirilen bir çeşit pirinç tatlısı. Safran, sarı renge boyadığı için bu ad verilmiştir. Eskiden düğünlerde pişirilirdi. * Safran. * Yumurta sarısı.
ZERDEC: Usfur çiçeğinin evvel çıkan sarı suyu.
ZERDEME: Yutacak yer.
ZERDFAM: f. Sarı renkte. Sarı renkli.
ZERDGUŞ: f. İki yüzlü. Müraî. * Ürkek, korkak.
ZERDÎ: f. Sarılık. Sarı renkte olma.
ZERDOST: f. Cimri, hasis, tamahkâr.
ZERDÜŞT: Ateşe tapan, mecusi. * İlk önce nur ve zulmet diye iki ilâha inanmayı uyduran adam.
ZERE': Başın önünde vâki olan beyazlık.
ZEREB: (C.: Zerâib) Koyun ağılı.
ZEREB: Keskin nesne. * Midenin bozulması.
ZERECUN: (Zerâcin) Üzüm ağacı. * Üzüm asması. * Kızıl boya. * Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.
ZERED: Zırh.
ZEREF: (Zerefân-Zerâfe-Zerif) (C: Zevârif) Gözden yaş akmak. * Yavaş yürümek.
ZERENDUD: (Ze-endud) f. Altın yaldızlı.
ZER-ENDUZ: Altun kazanan.
ZERGER: (C.: Zergerân) Altın işleyen. * Kuyumcu.
ZERGERÎ: f. Kuyumculuk.
ZERGÛN: f. Altın gibi sarı renkli olan. Altın renkli.
ZERH: Yemeğe zehir katmak.
ZER-HIRİD: (Zer-hıride) f. Satın alınmış kimse, köle.
ZERİ': Araya giren, şefaat edici.
ZER'Î: (C.: Zer'iyyât) Arşın ile ölçülen şey.
ZERİ': Çabuk ve kolay olan.
ZERİA: (C.: Zerâi) Vesile. * Yol. * Geçit. * Avcının, arkasında gizlendiği deve.
ZERİN: (Bak: Zerrin)
ZERİR: Yanmak. * Parlamak.
ZERİR: Zeki, hafif kimse.
ZERİRE: (C.: Ezirre) Göz otu. Tutya.
ZER'İYYAT: Ekim işleri.
ZERK: Çirkin söz söylemek. * Kuşun terslemesi.
ZERK: Hile. Riya. İki yüzlülük. * Şırınga yapmak, iğne ile vücuda ilâç vermek.
ZERK-ÂLÛD: f. Riyalı, riya karışık.
ZER-KEŞ: f. Altın kakmalı, altın işlemeli. * Altın tel yapan.
ZERK-FÜRUŞ: f. Hileci, hilekâr. İkiyüzlü, müraî.
ZERM: Kesilmek.
ZERNEB: Turunç kokusu gibi güzel kokan bir ot. * Fercin dışarısında olan et.
ZERNİGÂR: f. Altın ile işlenmiş. Yaldızlı.
ZERR: Zerre, en küçük parça. * Karınca yumurtası. * Ayırmak.
ZERR: Düğmeyi iliklemek. * Birbirine pekitip bağlamak.
ZERRA': Ekinci, çiftçi.
ZERRAD: Zırh ören.
ZERRAK: (Zerk. den) İki yüzlü.
ZERRAT: (Zerre. C.) Zerreler. Pek ufak parçalar. Moleküller.
ZERRE: (C: Zerrat) Pek ufak parça. * Atom. * Çok küçük karınca. * Güneş ışığında görünen ufacık tozlar. * Küçük boylu adam.
ZERREVÂRİ: f. Zerre gibi çok küçük.
ZERREVÎ: Zerre ile alâkalı, zerreye âit.
ZERRİN: f. Altından yapılmış. Altın gibi parlak. Sarı
ZER-RİŞTE: f. Altın tel. Sırma. * Sarı.
ZERŞEK: Kadın tuzluğu. Pars anberi.
ZER-ŞİNAS: f. Altın tanıyan, sarraf.
ZER-TAR: f. Altın tel, sırma. * Güneş ışını.
ZERUF: Seri, hızlı, aceleci.
ZERUR: Göz otu.
ZERV: Tutup götürmek. * Savurmak. * Kırıp götürmek.
ZER-VER: f. Altın yaldızlı olan.
ZERYAC: Zerde aşı.
ZERZERE: Sığırcık kuşunun ötmesi.
ZEVER: Meyl, eğrilik.
ZEVİ-L ERHAM: Yakın akraba.
ZEVİ-L ERVAH: Ruh sahipleri. Hayatlılar, ruhlular. Can sahibi olanlar.
ZÎB-ÂVER: f. Süsleyici, bezeyici.
Zİ'BER: Çok kaba dikişli bir Arap kaftanı.
ZİBERKAN: Ay, kamer. Ay ve güneş. * Arap reislerinden bir reisin adı.
Zİ-DER: f. Kapıdan.
Zİ-DERGÂH: f. Dergâhtan.
ZİR Ü ZEBER: Altüst, karmakarışık, darmadağın.
ZİVER: Süs. Zinet.
ZİVER: Şiddetle yürümek.
ZUCRETVER: f. Sıkıntılı.
ZUDTER: f. Daha çabuk.
ZULMET-İ MÜNEVVERE: Efkâr-ı hâzırada cehl-i basiti, cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebep. Meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve izah olundu zannetmektir. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısıyye ve elektrik gibi isimleri takmakla o hârika hâdiseler izah olunmuş olamazlar.
ZULMET-İ MÜZEVVER: Dedikodu, fitneden hâsıl olan azab ve mânevi karanlık.
ZÜLF-İ PERİŞAN: f. Zülfün dağınık, perişan oluşu. Sevgilinin saçının darma dağın oluşu. * Mc: Sevilen şeylerin, işlerin karma karışık oluşu.
ZÜMER: (Zümre. C.) Gruplar, zümreler.
ZÜMER SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 39. suresi. Mekkîdir.
ZÜLF-İ PERİŞAN: f. Zülfün dağınık, perişan oluşu. Sevgilinin saçının darma dağın oluşu. * Mc: Sevilen şeylerin, işlerin karma karışık oluşu.
ZER-BÂF: Sırma dokuyan.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar :
E : Gr: İstifham, sorgu edatı. (Ezehebe Nuri: Nuri gitti mi? derken Ezehebe'nin başındaki "E" harfi gibi) * Arapça kelimelerin sonuna "e" gelerek onları müennes yapmaya yarar. Âdil, Âdile... Emin, Emine... Kâmil, Kâmile... Nuri, Nuriye... gibi. (Bak: Müennes)
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...