Lügatler :

a’dâ : düşmanlar
acz : acizlik, güçsüzlük
âlem-i hayvânât : hayvanlar âlemi
âlem-i insanî : insanlık âlemi
bekà : devamlılık ve kalıcılık
dağdağalı : sıkıntılı, meşakkatli
dehşetli : ürkütücü, korkunç
ebed : sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz
efkâr : fikirler
ehl-i gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar
elîm : acı ve sıkıntı veren
etfal : çocuklar, yavrular
ezcümle : özetle, böylece
fakr : fakirlik, muhtaçlık
feryad : bağırıp çağırma
firak : ayrılık
gaflet : dalgınlık, dikkatsizlik
hadsiz : sınırsız
hâkezâ : böylece, bunun gibi
hâlet : durum, hâl
hayvânat : hayvanlar
hazin : hüzün veren, acıklı
himmet : çalışma, gayret gösterme
ihtiyacat : ihtiyaçlar
ism-i İlâhî : Allah’ın ismi
istidat : kabiliyet, yetenek
kâinat : evren, yaratılan herşey
letâif-i insaniye : insandaki mânevî duygular
maişet : geçim, yaşayış
makàsıd : maksatlar, gayeler
maruz : tesiri altında olma
metâlib : istekler, arzular
mezaristan : mezarlık
musibet : belâ, büyük sıkıntı
mütemâdi : sürekli
müteveccih : yönelik, yönelmiş
Rahîm : rahmeti herbir varlıkta tecelli eden, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
Rahmân : rahmeti bütün varlıkları kaplayan sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
rahmet : merhamet, ihsan, bağış
Rezzak : bütün yaratılmışların rızkını veren Allah
rikkat : acıma, yufka yüreklilik
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
seyahat-i hayaliye : hayalî yolculuk
seyr-i kalbi : kalbin seyahati, dolaşması
suret : biçim, şekil
sürur : mutluluk, sevinç
şekvâ : şikayet
şems-i tâbân : tavan güneşi, gök güneşi
taife : grup, topluluk
tasavvurat : düşünceler
tecellî : görünme, yansıma
tenvir etmek : aydınlatmak, ışıklandırmak
tulû etmek : doğmak
yaldızlamak : parlatmak
zaaf : zayıflık, kuvvetsizlik
zerrât-ı vücud : vücudun zerreleri
zevâl : geçicilik, yokluk
ziya : ışık, parlaklık
zulümât : karanlıklar
zulümat-ı ebedî : sonsuz karanlık Cehennem
Ana Sayfa | Risale-i Nur Külliyatı | Mektubat | Yirmi Dokuzuncu Mektup | Beşinci Risale olan Beşinci Kısım
O âlem ise, âyet-i Nur’un arkasındaki,

اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ لُجِّىٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَاۤ اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ 1

âyeti tasvir ettiği gibi, bir zulümat, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden, bir ism-i İlâhînin cilvesi, bir nur-u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu.

Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayale karşı başka bir âlem (fakat gafletle, karanlıklı bir âlem) görünüyorken, güneş gibi bir ism-i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder, ve hâkezâ... Bu seyr-i kalbî ve seyahat-i hayaliye çok devam etti. Ezcümle:

Hayvânat âlemini gördüğüm vakit, hadsiz ihtiyacat ve şiddetli açlıklarıyla beraber zaaf ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazin gösterdi. Birden, Rahmân ismi Rezzâk burcunda (yani mânâsında) bir şems-i tâbân gibi tulû etti, o âlemi baştan başa rahmet ziyasıyla yaldızladı.

Sonra, o âlem-i hayvânât içinde, etfal ve yavruların zaaf ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazin ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm. Birden, Rahîm ismi şefkat burcunda tulû etti. O kadar güzel ve şirin bir surette o âlemi ışıklandırdı ki, şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarını, ferah ve sürura ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.

Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı; âlem-i insanî bana göründü. O âlemi o kadar karanlıklı, o kadar zulümatlı, dehşetli gördüm ki, dehşetimden feryad ettim, “Eyvah” dedim. Çünkü, gördüm ki, insanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinatı ihata eden tasavvurat ve efkârları ve ebedî bekà ve saadet-i ebediyeyi ve Cenneti gayet ciddî isteyen himmetleri ve istidatları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr ve ihtiyacatları ve zaaf ve acziyle beraber, hücuma maruz kaldıkları hadsiz musibet ve a’dâlarıyla beraber, gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perişan bir maişet içinde, kalbe en elîm ve en müthiş hâlet olan mütemâdi zeval ve firak belâsı içinde, ehl-i gaflet için zulümat-ı ebedî kapısı suretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve taife taife o zulümat kuyusuna atılıyorlar.
aaaaaaaaa

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : “Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamış, dalgaları da bulutlar örtmüştür. Karanlıklar birbiri üstüne öylesine bastırmıştır ki, elini uzatsa onu dahi göremez olur. İşte, Allah’ın nur vermediği kimsenin nurdan hiçbir nasibi yoktur.” Nur Sûresi, 24:40.
Bu bölümde görmüş olduğunuz kaynaklı ve lügatli Risale-i Nur külliyatı Söz Basım Yayın tarafından hazırlanmış ve kendilerinin izni ile siteye eklenmiştir.
Sorularlarisale sitemizin kütüphanesine külliyat hediye eden; Söz Basım Yayın, RNK ve Sözler Yayınevlerine de teşekkür ederiz.
X